Georges Perec'in La Disparition (Kayboluş) adlı romanı, Fransızcada en sık kullanılan "e" harfine bilinçli olarak hiç yer vermemesiyle dikkat çeker. Şüphesiz, bir yazarın kendine böylesi bir harfi tabu olarak belirlemesi, dilin sınırlarını zorlayan ciddi bir kısıttır. Anlatma iştahını dizginleyip kendine bir çerçeve çizmek bile çoğu kez zordur yazar için. Nerede kaldı harf! Kimi yazar ise metnini bir nakaratın etrafında örer. Müzikte leitmotif olarak adlandırılan ve oradan edebiyata sirayet eden bu durum, bir kelimeya da ifadenin anlam kurucu biçimde tekrar edilmesini tarif eder. Yazar döner dolaşır, aynı kelimelere başvurur. Öyle ki, metin inişe geçtiğinde bir kurtarıcı olur leitmotif. Böylece anlatı ritmik bir ahenk yakalar. Okuyucu hiç fark etmeden arka planda bir şarkı dinler.
Bir yazar olarak ben de metnimi inşa ederken çeşitli dilsel stratejiler kullanırım. Elbette burada bunların dökümünü yapmak istemem. Ancak konu "erkeklik" olunca Perec gözümde iyice büyür; zira "kadınlık"a hiç değinmeden bir erkeklik anlatısı kuramayacağımı bilirim. Yine de kendime çok yüklenmem; zira erkeklik ve kadınlığı bütünüyle özsel olarak ele alan doğacı görüşlere mesafeliyimdir. Bana göre erkeklik ve kadınlık, "ilişkisellik" bağlamı ihmal edilerek konuşulamaz. Erkekliği konuşmak biraz da kadınlığı konuşmayı zorunlu kıldığından "biz kadınlar" demekten kurtulamayacağımı söylemem gerek. Fakat erkeklik dosyasında kadınlığı bir leitmotif hâline getirmek gibi bir niyetim de yok. Bir kadınlık türküsü tutturmayacağım. Erkekliği, okuyucunun dikkatini çekmekte mahir olduğunu bildiğim popüler kültür öğeleri eşliğinde, kendi gürültüsü içinde konuşacağım.
Erkek neşesi
Geçtiğimiz aylarda sosyal medyaya Slavoj Žižek'in eski bir söyleşisinden bir kesit düştü. Kaba (çirkin)konuşma ve toplumsal nezaket arasındaki ilişkiyi ele aldığı bu kesitte Žižek kabaca şunu söylüyordu: "Biz (erkekler) kendi aramızdaki buluşmalara hakaret ve (oldukça cinsiyetçi) küfürler eşliğinde başlarız (Önce birbirimize bir güzel söver, rahatlarız). Böylece içimizdeki 'çirkinliğe haracını öder', ondan kurtuluruz. Artık nazik ve kibar olabilir, esas konuya geçebiliriz."
Bir tür "erkek neşesi" olarak adlandırabileceğimiz bu durumun şüphesiz kültürel bir bağlamı var; her toplumda, her sınıf veya grupta aynı biçimde işlediğini söylemek zor. Yine de Türkiye'de de erkeklerin kendi aralarında pek de kibar bir dil tutturamadıklarını, kaba ve aşağılayıcı sözlerin çoğu zaman şakanın, hatta iletişimin doğal bir parçası sayıldığını, erkeğin imgelem gücünün önemli ölçüde küfre yaslandığını biliyoruz. Bu, biz kadınlara erkekliğin en ilkel hâllerini sergiliyor gibi görünebilir. Fakat itiraf etmeliyim, ben Žižek'i izlerken "nezaketin bedeli"nden çok erkeklerin "doğrudanlığına" odaklandım ve bu duruma pek özendim. Žižek, bu sözleriyle (biraz da yüz ekşiterek baktığım) bu eril tavrın içinde gıpta edilesi bir dostluk hikâyesi sundu bana. Ve izledikçe hiçbir hemcinsimle kuramadığım için hayıflandığım erkek hikâyelerini hatırlattı.
