H. Şule Albayrak: TANRI KATİLİNDEN TANRI’NIN KUTSAL IRKINA BATI BELLEĞİNDE YAHUDİ İMAJININ SERENCAMI

TANRI KATİLİNDEN TANRI’NIN KUTSAL IRKINA BATI BELLEĞİNDE YAHUDİ İMAJININ SERENCAMI
Giriş Tarihi: 11.11.2025 12:15 Son Güncelleme: 11.11.2025 12:15

Müslüman bir toplumda yetişmiş bireylerin dini ve kültürel miras olarak farkında olmadan benimsedikleri "öteki" algısı Batılı karşılığından oldukça farklıdır. Bu açıdan Müslüman Osmanlı toplumunun kültürel kırıntılarıyla bile olsa yetişmiş insanların Yahudilere dair Batılı anlayışın anti-semitizmine
şaşmaması mümkün değildir. Zira her şeyden evvel Tevrat'ı tahrif edilmemiş haliyle hak kitap ve Hz. Musa'yı hak peygamber kabul eden Müslümanların antisemitizm kadar güçlü bir nefret barındırması imkânsız olmasa da kolay değildir.

İkincisi, Hz. Peygamber'in Medine sözleşmesiyle farklı dinlere mensup insanların korunacağı öğretisinin bir devamı olarak evvela Hz. Ömer'in ardından Selahaddin Eyyubi'nin dışlanan Yahudilere Kudüs'te yer açması Müslüman yöneticilere tarih boyu model olmuştur. Bu minvalde 15. yüzyılda İspanya'daki kıyımdan Yahudileri kurtarmak üzere hususen gemi gönderen Osmanlı, devlet yıkılıncaya kadar Yahudileri toplumun bir parçası olarak görmüş ve Osmanlı'nın benimsediği millet sistemi içindeki yerini korumuştur. Öyle ki Theodore Herzl Batılı devletlerin desteğiyle II. Abdulhamid'den Filistin coğrafyasını talep ettiğinde bir devlet kurma amacından haberdar olan Sultan, Yahudilerin Kudüs dışında istedikleri yere yerleşebileceklerini söylemiştir.

Batı belleğinde Yahudilerin durumu ise bundan tamamen farklıdır ve tarihten bugüne Batı'da değişen Yahudi algısını incelemek günümüzdeki gelişmeleri anlamlandırmaya yardımcı olacaktır. Bu metin bu çabanın bir ürünüdür.

Roma'dan bugüne değişen Yahudi imajı

Romalı General Titus, M.Ö. 70 yılında gerçekleştirdiği Kudüs seferinde isyan eden Yahudilere sert bir karşılık verir, Mabedi yıkar, isyancı Yahudilerin bir kısmını öldürür, birçoğunu ise esir alır ya da şehirden sürer. Bu seferin anısına yaptırılan ve Roma'nın en önemli tarihi eserlerinden biri olan Titus Takı, üzerindeki kabartmalarıyla Kudüs seferine dair sahneleri bugüne taşırken figürlerde yağmalanan tapınaktan alınan değerli eşyaların getirilişi
anlatılır ve bu eşyalar içinde özellikle Yahudiler için sembolik anlamı olan yedi kollu şamdan dikkate değer şekilde resmedilir.

Roma tarihine dair ilginç belgelerden biri olma özelliğini taşıyan bu eser, Batının tarih boyunca Yahudilere yaklaşımına dair dikkat çekici örneklerden
birini oluşturur. Zira Yahudi imajı, Batı tarihinde çoğunlukla olumsuz olur; bu durum Yahudilerin toplum dışına itilmesine, kriz durumlarında günah keçisi ilan edilmelerine ve zaman zaman cezalandırılmalarına yol açar. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu tarihsel imajın tersine, Batı toplumlarında Yahudilerin dokunulmazlık zırhına büründüğü görülür. Şüphesiz adil bir yaklaşım, dini kimliğinden ötürü insanların dışlanmasına göz
yummaz. Buradaki durum ise aşırı bir uçtan diğerine savrulan bir bilinç durumunun yani nefretten bir tür teslimiyete savruluşun ürettiği sorunlarla ilgilidir.

