Yaprak Dökümü bir aileyi dağıtan tek bir olayın değil, dışarıdaki dünyanın hızlanmasının, sertleşmesinin ve evin içine sızmasının hikâyesidir. Bu yazı, Ali Rıza Bey'i bir nostalji figürü olarak değil, Türkiye'de modernleşme ile birlikte erkekliğin ve babalığın uzun süre nasıl kurulduğunu gösteren bir prototip olarak ele alıyor. Ama mesele yalnızca "Türkiye'ye özgü" bir baba tipi değil. Kuşkusuz daha geniş, küresel bir dönüşümün içindeyiz. Erkekliğin hem kavramsal hem pratik olarak güç kaybettiği, eski meşruiyet kaynaklarının (sağlayıcılık, doğal otorite, kamusal saygınlık, "erkek aklı"nın üstün kabulü) aşındığı bir dönem. Bu dönüşüm, kadınların kamusal ve özel alandaki konumunun değişimiyle, aile ve ilişki normlarının yeniden yazılmasıyla, çocuk yetiştirmenin bir "yüksek standartlar" alanına dönüşmesiyle ve dijital kültürün bağlanma biçimlerini değiştirmesiyle birlikte okunmalı.
Philip Zimbardo'nun Bitik Erkekler'de (özellikle babalıkla kesişen bölümde) işaret ettiği ana hat, bu büyük dönüşüm için kullanışlı bir mercek sunuyor. Erkekler bir anda başka bir türe dönüşmedi ama onları büyüten çevre, kurumlar, rol modeller, güven ilişkileri ve gündelik hayatın ritmi köklü biçimde değişti. Bu değişim, erkekliğin "kendiliğinden" taşınan bir kimlik olmaktan çıkıp daha çok gerekçelendirilmesi, performe edilmesi ve yeniden öğrenilmesi gereken kırılgan bir yapıya dönüşmesine yol açtı. Babalık da tam bu kırılganlığın en görünür olduğu yerde duruyor artık.
Terk eden değil, temas kuramayan
Türkiye'de "aile reisliği" çoğu zaman bir kişilik özelliği değil, bir düzenektir. Reis, yalnızca evde söz sahibi olan kişi değildir. Evi dışarıya karşı temsil eder, akrabalık ağını yönetir, çocukların "adam olma" rotasını çizer ve evin içinde doğru-yanlış terazisini tutar. Bu yüzden babalık yalnızca evin içinden gelmez. Devlet terbiyesi, memuriyet ciddiyeti, mahalle gözü ve akraba dili gibi dış kaynaklardan da beslenir. "Baba sözü"nün ağırlığı, yalnızca babanın mizacından değil, o sözü doğrulayan toplumsal mutabakattan doğar.
Ali Rıza Bey'in gücü tam da buradan gelir. Otoritesi yalnızca kendi iradesinden değil, otoriteyi doğrulayan bir dünyadan beslenir. Fakat bugün bu mekanizma tersine çalışıyor. Dış dünyanın babayı doğrulayan sesi kısılırken, evin içindeki otorite de kendiliğinden ağırlaşmıyor. Otorite, otomatik bir miras olmaktan çıkıp ilişki içinde üretilen bir şeye dönüşüyor. Bu dönüşüm, "baba"ya yeni bir görev seti yüklüyor. Yalnızca sınır koymak değil, sınırı açıklamak, müzakere etmek, duyguyu yönetmek, bakımın sürekliliğine katılmak, çocuğun dünyasına tercüman olmak…
Burada küresel bir erkeklik gerilimi görünürleşiyor. Erkekliğin eski meşruiyeti, çoğu zaman "doğal" sayılan bir ayrıcalığa dayanıyordu. Evin içinde karar vericilik, dışarıda saygınlık, ilişkide üstün konum. Bu doğal sayılma hali kırıldıkça erkeklik iki yöne savrulabiliyor. Bir yanda dönüşerek yeni beceriler edinen ve ilişkiyi yeniden kurabilen erkeklik, diğer yanda eski gücün kaybını telafi etmek için daha fazla kontrol, daha fazla sertlik veya daha fazla kaçış üreten erkeklik.
