Üniversitenin işi ilimdir, siyaset değil

20’nci yüzyılda İslam dünyasında üniversiteler Müslüman toplumların bir cihetten parçası olmaya devam ederken, aynı zamanda Batılı ve sömürgeci ülkelerin bir parçası, bir tesir aracı hâline geldi.

Yunus Arslan SAYI:77
Üniversitenin işi ilimdir, siyaset değil

Platon'un akademisi kurulduğu günden beri üniversite kavramı ve tanımı değişiklik gösterse de hiç değişmeyen tek şey üniversitelerin sistematik bilginin ve dolayısıyla toplumsal hayatın merkezinde yer aldığıdır. Yunanlılarla başladığı iddia edilen üniversite kavramı, Müslüman coğrafyada çok daha öne çıkarak toplumun ihtiyaçlarına her daim cevap verdi. 19'uncu yüzyılla birlikte bambaşka bir felsefe üzerinde bambaşka bir kimlikle şekillendi. Akademi ya da üniversite günümüzde bilimsel düşünce ve metodolojiyi, evrensel kriter ve değerleri, özgür muhakeme ve ifadeyi temsil iddiasında bulunuyor. Ancak modern zamanlarda hakiki anlamda toplumun faydasına çalışmaya devam edip etmediği sorgulanıyor, atıl bir kuruma ya da hantal bir bürokrasi aygıtına dönüşmekle itham edilebiliyor. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi'nden Prof. Dr. Tahsin Görgün, günümüzün dünyasını anlayacak ve topluma faydalı olacak daha iyi bir üniversitenin nasıl mümkün olacağını Lacivert'e anlattı.

Günümüz dünyasında üniversite kavramı ne anlama geliyor, neleri ifade ediyor sizce? Toplumla, özellikle kendi toplumuyla nasıl bir bağı temsil ediyor?

Aslında bütün dünyada hayatımız az veya çok, doğrudan ve dolaylı olarak üniversitelerin tasarrufu altında. Fakat üniversiteler kendi başlarına mevcut değiller, daha büyük bir bütünün parçası olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bu durum öncelikli olarak Batı dünyası için geçerli: Amerika'daki üniversiteler Amerikan toplumunun bir parçası olduğu gibi, Fransa, İtalya, Almanya'daki üniversiteler de aynı şekilde kendi toplumlarının bir parçası; bu diğer toplumlar için de geçerli. Üniversiteler, ait oldukları toplumun kendini ve başkasını tanıyıp tefrik ederek irtibatlandıran parçası olması itibarı ile toplumun diğer unsurlarından temayüz ediyor. Bu açıdan üniversite aslında bir toplumun kendi şuurunu temsil ederken, ilimler de bu şuurun üst dille ve üst dilde ifadesidir. Bu durum son yüzyıla kadar İslam dünyası için evleviyetle geçerli iken, 19'uncu yüzyılın ortalarında başlayan ve özünde siyasi bir süreçte değişmeye başladı ve 20'nci yüzyılda İslam dünyasında ciddi bir şekilde değişti. Üniversiteler Müslüman toplumların bir cihetten parçası olmaya devam ederken, aynı zamanda Batılı ve sömürgeci ülkelerin bir parçası, bir tesir aracı hâline geldi. Türkiye'de de durum çok farklı değildir: Türkiye'de üniversite esas itibariyle Türk toplumunun mevcut şartlarda ortaya çıkan ihtiyaçlarını, bu toplumun toplumunun yaşadığı hayat olmadığı gibi, sömürgeci toplumun yaşadığı hayatı da kendi gözüyle görecek yetkinliğe sahip olmadığı için, o toplumun hayatı da değildir. Onun bilgi kaynağı, üst dile aktarılarak idealize edilmiş, gerçekte mevcut olmayan hazır söylemlerdir. Araştırma yapmak, sömürge aydını ve akademisyeni için, batılıların yazdıkları kitaplardan ve makalelerden okuyabildiği kadarını okuyup, anlayabildiği kadarını anlayıp, anlatabilmekten ibarettir.