Söz konusu bu savruluş, büyük oranda II. Dünya Savaşı'nın ardından oluşturulan uluslararası düzen, ekonomik gelişmeler ve bunlarla bağlantılı olarak Batı'yı Hıristiyan-Yahudi değerler bütününün ürünü olarak tanımlayan söylemin sahiplenilmesiyle yakından bağlantılıdır. Yahudilere yönelik sempatiyi artırmak üzere üretilen dini söylemler de bu gelişmeyi destekler; özellikle ABD'deki Protestan dindar Hıristiyanların bir kısmı Yahudileri Tanrı'nın yeryüzündeki planını yerine getirmek üzere görevlendirdiğine ve Hıristiyanların Yahudilere şartsız destek sunması gerektiğine inandırılır. Böylece gerek siyasi ve ekonomik gerekse kültürel ve dini sahalarda yapılan çalışmaların etkisiyle Yahudi imajının dokunulmazlığı pekiştirilir; bu amaçla okullardaki tarih eğitiminde Holokost merkeze alınırken Avrupa'nın soykırım utancı her gün mevcutlara yenisinin eklendiği soykırım filmleriyle topluma hatırlatılır ve Yahudilere ya da İsrail devletine yönelik herhangi bir eleştiri anti-semitizm olarak tanımlanarak Batı belleği Yahudi imajına dair her daim hizada tutulur.


Batı geçmişinde Yahudiler

Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlığı kabulünün ardından Yahudiler, Orta Çağ boyunca İsa Mesih'in katline sebep olan lanetli bir grup olarak görülür, ayrıca Hıristiyan çocuklarını öldürüp ayin yaptıklarına dair söylentiler sebebiyle tehlikeli oldukları yönünde yaygın bir kanaatin muhatabı olurlar. Yerleşik Hıristiyan inancına göre İsa Mesih'in çarmıha gerilişinin müsebbibi Yahudilerdir ve bundan dolayı tarih boyu Mesih katili ya da Tanrı katili olarak tanımlanır. Bu anlamda Hıristiyanların ezeli düşmanı olarak görülen Yahudiler, ayrıca yüzyıllarca masum Hıristiyanları kaçırıp öldürmekle suçlanır ve kilise burada önemli bir rol oynar. Bu minvalde, sanat ve edebiyat eserlerini de etkileyen olaylardan birinde 2 yaşındaki Hıristiyan bir
çocuğun paskalya bayramında öldürülmesi üzerine Yahudiler suçlanır, çocuk kilise tarafından 1575'te aziz ilan edilirken olayla ilgili olduğu düşünülen Yahudiler öldürülür. Ancak II. Vatikan Konsili'nden sonra olayın takibinde toplumdaki Yahudi karşıtlığının rol oynadığı gerekçesiyle 16. yüzyılda verilen karar 20. yüzyılda geri alınır.

Tarih boyunca Avrupa Hıristiyan toplumlarının marjında bulunmak zorunda kalan ve gettolarda yaşayan Yahudilerin toprak sahibi olmaları yasaklanır, diasporada yaşayan grup, çoğu zaman ticaret ve tefecilikle uğraşır. Bu durum, bir yandan önemli bir ekonomik işlev görmelerine ancak öte yandan Yahudilerin nefret edilen figür olarak toplumsal bilinçteki imajının güçlenmesine yol açar. W. Shakespeare'in klasiklerinden olan Venedik Taciri adlı eserinde bu tema güçlü şekilde işlenir. Öte yandan Hıristiyan Avrupa'da ortaya çıkan veba gibi salgın hastalıklarla Yahudiler arasında doğrudan ilişki kurulur; bu anlamda salgının ortaya çıkışında Yahudilerin şeytanla anlaşma yapmalarının, Hıristiyan kanı dökmelerinin, Hıristiyan nüfusunu yok etme
arzularının rol oynadığı ve hatta şehir sularını zehirledikleri yaygın olarak savunulur. Tüm bu suçlamalar düşmanlığı artırmış ve Avrupa'da Yahudilere yönelik toplu öldürmeleri beraberinde getirmiştir. Örneğin kuyuları zehirleyerek vebanın yayılmasına sebep olmakla suçlanan 2 bin civarı Yahudi'nin, Şubat 1349'da Strasbourg'da ahşap bir binaya kapatılarak yakıldıkları, kaydedilmiş hadiselerden biridir (Abigail M. Stanger, Disease and Discrimination, 2024). Bu ve benzeri hadiseler, güven arayışındaki Yahudilerin Avrupa çevresinde göçüne ve farklı bölgelerde yeni diasporaların
oluşmasına yol açar.