Öyle ya, Gibi'de Yılmaz, İlkkan ve Ersoy birbirlerinden küfrü, hakareti ve en önemlisi gerçekleri esirgemiyor, yine de aynı evin içinde yıllarca yaşamaya devam ediyordu. Leyla ile Mecnun'un Erdal Bakkal'ı, devirdiği tüm çamlara, uğruna dostlarını sattığı çıkarlara rağmen grup dışına itilmiyordu. Var Bunlar'ın Samet ve Tufan'ı, birinin diğerine mutlaka imtihan olduğu bir dostluğu gönül rızasıyla paylaşıyor, yine de gerektiğinde birbirlerinin şahsiyetlerine saldırmaktan geri durmuyordu. Doğu'da Özgür, Doğu'nun tüm zorbalıklarını sineye çekerken Doğu da arkadaşının taşra kompleksini mizahla çekilir hâle getirmeye çalışıyordu. Tüm bu anlatılarda ana omurga, çoğu kadın hikâyesinde ön plana çıkan "dayanışma" değil, "birliktelik"ti. Yani erkekler ilişkilerinde ötekinin "varlık"ına, kadınlar "işlev"ine odaklanıyordu. Komedi türünde de olsa kadının kadına "kurt" olanı, bir vesileyle "yakalanıyor" ve saf dışında bırakılıyor ya da evcilleştiriliyor; "yurt" olanı ise sonsuz kucağıyla tali bir yan hikâye olarak varlığını sürdürüyordu. Oysa erkekler, "kurt"u yakalamakla ilgilenmiyor, onu tüm sinsiliğiyle hikâyenin içinde tutuyordu.
Bu, biz kadınlar için başka türden bir dostluğun imkânına davet olarak okunabilir mi, tartışabiliriz. Fakat doğrudan ve açık iletişimiyle maskülen bulunan bir kadın olarak, kadınların imaya, tarize, niyet okumaya meyilli iletişim örüntüleriyle pek de barışık olduğumu söyleyemem. Bu yüzden Žižek'in anlattığı erkeklik, kadınlar arasında inşası çok zor bir dünya sunar bana. Haliyle kendimi "Ne olurdu biz de erkekler kadar açık olabilseydik?" diye iç çekerken bulurum.
"Ben böyle değildim, yaşarken oldum!"
Ne var ki bu iç çekiş, kadınların "alıngan", "duygusal", "sulu göz" ve hatta "fesat" olarak kodlandığı ataerkil anlatı içinde elbette erkekliğe bir öykünme değil. Bilakis, bu içerleme, erkekliğin imtiyazlı dünyasının sistematik olarak dışında bırakılan kadınlığın birikmiş sitemleri ile dolu. Zira kadınlar, ataerkil kültür içinde neredeyse hiçbir zaman "açık konuşma" lüksüne sahip olamadı. Bir duygu veya düşünceyi yokuşlarda yormadan, süslü bir perdenin ardına gizlemeden, kılçığını temizlemeden söyleyebilmek bir muktedir hakkıdır çünkü. Kınama, yargılama, cezalandırma, taltif etme gibi dikey işleyen hakları muhatabına kaptıran hiç kimse söyleyeceğini açıkça dile getiremez zira.
Bir görüş açıkça dile getirildiğinde sözün sorumluluğu söyleyende sabitlenir. Fakat ima edildiğinde, mesuliyet pay edilir. Söyleyen, kendini muhatabının insafına bırakmak zorunda değildir artık. Müzakere etmek, itirazları göğüslemek, sözün sonuçlarına katlanmak gerekmez. Geri adım gerektiğinde topuklarının ardında uçurum yoktur. Zira imdada yetişen "Ben onu kastetmedim" sözü, uçsuz bucaksız bir ova gibi serilir muhatabının ayaklarına. Neyi kastettiğini bulmak artık muhatabının görevidir. Söylemeden sezdirmek, iz bırakmadan işaretlemenin, çağırmadan buyur etmenin, ışığı yakmadan göstermenin stratejisidir.
Bu yüzden ima, "İşte kapı orada!" diye çıkış yolu gösterilen bir ilişkide "içeride olmaya mecbur olanların" hayatta kalabilme yoludur. Hangi söz "Boş ol" kadar açıktır? Ve kim bu hakkı elinde tutan kadar güçlü olabilir? Açıklık, bir üslup değil, sözü sırtlanabilecek maddi veya sembolik güce sahip olma imkânıdır. Gerektiğinde dövülen, yenisiyle değiştirilebilen, yine de baba evinde kendine bir yer bulamayan kadın "açık" olabilir mi?