Üniversitelerde millî dil yerine İngilizce, Fransızca gibi yaygın dillerin kullanılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında üniversiteler dil öğretme merkezi veya dil kursu değildir. Bu üniversitelerin mezunlarına bulundukları ülkede merkez ülke adına iş yapma ve o ülkeye kalifiye eleman olarak "hizmet etme imkânı" sunulduğu için, sömürge yapılarının taşıyıcıları arasında ayrı bir cazibeleri vardır. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Ancak eğitim dili olarak İngilizce kullanan üniversitelerin sosyal bilimler alanında -batılı sömürgeci ülkeler adına gözlem ve rapor niteliğini taşımayan- araştırma ve düşünceyle alakalı katkısına baktığımızda neredeyse sıfır noktasında olduğu görülür. Buradaki sorun doğrudan doğruya yapısal bir sorun. Her memlekette ihtiyaca bağlı olarak gerektiği gibi ve kadar yabancı dilleri bilen insanın yetiştirilmesi ve hazır bulunması, klasik dilimizin ifadesi ile farz-ı kifayedir.

Türkiye'deki eğitimin yapısal sorunlarından bahsedecek olursak nelere dikkat etmeliyiz?

Burada Amerikalı filozof ve eğitim kuramcısı John Dewey'den bahsetmek istiyorum. Dewey, 1924 yılında Maarif Vekilliğinindaveti üzerine Türkiye'ye bir ziyarette bulunur ve Türk maarifi hakkında rapor hazırlar. Burada bir not düşmek istiyorum, bu metnin hâlâ bir alternatifi yoktur. Dewey raporunda şunlardan bahseder: "İlk ve pek mühim nokta, Türkiye mekteplerinin gaye ve hedeflerini tespit etmektir." Dewey'in raporunun devamında dikkat çeken bir diğer cümle bu hedefi şöyle ifade eder: "Türkiye'nin medeni milletler arasında mükemmel bir uzuv olarak canlı, hür, müstakil ve lâik bir cumhuriyet hâlinde inkişaf etmesidir."

Dewey'in raporu bize şunları gösteriyor: Siz bir bütünün parçası olacaksınız ve bir bütünün parçası ne kadar hür ve müstakil olabilirse o kadar hür ve müstakil olacaksınız. Raporun devamında ise Türkiye'nin Batı sisteminin bir parçası olmasından ve Türkiye'deki her bir ferdin Batı sisteminin veya medeniyetinin bir parçası olarak yetiştirilmesinden bahsediyor. Bu çerçevede Türkiye'de millî eğitim sistemi buna uygun şekilde tanzim edildi. Türkiye'deki üniversiteye ve genel olarak da eğitim sistemine baktığımızda hedefinin bu olduğunu görüyoruz.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçilirken akademi/üniversite konusunda nasıl bir yol izlendi?

1933 yılında gerçekleşen üniversite reformu ile Batı kültürünü tanımış olmasına rağmen benimsememiş olan hocalar emekliye sevk edilerek üniversite ortamından uzaklaştırıldı. Onların yerine Batılı ülkelerden hocalar davet edildi. Davet edilen hocalar ile yapılan sözleşmeler 5 yıl içerisinde sahip oldukları tüm bilgileri yeterli sayıda öğrenciye aktarmalarını ve bu arada kendileri de Türkçe öğrenmelerini şart koşuyordu. Türkçe öğrendikten sonra da isterlerse Türkçe ders vermek kaydıyla üniversitede ders vermeye devam edeceklerdi. Burada çok net bir şekilde görülmektedir ki bahsettiğimiz hocaların yetiştirdiği öğrenciler ile eğitimin devam etmesi planlanıyordu. Batılı hocalarca yetiştirilen asistanlar ve öğretim üyeleri yeni nesillere "bilimi ve medeniyeti" öğreteceklerdi. Üniversitenin amacı artık Batı'daki bilgileri yeni nesillere aktarmak oldu. Burada hakiki anlamı ile araştırma diye bir durum söz konusu değildi. Bilginin konusu da kaynağı da Batı'da yapılan bilimsel yayınlar oldu. Toplumun medenileştirilmesini vazife olarak kabul eden bir üniversite karşımıza çıktı.