"Baba yokluğu" dendiğinde akla ilk gelen genellikle fiziksel yokluktur: Ayrılık, ölüm, başka şehir, göç ya da uzun çalışma saatleri. Bu fiziksel yoklukların toplumsal karşılığı elbette vardır. Ancak Zimbardo'nun üzerinde durduğu daha kritik kırılma, aynı evin içinde yaşanan duygusal yokluktur. Baba evdedir, ama çocuğun hayatına temas edemez.
Temas kuramamak, çoğu zaman "isteksizlik"ten değil, yapısal bir dönüşümden kaynaklanır. Çocuğun gündelik dünyası okul-arkadaşlık-dijital kültür hattında başka bir ritimle akarken, baba o ritmin sözlüğünü bilmez. Ev içi ilişkiler "terbiye" ve "doğru" kelimeleriyle yönetilmeye çalışıldığında, çocuk bunu "baskı" olarak duyabilir. Baba ise çocuğun itirazını "saygısızlık" diye okuyabilir. Böylece ilişki bir çeviri krizine girer ve aynı kelimelerle farklı şeyler kastedilir. Bu çeviri krizi büyüdükçe baba ya daha çok kontrol etmeye çalışır ya da daha çok geri çekilir. Sonuç değişmez: Çocuk, babayı gündelik hayatının içinde bir referans noktası olarak deneyimleyemez.
Zimbardo'nun vurguladığı bir başka nokta, çocukların etrafındaki yetişkin temasının azalmasıdır. Bu yalnızca "baba" meselesi değildir. Erkek çocuk için rol model çeşitliliği meselesidir. Geniş aile, mahalle, usta-çırak ilişkisi, hocası, komşuluk gibi çok yetişkinli ortamlar zayıfladıkça erkekliğin öğrenildiği sosyal ekosistem daralır. Ekosistem daralınca erkekliğin yükü tek bir figüre, çoğu zaman "baba"ya yığılır. Baba yetemediğinde ise boşluk daha kolay dolar. Akran grubu, popüler kültür, dijital platformlar ve kimi zaman da kaçış.
Erkekliğin küresel güç kaybı
Bugün erkekliğin "zayıflaması" dediğimiz şey, salt bir psikolojik "özgüven" meselesi değil; bir meşruiyet dönüşümüdür. Erkeklik uzun süre bazı alanlarda ayrıcalıklı konumu "doğal" bir hak gibi taşıyabildi. O hak duygusu, modern eşitlik normlarıyla, kadınların kamusal/özel alandaki konumunun değişmesiyle, ilişkinin daha müzakereci bir zemine kaymasıyla ve çocuk merkezli ebeveynlik standartlarının yükselmesiyle aşınıyor. Bu aşınma, erkekliğin "güç" dediği şeyi de yeniden tanımlar. Eski güç, çoğu zaman kontrol ve mesafe üzerinden kuruluyordu. Yeni dünyada güç, daha çok ilişki kapasitesi ve duygusal düzenleme becerileriyle ölçülüyor. Ancak bu beceriler, tarihsel olarak erkekliğe öğretilmiş beceriler değil. Erkeklik, bir yandan eski rol beklentilerinin azalmasıyla alan kaybederken, diğer yandan yeni beceri beklentilerinin artmasıyla yük kazanıyor. İşte "bitik" diye tarif edilebilecek yorgunluk burada doğuyor. Hem otoritenin otomatikliği kayboluyor hem de yerine konacak şey henüz hazır değil.
Bu tabloyu yalnızca "ev" üzerinden okumak eksik kalır elbette. Çünkü evin içi, dışarıdaki kurumlarla birlikte şekillenir. İş hayatının esnekleşmesi, kariyer yollarının belirsizleşmesi, yaşamın hızlanması, sosyal bağların zayıflaması gibi küresel eğilimler, sağlayıcılık rolünü istikrarsızlaştırır ve aile içindeki meşruiyet ilişkilerini etkiler. Burada özel olarak "şu ülkede kriz var" demeye gerek yok: modern dünyanın genel eğilimi, istikrarın azalması ve rol güvenliğinin zayıflamasıdır. Erkeklik, tarihsel olarak istikrara yaslanarak güç üretmiş bir kimlik biçimiyken, istikrar zayıfladıkça güç üretme biçimi de sarsılır.