Bu yüzden ataerkil kültürde kadınlar dolaylı olmaya mecbur olarak büyür. Kendini güvenli kelimelerin ardına gizlemeyi çok küçükken öğrenir. Bir şeyi isteyecek olur, "Havva'nın Adem'den sakladığı bir avuç buğday hatırlatılır, "açgözlü" ve "şehveti çok" bu kadınların arzularının bitmediğinden yakınılır. (Zaten yetişkin bir kadın olduğunda "arzu"sunu göstermek onu "tehlikeli" ve "ayartıcı" yapacaktır. Neyse ki "cilve" ve "naz" yardımına koşacak; gelin görün ki"istemiyorsa" sabaha kadar lanetlenecektir.)
Asi görülüp sigaya çekilmemek için "öfkeliyim." diyemez, "haksız tahrik hakkı"nın ağabey ve babasından kocasına devretmesini bekler. Doyumsuz görülmemek için hayal kırıklığını, haset denilmemek için eleştirisini perdelemeyi öğrenir, kalbinin uzaklığına rağmen yakınlık bildiren sözcükleri dilinden düşürmez. Dolaylı yollarla dolaşıma soktuğu tüm duygularıyla incinmiş bir kadın olur, ağlar, alınıp küser, hemcinsleri dâhil tüm ilişkilerinde önce kendini güvende hissetmek ister. Bu, onun dünyaya ilişki kurma biçimi olarak kuşaktan kuşağa aktarılır. Nihayetboynuna geçirilen yazıyı ezber eder: "Dikkat! Kırılır!"
"Kayıp harf"in peşinde
Ne var ki, kadınların ataerkil tahakküm altında bir anadil gibi öğrendiği "kapalı" iletişimin kim tarafından örtüldüğü de açık edilmez. Konu erkeğin failliği olunca -eğer bir kahramanlık hikâyesi anlatılmıyorsa tabi- Perec'in romanını okur gibi oluruz. "Erkeklik", kendisine bilinçli bir şekilde yer verilmeyen bir harf gibi saklanır durur. Buna karşılık kadın, düzen anlatılarının en gözde leitmotifidir; ekonomik, ahlaki, kültürel, duygusal… Açıklanması gereken her türden kriz anlatısı kadın etrafında örülür. Oysa biraz dikkatli bakan bir göz, erkekliğin anlatı içine gizlenmiş kırılganlıklarını seçebilir:
Gibi'de Yılmaz'ın Gülnuray'a ilgisi yaz günü balkonda çıplak ayakla otururken gelen "üşürsün" uyarısıyla başlar. Aslında Gülnuray, yeryüzünde terleyen herkesin sırtına bez koymak isteyen sıradan bir anneden fazlası değildir. Evini temizlediği bu genç adamın çorapsız ayakları elbette anne dikkatinden kaçmayacaktır. Ne var ki Yılmaz'ı kendine çeken de tam olarak bu şefkattir. Gülnuray, Yılmaz'ı erkeğin ilgi ve bakıma muhtaçlığından sarar. Fakat neden sonra araları açılacak, Gülnuray Yılmaz'a "Aklın kıt aklın!" diye çıkışacaktır. Bir yolunu bulup terk etmek istediği bu kadından duyduğu bu sözler, Yılmaz'ın mahcup çehresini bir anda değiştirecek, Gülnuray "sözlerine dikkat etmeye" davet edilecektir. Oysa Yılmaz arkadaşlarından bunun bin beterini işitmiştir. Anlaşılan o ki Yılmaz'ı inciten söylenen söz değil sözün sahibidir. Erkekliğin küfürle tolere edebildiği aşağılanma, -üç çocuklu temizlik işçisi- kadından geldiğinde katlanılmaz hâle gelir; çünkü küçültme eşitler arasında değildir, arzu nesnesinden gelmiştir.
Erkeğin kadın karşısındaki kırılganlığı bahsi geçen erkek hikâyelerinde farklı formlarda karşımıza çıkmaya devam eder. Tüm gün bencilliğiyle arkadaşlarının oklarına hedef olan Erdal Bakkal, gece olunca karısının huzurlu ninnisine teslim olur mesela. Fakat bakım ya da korunma talebi yoktur bu sığınmada. Erdal Nurten'in ninnisini dinlerken"güçlü olma mecburiyeti"nden kısa bir süreliğine muaf olmak ister gibidir. Tetikteki erkekliği bir süreliğine askıya alan ninni sekansı, erkeklik zırhının gönüllü olarak çıkarıldığı ender bin an olarak güldürüye dahil olur.