Yani üniversite daha başından bilimin ötesinde başka amaçlarla tasarlandı. Bu tasarımın asıl amacı neydi?

Toparlayacak olursam Türkiye'de üniversitenin esas fonksiyonu insanlarımızı Batılılaştırmak. Şunu da ifade edeyim: Bahsettiklerimi yapanların niyeti iyi miydi veya kötü müydü diye sorgulamak bence çok yanlış; çünkü o dönemde insanlar hakikaten bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyorlardı ve en doğru bildikleri neyse onu yapıyorlardı. Bizim burada dikkat etmemiz gereken bizim geçmişimiz. Biz kendi geçmişimizle hakiki bir şekilde, tahkike dayalı bir irtibat kurarsak, o zaman günümüzde karşı karşıya kaldığımız meselelere hakkaniyetli, gerçekçi çözüm teklifleri geliştirebiliriz. Bugün dünyanın başka bölgelerine baktığımızda üniversitelerin "mission civilisatrice" (medenileştirme misyonu) gibi bir konumları veya vazifeleri olmadığını görebiliriz. Mesela, Amerika'daki bir üniversitenin amacı Amerikan toplumunu medenileştirmek değildir. Aynı şekilde İngiliz, Fransız ve Alman üniversitelerinin amacı toplumlarını medenileştirmek olmadı. Türkiye'de yaşayan aklı başında hiç kimse -hâlâ "seçkin" olduğunu düşünen, sömürge aydınları dışında- kendisinin batılılardan daha değersiz olduğunu kabul etmez. Dolayısı ile üniversiteye daha önceden biçilen misyon bugün toplumsal seviyede geçerliliğini yitirmiştir. Zaten Avrupa Birliği de bize hiç Avrupalı gibi bakmıyor. Bizim de söylediğimiz şu anda ne? Tamam, haklısınız Batılı değiliz, Avrupalı değiliz, biz kendimiziz. Kendimiz de esas itibariyle İslam medeniyetinin bir parçasıyız, bu toplumun dini İslam ve asırlarca da biz İslam medeniyetinin, toplumlarının bayraktarlığını yapmış bir milletiz. Şu anda Batı da bizde bundan başka bir şey görmüyor. Biz de zaten bunun farkında olarak hem kendimizle hem de başkaları ile irtibatımızı sürdüreceğiz. İşte bu çerçevede baktığımızda Türkiye'deki mevcut eğitim sistemi ve üniversite Türkiye'nin yeni konumu ve ufkuna yakışmıyor.

Üniversitenin kurulduğu o dönem yoğun bir millîlik söylemi hâkimdi. Buna rağmen millî bir üniversite kurulamadı mı?