Askerlik ve komut dili
Türkiye'nin erkeklik inşasında askerliğin rolü yalnızca bir ritüel değil, bir dil ve beden terbiyesi üretmesidir. Emir-komuta, disiplin, kısa cümle, duyguyu bastırma ve hiyerarşiyi normalleştirme… Bu dil, uzun süre evin içinde de karşılık buldu. Çünkü baba otoritesini doğrulayan ortak bir sözlük vardı. Bugün aynı evin içinde bile sözlükler ayrışıyor. Okul psikolojisi ve popüler kültür, "duygu", "sınır", "kaygı", "özsaygı" gibi kelimeleri evin içine taşıyor. Dijital kültür, mizahı, ilişki biçimlerini, arzu rejimlerini ve kimlik performanslarını başka bir yerden kuruyor. Böyle olunca askerlikten gelen komut dili evde daha sık çatışma üretiyor. Baba "terbiye" diye konuşuyor, çocuk "baskı" diye duyuyor. Bu tercüme hatası büyüdükçe baba ya daha çok kontrol ediyor ya da daha çok uzaklaşıyor. Her iki durumda da bağ zayıflıyor.
Bu noktada Ali Rıza Bey prototipi yeniden görünür olur. Ali Rıza Bey'in "doğru"yu koruma ısrarı, bir açıdan ilişkisel becerinin yerine norm koymayı ikame etmesidir. O norm, bir dönemde işe yarayabilir ama normun toplumsal zemini değiştiğinde, norm daha çok gerilim üretir. Ali Rıza Bey'in hikâyesi, babalığın yalnızca "haklı olmak"la taşınamayacağını gösterir. Haklılık, ilişki kurma kapasitesinin yerini tutmaz.
Okul ve dijital "el âlem"
Mahalle baskısının biçim değiştirdiğini söylemek abartı değildir. Sokaktan telefona, komşudan sınıf grubuna, dedikodudan performans kıyasına taşınan yeni bir gözetim rejimi vardır. Ev, bir yandan başarı standartlarının yükseldiği bir eğitim düzeninin, öte yandan görünürlük ve kıyas üretme kapasitesi yüksek bir dijital kültürün baskısını taşır. Bu baskı, babadan beklenen rolü de dönüştürür. Baba artık yalnızca "düzen koyan" değil, takvim yöneten, eğitim rotasına dahil olan, bakımın sürekliliğine katılan, ev içi emeği paylaşan, hattı zatında bankamatik kartı bir figür olarak çağrılır. Bu çağrı, erkekliğin eski dilinde kolayca "yardım"a çevrilebilir. Oysa eşit sorumluluk, yardımdan farklıdır. Süreklilik ister; görünmez emeğe dâhil olmayı ister, planlama ve zihinsel yükü paylaşmayı ister. Bu paylaşım olmadığı yerde evin içinde görünmez bir hiyerarşi yeniden kurulur. Hiyerarşi büyüdükçe güven yerine gözetim güçlenebilir. Gözetim davranışı kısa süreli yönetir ama bağ kurmaz.
Ekran ve kaçış: erkekliğin yeni yerçekimi alanı
Zimbardo'nun işaret ettiği dönüşümlerden biri, rol modellerin seyrelmesiyle ekranın bu boşluğu doldurmasıdır. Oyun, sosyal medya ve pornografi gibi alanlar yalnızca eğlence değil, erkekliğin nasıl kurulacağına dair bir harita da sunabilir. Bu harita çoğu zaman iki uç arasında salınır: "kazanan, duygusuz, rekabetçi" figür ile "çekilen, kapanan, erteleyen" figür.
Bu iki uç, günümüz erkekliğinin temel gerilimini görünür kılar. Bir yanda performans talebi vardır: başarılı ol, rekabet et, güçlü görün. Öte yanda bu performansı taşıyacak ilişki, aidiyet ve güven ağları zayıflamıştır. Böyle bir tabloda kaçış yalnızca tembellik değildir, bazen başa çıkma biçimidir. Baba bunu tembellik olarak okuyabilir, oğlan bunu nefes alma veya görünmez olma biçiminde yaşayabilir. Aradaki yanlış okuma büyüdükçe kontrol artar, kontrol arttıkça gizleme artar, gizleme arttıkça güven azalır. Böylece evin içindeki ilişki, yakınlıktan çok bir denetim mekanizmasına dönüşebilir.
Burada "bitik erkeklik" kavramı, ahlaki bir suçlama değil, sosyolojik bir sonuç olarak anlam kazanır. Bitik erkeklik, modern dünyanın ürettiği bağlantısızlığın, rol belirsizliğinin ve meşruiyet kaymasının bir çıktısıdır. Erkek, bir yandan eski gücünü kaybeder, bir yandan yeni dünyanın ilişki becerilerini öğrenmekte zorlanır, bir yandan da kaçış kapıları her zamankinden erişilebilir hale gelir. Bu üçlü, babalığı da zorlaştırır.
Ali Rıza Bey'i bugün okumak
Ali Rıza Bey'i bugün okumak, hangi sütunların aşındığını ve yeni sözlüğün hangi koşullarda kurulabileceğini anlamaktır. Reislik, yalnızca otorite değil, tarihsel olarak bir sorumluluk rejimidir. Fakat sorumluluk, tek kişinin omzuna yığıldığında aileyi bir arada tutmaktan çok yıpratabilir. Babalığı bugünün dünyasında sürdürülebilir kılan şey, otoritenin otomatikliği değil, ilişkinin niteliğidir.
Bugünün erkekliğinde gözlenen zayıflama çoğu zaman güç kaybından çok yön kaybıdır. Erkek, geçindirme ve temsil üzerinden kurduğu kimlik zeminini kaybettikçe ya daha çok kontrol etmeye çalışır ya da daha çok geri çekilir. Oysa babalığı yeniden kuracak olan şey kontrolün artması değil, ilişkinin güçlenmesi; sesin yükselmesi değil, temasın sürekliliğidir. Evin "baş"ının kim olduğu değil, evin "bağ"ının nasıl kurulduğu belirleyici hale gelmiştir.
Bu yüzden Ali Rıza Bey prototipi bize kritik bir şey öğretir: Babalık, yalnızca "doğru"yu korumak değil, değişen dünyada çocukla birlikte yeni bir doğruluk ve yeni bir ilişki dili kurabilme kapasitesidir. Reislikten kaçış, bazen sorumluluktan kaçışa, bazen duygudan kaçışa dönüşüyor. Bu kaçışı durdurmanın yolu, eski gücü çağırmak değil; erkekliğin yeni meşruiyet kaynaklarını, kurumsal ve kültürel olarak güçlendirmektir. Baba için de çocuk için de asıl ihtiyaç, yalnızca "daha güçlü olmak" değil; daha bağlı, daha tercüme edebilen ve daha sürdürülebilir bir ilişki düzeni kurmaktır.
Son olarak babalığın kültürel rol mirası meselesine değinmek isterim. Burada öncelikli olarak modernleşmenin ürettiği "rol boşluğu"nu hangi dillerle dolduracağımız sorusu sorulmalıdır. Türkiye'de bu mirasın en güçlü taşıyıcılarından biri, İslam'la ahlaklanan değerler repertuarıdır. Emanet bilinci, kul hakkı hassasiyeti, adalet d uygusu, merhamet, iffetin sadece cinsellikle değil dil ve davranışla da ilişkili bir ölçülülük olarak kurulması, güç karşısında tevazu ve öfke karşısında nefsi terbiye… Bunlar, babayı yeniden "korkulan otorite" olarak değil, güven üreten bir ahlaki merkez olarak inşa edebilecek kaynaklar sunar.
Ancak burada kritik nokta şudur. Bu değerler bütünü, babalığı yalnızca "yasak koyma" ve "namus bekçiliği"ne indirgeyen dar bir denetim diline sıkıştığında rol mirası zenginleşmez, tersine, modern dünyanın ilişki standartlarıyla çatışıp meşruiyet kaybını hızlandırabilir. Rol mirası, daha tutarlı biçimde "sorumluluk etiği"ne çevrildiğinde, yani babanın hakkaniyetle yük paylaşması, ev içi emeği görünür kılması, çocuğa karşı adil ve ölçülü kalması, gücünü kontrol değil emanet bilinciyle kullanması halinde, hem dini-kültürel süreklilik korunur hem de yeni dünyanın "tanınan saygı" ölçütleriyle uyum sağlanır. Böylece Müslüman kimliğin kattığı değerler, nostaljik bir hiyerarşiyi geri çağırmadan, babalığın saygınlığını modern ilişkiler içinde yeniden kurmanın kültürel dayanaklarından biri haline gelebilir.