Var Bunlar'ın Samet ve Tufan'ı ise kadınlar karşısında "kendiliklerini" örtmek için kat kat performatif erkeklik giyinir. Kadınlarla tanışmak için her seferinde yeni taktikler geliştiren ikili, erkekliğin sanıldığı gibi kendisiyle barışık değil, aksine kendisiyle sürekli müzakere edilen bir performans olduğunu açık eder. Kadınların kendilerini oldukları gibi kabul etmeyeceğini bilen bu adamlar, erkekliğin kadınlarla kurulan ilişkide açığa çıkan en temel kırılganlığını, onay isteğini güldürünün içine saklar.
Doğu'nun Özgür'ü ise, baş etme mekanizmalarının artık işlemediğini kabul edebilen "modern" bir erkek olarak soluğu psikologda alır. Fakat psikolog, her seansında Doğu'nun zorbalıkları yüzünden ağlayan Özgür'ü "iyileştirme"nin yolunu Doğu'nun anladığı dilden konuşmakta, küfredip tehdit etmekte bulur. Erkeğin erkeğe açtığı yaraya gelen "erkekçe" müdahalenin ellisini aşmış bir kadından gelmesi ise boşa değildir. Zira bu ikaz ancak cinsel gerilim ihtimalini baştan dışarıda bırakan bir yaştan geldiğinde otoriteye dönüşebilir. İşte burası, kadının bir erkek kadar açık konuşabildiği andır. Erkek arzu nesnesinden onay almak zorunda olmadığında, cinsel gerilim kendiliğinden devre dışı kaldığında, kadın otorite olduğunda, söz, dolayımlarıyla değil "kendisiyle" anlaşılabilir. Artık kadın, ima etmek zorunda değildir. Zira bu açıklık muhatabının "erkeklik"ine zeval getirmeyecektir.
Erkeğin erkeğe ettiği
Gizli bir harf gibi saklanmazsa erkekliğe zeval getireceği zannedilen bu hassas dünyayı görünür kılmak için kazı yapmak gerekmez. Zira erkeklerin çirkinliğe bedelini ödeyerek boyunlarına astıkları "Kırılmaz!" levhasının kendisinin bile ne kadar kırılgan olduğunu onu biraz sarstığımızda görebiliriz. Kaldı ki hiçbir plastik, bu denli itinayla sarılıp saklanmaz. Etrafını saran ambalaj ne kadar kalınsa, eşya o kadar hassastır. "Yan baktı" diye öldüren kaba kuvvetin hangi kırılganlığı gizlediğini konuşmadıkça bu androjen mitin, gücü değil incinmişliği örgütleyen bir rejim olduğu ortaya konulamaz.
Fakat bu kırılganlığın da özsel olduğu söylenemez. Kadınlığa iliştirilen pek çok sıfatın "doğadan" değil "kültürden" olabildiğini kabul etmek, erkeklerin de "böyle" olmalarına neden olan ilişkileri ifşa etmeyi gerektirir. Erkekliği bu denli kırılgan yapan şey, kendi aralarında kurdukları "haraç sistemi"dir. Yatılı okullarda, yatakhanelerde, mahalle aralarında, kahvehanelerde "zarafeti, nezaketi aşağılayan, feminen bularak dışlayan" anlatının bizatihi kendisidir. Kadın kendi soyadını kullanmak istediğinde tam orta yerinden kırılan, arzu nesnesinden sürekli teyit edilerek yeniden üretilen erkekliğinin ardında, hemcinsinin buruşturup attığı, üzerinde tepindiği fakat onun gülüp geçmek zorunda hissettiği "açıklık" vardır. Bu yüzden kendi aralarındaki ilişki desenlerinin onları daha güçlü kıldığı fikrine en çok erkekler şüpheyle bakmalıdır. Zira ancak o zaman özsel görüşlerin sağladığı ayrıcalıklarla vedalaşmak, erkekliği bir kader değil politik bir düzenek olarak konuşmak mümkün olur. Aksi takdirde erkek de toplum da bu ağır bedeli ödemeye devam edecek.
O halde soru şu: Erkeklik, kırılganlığını çirkinliğe rehin vererek ödediği bu haraçtan ne zaman kurtulacak?