Hayır olmadı. Burada geçmişi yük olarak görüp, geçmişi sırtından atıp yeni bir başlangıç yapmak tasarlandı. Yepyeni bir millet yaratma arzusu vardı. 20'nci yüzyılda çok açık bir şekilde gördük ki böyle bir şeyin yapılması mümkün değil. Devlet millet ("ulus" da diyorlar) oluşturamaz; milletin devleti olur. Buna binaen bizim yapmamız gereken, millet olarak kendimizden razı olarak, kendi kusurlarımızı tespit edip kendi faziletlerimize ve doğrularımıza, onları tespit ve tahkim etmeye yönelmemiz. Bu da esas itibariyle üniversitenin, toplumu bilgi konusu ve kaynağı edinmesiyle olur. Mesela burada bir örnek vereyim, Türk üniversitelerinde felsefe, sosyoloji ve psikoloji bölümlerinde Türk toplumu konu edilmiyor. Hukuk söz konusu olduğunda Batı hukuku merkezinde bir hukuk öğretimimiz var. Osmanlı hukuku tarih olarak ele alınırken, Roma hukuku temel hukuk olarak ele alınmakta. Tarih öğretimi için de aynı durum söz konusu. Tarih öğretiminde ufukları mevcut Türkiye sınırları tarafından belirlenen bir tarih anlatılıyor. Dil, edebiyat ve tarih modern milletlerin kimliklerini oluşturan esas çanaktır. Türkiye'de 781 bin kilometrekare içinde gören bir tarih anlatısı ve kendi aidiyet irtibatlarımızı ve itibarlarını dikkate almayan; bu sebeple de bu irtibatlar ve itibarları ihmal eden bir şekilde Batı'yı örnek alan bir perspektifle ele alınması söz konusu. Bunu dikkate aldığımızda tarihi, edebiyatı gerektiği gibi öğrettiğimiz söylenemez. Üniversiteye gidecek olan lise mezunu öğrencilerinden matematikte iyi olması beklenir ancak mesela Fuzuli'yi tanıması da gerekir. Bahsettiğim durum yapay zekâ, nano teknoloji, mikro elektronik, atom fiziği, biyo teknoloji gibi alanlarda çalışmamıza engel değil, biri diğerinin alternatifi değil. Bu özellikleri taşıyan lise mezunları yetiştirebilmemiz lazım.

Günümüzde üniversitelerin gerçek görevi nedir?

Modern üniversite hakikati arama iddiasından vazgeçmiş durumda. Post-truth yani "hakikat sonrası" söylemi bugün kendini çok daha açık bir şekilde gösterdi. Bugün üniversitenin amacı hakikati aramak değil; esas itibariyle verili şartlarda en uygun şekilde Batı medeniyetini su üstünde tutacak tedbirleri koymak ve korumak görevi verildi üniversitelere. Batı'nın üniversiteye yüklediği görev bize yeterli gelmiyor. Oysaki biz insanları aşan bir hakikatin olduğuna inanıyoruz. Türkiye'deki üniversite, "bizim vazifemiz nedir" diye sormak zorunda. Türkiye'deki üniversitelerin görevi, Batı'daki bilgi birikimini aktararak Türkiye'deki insanların hayat tarzlarını değiştirmek mi? Yoksa bütün bir insanlığın ilmi ve fikri birikimini bu milletin varlığını tespit, tahkim ve ikmal etmek için seferber etmek mi? Bugün Türkiye'de üniversiteden beklenen, bahsettiğim bu durumun ortaya çıkardığı vazifeleri üstlenmek ve toplumun sahip olduklarını kavrayıp, üst bir dile aktararak, bütün insanlığın önüne yaşama modelleri sunacak makul yolları geliştirmektir.

Üniversitelerin siyaset ile ilişkisi hakkında neler söylersiniz?

Modern üniversite temelde devletin bir parçası, kurumudur. Bu sebeple devlet ve üniversite çatışması olmaz. Tabii üniversitedeki grupların, hocaların hükümetin aldığı kararla ve uygulamaları ile ilgili farklı kanaatleri olabilir. Bu kanaatler bilimsel olmak zorundadır ve üniversiteler gündelik siyasetin parçası olamazlar; üniversitenin hayatla irtibatı siyasi bir partinin, dolayısı ile hükümetin hayatla irtibatından farklıdır. Üniversite araştırır, bilir, bildirir; hükümet, siyaset, siyasi parti öğrenir ve uygular. Dolayısı ile hükümet ile üniversitenin ait oldukları varoluş tarzı, birbiri ile karşı karşıya gelmez ve dolayısı ile çatışmaz; biri diğeri ile daha büyük bir bütünün parçaları olarak farklı itibarlarla irtibatlıdırlar. Üniversite mensupları hükümetin uygulamalarını, mesela siyaset bilimi içerisinde, ilmi araştırmanın konusu hâline getirerek, tahlil edebilirler. Bu düzlemde eleştirel bir analiz bilimin vazifesidir. Ancak üniversite ve üniversite mensupları, üniversite ve akademik hüviyetleri içinde hükümete bir muhalefet oluşturamazlar. Tabii ki her vatandaş gibi akademisyenlerin de gündelik siyasete iştirak etmeleri ve isterlerse bir siyasi parti içinde etkin olmaları mümkündür; o zaman üniversite ve akademik konumlarını kullanamazlar. Dolayısı ile üniversitenin işi ilimdir, parti siyaseti değildir. Parti siyaseti siyasi parti ve siyasi amaçlı olarak kurulmuş derneklerin işidir.