Reform ve sonrası

Protestan Reformu sırasında Yahudilerin olumsuz imajına dair Avrupa'da değişiklik olduğunu söylemek mümkün değildir. Reform döneminin en önemli kahramanı Martin Luther'in ne derece olumsuz bir Yahudi tasavvuruna sahip olduğu bu konuda kaleme aldığı metinlerde açıkça görülebilir. Yahudilerin seçilmiş olduklarına dair inancını reddeden Luther'e göre onlar Tanrı'ya karşı böbürlenme içindeki kibirli bir gruptur:

"Bunlar, ırkları ve soylarıyla övünmekten, sadece kendilerini yüceltmekten ve sinagoglarında, dualarında, öğretilerinde bütün dünyayı hor görmekten ve lanetlemekten başka bir şey yapamayan küstah, kibirli sefiller. Buna rağmen, Tanrı'nın gözünde en sevgili çocukları olduklarını sanıyorlar.

Onlar gerçekten yalancı ve kan avcılarıdır; başlangıçtan bugüne kadar bütün Kutsal Yazıları yalan yanlış yorumlarla sürekli olarak bozmuş ve tahrif etmişlerdir. Kalplerindeki en güçlü özlem, iç çekiş ve umut, bir gün biz putperestlerle (Gentiles) Pers diyarında Ester zamanında yaptıkları gibi hesaplaşacakları gündür.

Ah, Ester kitabını ne çok severler! Çünkü bu kitap onların kana susamış, intikamcı, öldürücü arzularına ve umutlarına ne kadar da güzel uymaktadır. Güneş, onlarınkinden daha kana susamış ve intikamcı bir halk üzerine hiç parlamamıştır. Kendilerini Tanrı'nın halkı olarak görürler ve putperestleri öldürmek, katletmek üzere görevlendirilip emredildiklerini hayal ederler. Aslında, Mesih'ten en çok bekledikleri şey, kılıçlarıyla bütün dünyayı öldürüp yok etmesidir. Nitekim, Hıristiyanlara en başından beri tüm dünyada bu şekilde davranmışlardır. Hâlâ da güçleri olsa böyle yapmak isterlerdi; üstelik sık sık buna teşebbüs etmişlerdir, fakat her seferinde sert bir şekilde engellenmişlerdir" (Martin Luther: On the Jews and Their Lies, s. 14).

Luther'e göre Yahudiler, kendi ürettikleri gerçekliğe öylesine inanmaktadır ki onları bu yoldan Musa bile çeviremez: "…Binlerce peygamber yağsa ve bin Musa ayağa kalkıp, 'Siz Tanrı'nın halkı değilsiniz, çünkü Tanrı'ya karşı itaatsiz ve isyankârsınız!' diye haykırsaydı bile buna inanmazlardı Bugün bile, neredeyse bin beş yüz yıldır sürülmüş, dağılmış ve tamamen reddedilmiş olmalarına rağmen, Tanrı'nın halkı olduklarına dair saçma ve deli saçması övünmelerinden vazgeçemezler. Kendi erdemleriyle yeniden oraya dönebileceklerini hâlâ umarlar. Fakat kendilerini avutacak hiçbir vaatleri yoktur; sadece sahte hayallerinin Kutsal Yazılara gizlice soktuğu şeylerden başka" (Luther, s. 24).

Kısaca Luther'e göre Yahudiler, kibirli, güvenilmez kişilerdir ve Tanrı'ya karşı isyankâr olan peygamber katilleridir. Öte yandan Hıristiyanların Yahudilerle olumlu ilişkiler kurması mümkün olmadığı gibi Yahudilerin içinde bulundukları benlik illüzyonuna karşı çıkmaları gereklidir.

Protestan reformcular ve Yahudilik

Luther'den sonra özellikle Protestan Hıristiyanlar arasında Yahudi imajının nasıl işlendiğine bakıldığında ilk olarak J. Kalvin'in Luther kadar saldırgan olmayan görüşleri dikkat çeker. Kalvin, Yahudilerin seçilmiş grup olduklarına dair fikre Luther kadar net karşı çıkmayıp Yahudileri Tanrı'nın halkı olarak görmekten çekinmez. Ancak bu yorum, Yahudileri onaylama anlamına gelmez; Kalvin'e göre sadece Hıristiyan Mesih'ine iman edenlerin Tanrısal sözleşmenin tarafı olacağına dair duyulan inanç devam eder.

Eski Ahit metinlerini anlamaya önem veren Kalvin, Yahudi ve Hıristiyan mesajlarının birliğine vurgu yapar; Yahudilerin İncil'i ve Mesih'i reddetmelerine karşı tepki gösterir ve Yahudilerin kötü niyetleri sonucunda kutsal metinleri kararttığını savunur: "…Tanrı, adil yargısında, gökten sunulan ışığı reddederek kendi üzerlerine karanlık getirenlerin zihinlerini kör etmekten hoşnut oldu. Bu nedenle onlar Musa'yı okuyor ve sürekli onun yazıları
üzerinde düşünüyorlar fakat Musa'nın yüzünde parlayan ışığı görmelerine bir perde engel oluyor. Böylece Musa'nın yüzü, Mesih'e dönünceye kadar
onlardan örtülü ve gizli kalacaktır; ki onlar şu anda mümkün olduğunca ondan uzaklaşmaya ve ayrılmaya çalışıyorlar" (G. Sujin Pak, The Protestant Reformers and the Jews). Bu ifadeleriyle Kalvin, Yahudilerin ancak Hıristiyan Mesih geldiğinde Musa'nın sözlerini anlayabileceklerini ifade ederek iki dinin ortaya koyduğu anlaşmanın birliğini öne çıkarır. Kısaca Kalvin Yahudileri, içinde bulundukları yanılgı ve kötü niyetlerine rağmen kilise tarihinin
bir parçası olarak konumlandırır.

Reform sonrasında Protestanların eski ahit üzerine yaptıkları çalışmalar, Yahudilerin yerine dair görüşlerin çeşitlenmesine yol açar. Bu anlamda 16. ve 17. yüzyılda İngiliz kilisesindeki Katolik kalıntıları temizlemeyi ve kiliseyi saf haline döndürmeyi amaçlayan Püritenler, büyük oranda Kalvinist teolojinin etkisiyle Tanrı tarafından seçilmiş olma fikrini benimser ve eski ahit üzerine yoğunlaşmalarıyla birlikte İbranice metinlerde geçen kavram, kişi ve
olaylarla yakınlık tesis ederler. Böylece İngiltere'deki baskılardan kaçışı İsrailoğullarının Mısır'dan çıkışına benzetişlerinde olduğu gibi Yahudi tarihi ile Püritenlerin yaşadıkları arasında ilişki kurarlar. Ancak bu durum Yahudilere sempati duydukları anlamına gelmediği gibi Yahudilerin seçilmiş topluluk olduklarına dair inancı reddeder ve Hıristiyanlığın gelişiyle bunun hükmünün kalmadığına inanırlar. Bu durumda, Püritenlere göre Yahudiler ancak Hıristiyanlığa geçerek kurtuluşa erebilecek bir inanç grubunu oluşturmaktadır.

Yahudi imajındaki kırılma

Kısaca Hıristiyanlığın Kalvinist kolundan neşet etmiş olan ve Amerika kıtasına göç ederek yeni dünyada koloniler kuran Püritenlerin Yahudilere dair görüşleri uzun bir süre hiç de olumlu olmaz. Ancak Hıristiyanlığın gelişiyle Yahudiliğin hükmünün kalmadığı ve Yahudilerin ancak Hıristiyanlığı kabulle birlikte kurtulabilecekleri fikrindeki temel kırılma 19. yüzyılda John Nelson Darby'nin getirdiği ve özellikle Amerikan Kalvinistleri arasında popülerleşen
yaklaşımla gerçekleşir. Tanrı'nın Yahudilerle olan ahdinin Hıristiyanlıkla son bulduğu fikrini değiştiren Darby, yeryüzündeki Tanrısal planın gerçekleşmesi için Tanrı'nın Yahudileri muhatap almaya devam ettiğini söyler. Bu yorum değişikliği gezgin bir rahip olan Darby'nin Amerika'ya yaptığı seyahatlerdeki vaazlarında gündem olur; Amerikan Kalvinist grupları arasında popülerlik kazanan bu görüş hem İngiliz hem de Amerikalı, içlerinde Yahudilerin de bulunduğu siyasi, ekonomik ve kültürel elit çevreler tarafından desteklenir.

Bu değişimin temelinde yalnız reformla birlikte gelen teolojik değişimlerin etkili olduğunu söylemek yeterli değildir. 19. yüzyılda Avrupa'da bir yandan Yahudi karşıtlığı devam ederken öte yandan İngiliz imparatorluğunun emperyal hedeflerine hizmet edebileceği düşünülen Yahudilere yönelik
sempatinin gelişmekte olduğu ve bu dönemde çok sayıda Yahudi severler (philosemitizm) derneği kurulduğu bilinmektedir. Bu cemiyetler, bir yandan Yahudilere yönelik misyonerlik faaliyetlerini sürdürürken diğer yandan Filistin coğrafyasının Yahudilerce kolonileştirilmesine destek verir. Bu anlamda Filistin coğrafyasına Yahudi göçü yalnız Siyonizm'in değil aynı zamanda hem Batı anti-semitizminin hem de filosemitizminin bir sonucudur. Öte yandan Yahudilerin ileri gelenleri bu dostluktan sağlayacakları faydanın farkında olduğu için iş birliğine açık olurlar.

20. yüzyıla gelindiğinde Holokost utancının etkilerinin halen güçlü olduğu İsrail'in Gazze soykırımında Avrupa'nın yeterli tepkiyi göstermeyişinden anlaşılmaktadır. Ayrıca 20. yüzyıl, Yahudilerin küresel ekonomideki etkinliğinin artışına ve finansal ekonomik düzenin büyük oranda Yahudi sermayesiyle bağlantılı olduğuna tanıklık eder. Bu anlamda söz konusu sermayeyle iç içe geçen ekonomik çıkarlar ve stratejik hesaplar dışında karar
almak zorlaşmakta; sermaye sahipleri ve lobilerin izni dışında hareket etmek mümkün görünmemektedir. Nitekim Gazze soykırımı sırasında bu ilişkiler ve kirli pazarlıklar her zamankinden daha açık şekilde göz önüne çıkmıştır.

Son olarak, Batı bilincinde nefret objesi olarak kodlanan Yahudilerin İslam coğrafyasında huzur içinde yaşadıkları tarihi bir hakikat iken modern çağın
emperyalist ve kolonyalist çıkarları temelinde yan yana gelen aktörlerin tarihin yükünü Filistinlilerin sırtına yüklediği günümüzün en acı gerçeklerindendir.

BİZE ULAŞIN