Üniversiteler konusunda temel problemleri çözebilmek için eğitim sistemimizde nasıl bir değişiklik yapmalıyız?

Kısaca ifade etmek gerekirse orta eğitimde öğrencilerin ilgi ve kabiliyetleri ile toplumun ihtiyaçları arasında hakiki irtibatlar kurarak, eğitim sistemini buna uygun bir şekilde tanzim etmek gerekmektedir. Bir öğrenci meslek öğrenip, meslek hayatına atıldığında mesleğini uyguladığında, üniversite mezununun sahip olduğu hayat standardına yakın bir hayat standardını sağlayacak bir imkân sağlayamıyorsanız o zaman insanlar hep üniversite mezunu olmak ister. Benzer bir durum üniversite için geçerlidir. Bunun için bütün insanlığın birikiminden de istifade ederek teknik, tabii ilimler, tıp, sosyal ve manevi ilimleri içine alacak bir sistem oluşturmak ve böylece memleketin muhtelif alanlarda ihtiyacı olan mütehassısları yetiştirmek uygun olacaktır. Daha önemlisi memleketin hakiki havassını yetiştirecek daha üst, üniversitenin de üstünde, medrese modelini esas alan, üniversite sınavında ilk yüzde bire giren öğrencilerin kabul edildiği seçkin bir eğitim ve araştırma müessesesinin kurulmasıdır. Bu müessese eskiden medresenin üstlendiği ve 20'nci yüzyılda yabancı okulları ile ikame edilmeye çalışılmakla birlikte boş kalmış olan konumu dolduracaktır. Toplum bu sayede son asırda eşitlik idealine kurban edilmiş havassını/hakiki seçkinlerini yeniden kazanacaktır.

PROF. DR. TAHSİN GÖRGÜN KİMDİ20'nci yüzyılda İslam dünyasında üniversiteler Müslüman toplumların bir cihetten parçası olmaya devam ederken, aynı zamanda Batılı ve sömürgeci ülkelerin bir parçası, bir tesir aracı hâline geldi.R?
İlahiyatçı-yazar Tahsin Görgün 1961'de Sivas'ta dünyaya geldi. Sivas İmam-Hatip Lisesi'nden sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden 1984'te Elmalılı Hamdi Yazır'ın Görüşleri ve İlim Felsefesi başlıklı bir bitirme tezi ile mezun oldu. 1985'te Almanya'da Berlin Freie Universitaet'de ile Fıkıh Usulü ve Felsefe doktorası yaptı. Almanya'daki Türklerin dinî, pedagojik ve toplumsal meseleleri ile ilgilendi. 1995'te yurda dönerek İSAM'da araştırmacı olarak çalışmaya başladı. 2004 yılında doçent unvanını aldı. 2005-2007 arasında Almanya'da Frankfurt Goethe Üniversitesi'nde misafir hoca olarak görev yaptı. 2010'da profesör oldu. Hâlen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğretim görevlisidir. Temel ilgi ve araştırma alanlarını Fıkıh usulü, İslam düşüncesi tarihi, Felsefe, Kur'an araştırmaları, Osmanlı-Batı ilişkileri, Batı felsefesi tarihi gibi konular oluşturmaktadır. Başlıca eserleri Sprache, Handlung und Norm (Dil, Davranış ve Hüküm, 1998), Anlam ve Yorum: Dînî Metinlerin Anlaşılması ve Yorumlanması (2003), İlahi Sözün Gücü: Varlık ve Bilgi Kaynağı Olarak Kur'ân'dır (2003).

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN