Üniversitenin işi ilimdir, siyaset değil

Üniversitenin işi ilimdir, siyaset değil
Giriş Tarihi: 18.3.2021 13:17 Son Güncelleme: 7.5.2021 14:10
20’nci yüzyılda İslam dünyasında üniversiteler Müslüman toplumların bir cihetten parçası olmaya devam ederken, aynı zamanda Batılı ve sömürgeci ülkelerin bir parçası, bir tesir aracı hâline geldi.

Günümüz dünyasında üniversite kavramı ne anlama geliyor, neleri ifade ediyor sizce? Toplumla, özellikle kendi toplumuyla nasıl bir bağı temsil ediyor?

Günümüz dünyasında şüphesiz bilim ve üniversite çok önemli bir noktada. Aslında bütün dünyada hayatımız az veya çok, doğrudan ve dolaylı olarak üniversitelerin tasarrufu altında. Fakat üniversiteler kendi başlarına mevcut değiller, daha büyük bir bütünün parçası olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bu durum öncelikli olarak Batı dünyası için geçerli: Amerika'daki üniversiteler Amerikan toplumunun bir parçası olduğu gibi, Fransa, İtalya, Almanya'daki üniversiteler de aynı şekilde kendi toplumlarının bir parçası; bu diğer toplumlar için de geçerli. Üniversiteler, ait oldukları toplumun kendini ve başkasını tanıyıp tefrik ederek irtibatlandıran parçası olması itibarı ile toplumun diğer unsurlarından temayüz ediyor. Bu açıdan üniversite aslında bir toplumun kendine şuurunu temsil ederken, ilimlerin de bu şuurun üst dille ve üst dilde ifadesidir. Bu durum son yüzyıla kadar İslam dünyası için evleviyyetle geçerli iken, 19. Yüzyılın ortalarında başlayan ve özünde siyasi bir süreçte değişmeye başladı; ve 20. yüzyılda İslam dünyasında ciddi bir şekilde değişti: üniversiteler Müslüman toplumların bir cihetten parçası olmaya devam ederken, aynı zamanda Batılı ve sömürgeci ülkelerin bir parçası, bir tesir aracı haline geldi. Örneğin Pakistan'daki bir üniversiteye baktığınız vakit sadece Pakistan toplumunun bir parçası değil, aynı zamanda İngiliz toplumunun tesir aracı olan bir parçasıdır. Türkiye'de de durum çok farklı değildir: Türkiye'de üniversite esas itibariyle Türk toplumunun mevcut şartlarda ortaya çıkan ihtiyaçlarını, bu toplumun sahip olduğu imkanları keşf edip, kullanıp geliştirerek karşılamaya çalışmaktan daha çok, modern batı dünyasının taleplerine göre Türk toplumunu dönüştürmeyi bir vazife olarak kabul etmiş gibi gözükmektedir.

Nasıl bir ilişki, etki ve temsil türünden bahsediyorsunuz?

Üniversitenin hayatımızda etkili olduğunu söylerken çift yönlü bir ilişkiden bahsediyoruz. Normal ve bağımsız memleketlerde üniversite, ait olduğu toplumun hayatını hem bilgi kaynağı hem de bilgi konusu olarak kabul eder. Tam da bu hayatı kavrayıp üst bir dile aktararak, onunla, tahkim etmek ve geliştirmek amacıyla eleştirel bir irtibat kurma imkânı sağlayan bir vasat ve vasıta olarak karşımıza çıkıyor üniversiteler. Kendi toplumunu problem olarak görmez; toplumun problemlerini halletmeyi esas vazifesi olarak kavrar. Bu durumu biz mesela eğitim dili üzerinden kolayca takip edebiliriz: Mesela, İngiltere'de İngiliz üniversitesi vardır ve İngiliz üniversitesinin eğitim dili İngilizcedir. Orada kimsenin aklına üniversite dili Almanca veya Fransızca olsun demek gelmez. Aynı şekilde Fransa'da da farklı bir dil ile eğitim yapma düşüncesini göremeyiz. Sömürge yapılarının etkin oluğu memleketlerde, yeni "seçkinlerin", yani sömürgeciler adına o memlekette işleri yürütecek olanların, yetiştirildiği kurumların eğitim dili sömürgeci ülkenin dilidir. Bunların bilgi kaynağı, sömürgeci ülkelerde yaşanan hayatın üst dile aktarılmış hali olarak "sosyal bilimler" ve bunların dile getirildiği yazılardır; kendi toplumunu sadece sömürgeci toplumun kültürünü "bilimsel veri" olarak taşıyarak dönüştüreceği hedef olarak görür. Misyonu toplumunu "modernleştirmek", "sekülerleştirmek", "çağdaşlaştırmak" vs., kısaca küresel dünya sistemine entegre etmek olarak tanımlanmıştır. Onun bilgi kaynağı kendi toplumunun yaşadığı hayat olmadığı gibi, sömürgeci toplumun yaşadığı hayatı da kendi gözüyle görecek yetkinliğe sahip olmadığı için, o toplumun hayatı da değildir. Onun bilgi kaynağı, üst dile aktarılarak idealize edilmiş, gerçekte mevcut olmayan hazır söylemlerdir. Araştırma yapmak, sömürge aydını ve akademisyeni için, batılıların yazdıkları kitaplardan ve makalelerden okuyabildiği kadarını okuyup, anlayabildiği kadarını anlayıp, anlatabilmekten ibarettir.

Üniversitelerde millî dil yerine İngilizce, Fransızca gibi yaygın dillerin kullanılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam dünyası veya Batı dışı toplumlar söz konusu olduğunda, iyi olarak kabul edilen üniversitelerin hemen hepsinin dili ya İngilizce ya da Fransızcadır. Bu üniversiteler kendi içinde yaşadıkları toplumun değil de merkez sömürgeci ülkelerin uzantısı olarak orada bulunuyor. Ayırıcı hususiyetleri toplumun en zeki gençlerine iyi bir şekilde yabancı dil öğretmek. Seçilen öğrenciler zeka ve kabiliyet olarak, bulundukları her alanda başarılı olabilecek kabiliyette oldukları için, bu üniversitelerin görece başarıları, sistemin imkanlarını kendi lehlerine kullanmalarından kaynaklanıyor. Yabancı dilde eğitim yapan üniversiteler, o dillerde kültür aktarımının vasat ve vasıtası olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Aslında üniversiteler dil öğretme merkezi veya dil kursu değildir. Ancak İslam dünyasındaki yabancı dilli üniversitelerin hemen hemen hepsinin cazibesi Batı dillerinden birisini akademik dünya ile irtibat kuracak kadar öğrenme imkânı sunması olarak gözükmektedir. Bu üniversitelerin mezunlarına bulundukları ülkede merkez ülke adına iş yapma ve o ülkeye kalifiye eleman olarak "hizmet etme imkanı" sunulduğu için, sömürge yapılarının taşıyıcıları arasında ayrı bir cazibeleri vardır. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Ancak eğitim dili olarak İngilizce kullanan üniversitelerin sosyal bilimler alanında -batılı sömürgeci ülkeler adına gözlem ve rapor niteliğini taşımayan- araştırma ve düşünceyle alakalı katkısına baktığımızda neredeyse sıfır noktasında olduğu görülür. Buradaki sorun doğrudan doğruya yapısal bir sorun. Burada sorun yabancı dil öğrenme, öğretme olmadığı gibi, hatta kendinde yabancı dilde eğitim de değildir. Her memlekette ihtiyaca bağlı olarak gerektiği gibi ve kadar yabancı dilleri bilen insanın yetiştirilmesi ve hazır bulunması, klasik dilimizin ifadesi ile, farz-ı kifayedir. Ancak üniversitenin bilgi üretmesinin esas yolunun araştırma olması ve bu görevin de öncelikli olarak bilgi konusu ve kaynağı olarak kendi toplumunu görmesi ilke olarak ihmal edildiği zaman, eğitim dilinin kendisi ikinci derecede önemli hale gelir. Üniversitelerin ihtiyaca bağlı olarak dil kurslarının olması ve ihtiyaç hissedilen her dilin gerektiği kadar öğretilebilmesi imkanı, onların kalitesinin alametlerinden biri olarak kabul edilebilir. Ancak bu durum, üniversitenin kendisini belirli alanlarda ihtisaslaşmış yüksek dil kursu haline getirmesinin gerekçesi olamaz. En doğrusu yabancı dil öğretiminin, yine gerektiği gibi ve kadar, orta öğretimde halledilmesidir. Eğitim dili çok önemli olmakla birlikte, kendi başına sorunu çözmeye yetmez; asli ilgi ve yöneliş belirleyicidir.

Üniversiteleri konu alırken şüphesiz eğitim sistemimizin nasıl inşa edildiğini de konuşmamız lazım. Türkiye'deki eğitimin yapısal sorunlarından bahsedecek olursak nelere dikkat etmeliyiz?

Eğitim, daha hakiki ve asli ifadesi ile maarif meselesini bir bütün olarak ele almak gerekir. Türkiye'de eğitim ve üniversiteyi ele alırken mevcut sistemin nasıl ve hangi yöneliş ve ilgiyle tanzim edildiğini hatırda tutmak gerekir. Burada Amerikalı filozof ve eğitim kuramcısı John Dewey'den bahsetmek istiyorum. Dewey, 1924 yılında Maarif Vekilliğinin daveti üzerine Türkiye'ye bir ziyarette bulunur ve Türk Maarifi Hakkında rapor hazırlar. Burada bir not düşmek istiyorum, bu metnin hâlâ bir alternatifi yoktur. Dewey raporunda şunlardan bahseder: "İlk ve pek mühim nokta, Türkiye mekteplerinin gaye ve hedeflerini tespit etmektir.(…) Şayanı memnuniyettir ki Türkiye maarif teşkilâtında takip edilecek gayeyi tayinde müşkülât yoktur." Dewey'in raporunun devamında dikkat çeken bir diğer cümle bu hedefi şöyle ifade eder: "Türkiye'nin medeni milletler arasında mükemmel bir uzuv olarak canlı, hür, müstakil ve lâik bir cumhuriyet hâlinde inkişaf etmesidir."

Dewey'in raporu bize şunları gösteriyor: Siz bir bütünün parçası olacaksınız ve bir bütünün parçası ne kadar hür ve müstakil olabilirse o kadar hür ve müstakil olacaksınız. Şu anda Türkiye ile ilgili "Türkiye eksen mi değiştirdi, yoldan mı çıktı?" gibi tartışmalara bu perspektifte bakmak gerekir. Raporun devamında ise Türkiye'nin Batı sisteminin bir parçası olmasından ve Türkiye'deki her bir ferdin Batı sisteminin veya medeniyetinin bir parçası olarak yetiştirilmesinden bahsediyor. Bu çerçevede Türkiye'de millî eğitim sistemi buna uygun şekilde tanzim edildi. Türkiye'deki üniversiteye ve genel olarak da eğitim sistemine baktığımızda hedefinin bu olduğunu görüyoruz.

Üniversitelere tekrar dönmek istiyorum. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçilirken nasıl bir yol izlendi?

1933 yılında gerçekleşen üniversite reformu ile Batı kültürünü tanımış olmasına rağmen benimsememiş olan hocalar emekliye sevk edilerek üniversite ortamından uzaklaştırıldı. Onların yerine Batılı ülkelerden hocalar davet edildi. Davet edilen hocalar ile yapılan sözleşmeler 5 yıl içerisinde sahip oldukları tüm bilgileri yeterli sayıda öğrenciye aktarmalarını ve bu arada kendileri de Türkçe öğrenmelerini şart koşuyordu. Türkçe öğrendikten sonra da isterlerse Türkçe ders vermek kaydıyla üniversitede ders vermeye devam edeceklerdi. Burada çok net bir şekilde görülmektedir ki bahsettiğimiz hocaların yetiştirdiği öğrenciler ile eğitimin devam etmesi planlanıyordu. Batılı hocalarca yetiştirilen asistanlar ve öğretim üyeleri yeni nesillere "bilimi ve medeniyeti" öğreteceklerdi. Üniversitenin amacı artık Batı'daki bilgileri yeni nesillere aktarmak oldu. Burada hakiki anlamı ile araştırma diye bir durum söz konusu değildi. Bilginin konusu da kaynağı da batıda yapılan bilimsel yayınlar oldu. Toplumun medenileştirilmesini vazife olarak kabul eden bir üniversite karşımıza çıktı.

Üniversitelere yönelik bu çalışmalar ve dizayn o dönem nasıl karşılandı?

Bu durum zecri ve belki de benzersiz bir tecrübe olarak gerçekleşti: ilk defa sadece okunan metinler değil, onları okutanlar da yabancı idi ve bunun nasıl bir netice vereceği başında belli de değildi. Üniversite inkılabından beş altı yıl sonra Mustafa Şekip Tunç 1938 yılında "Üniversite ve Üniversitemiz" başlıklı yazısında Tanzimat'tan itibaren medresenin "çok zayıf düşmüş bünyesiyle yapmağa mecbur olduğu hamleler de, muhitin değişmemiş olması dolayısıyla kök salacak gibi" olmadığını iddia ederek, şöyle der: "Bu keşmekeş İstanbul Üniversitesi'nin Büyük Atatürk eliyle kuruluş tarihi olan 1933 yılına kadar devam etti. Bugün henüz 6 yaşına basan bu çocuğu büyütmek ve gürbüz yetişmek için ana sütünü tamamlayacak sütnineler getirilmiştir." Buradaki sütnineler Batı'dan getirilen hocalardır. Şekip Tunç devam ediyor: "Bu süt ona ne kadar yarayacak ve ne dereceye kadar besleyecek. Çocuk daha emzikteyken bunu kestirme imkânı olmadığı için böyle bir sorunun zamanı da gelmemiştir denebilir." Yaklaşık 90 yıl sonra bu sütün çocuğa iyi gelip gelmediğini konuşmamız lazım.

Hemen hemen aynı yıllarda karşımıza bir isim daha çıkar. Başbakanlık yapmış bir isim olan Recep Peker'in İnkılap Dersleri (İlk baskısı 1935, yeni baskısı, İletişim yay., 1984, s. 18) vardır ve burada Peker'in meseleye nasıl baktığını görebilmekteyiz: "İnkılap bir sosyal bünyeden geri, eğri, fena, eski, haksız ve zararlı ne varsa bunları birden yerinden söküp onların yerine ileriyi, doğruyu, iyiyi, yeniyi ve faydalıyı koymaktır. Fakat arkadaşlar koymak yeterli değildir. Onları öylece koyduktan sonra büyük bir sıcaklıkla davaya yapışıp sökülen şeylerin geri dönmemesini, konan şeylerin yaşamasını, yerleşmesini temin edecek bir sistem kurmak ve işletmek de inkılabın değişmez şartıdır. Bu şartlar olmadıkça, fenalıkların geriliklerin yerine iyiliklerin ve ileriliklerin konması gelip geçici hadise değersizliğine iner ve eski fenalıklar daha geniş talip tesirleriyle geri döner." O dönemdeki ilgi ve yönelişi temsil gücü yüksek olan bu ifadeler eğitim ve üniversite reformunun kemal-i ciddiyetle ve yapılabilecek en radikal bir şekilde gerçekleştirildiğini gösteriyor. Nasıl bir netice vereceği belli olmayan, yeni bir adım olarak gerçekleşti; o dönemde bu sürece katılanlar ve müşahede edenler bu cihetten bir belirsizlikle karşı karşıya olduklarının farkında idiler. Bugün durumun artık ana hatları ile belli olduğunu; bu konuda bizim neredeyse bir asırlık çok kıymetli, bedeli ödenmiş bir tecrübeye sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.

Yani üniversite daha başından bilim dışında başka amaçlarla tasarlandı. Peki bu tasarımın asıl amacı neydi?

John Dewey, Şekip Tunç ve Recep Peker'in dışında birçok örnek verebiliriz. Bahsettiklerimi toparlayacak olursam Türkiye'de üniversitenin esas fonksiyonu insanlarımızı batılılaştırmak. Şunu da ifade edeyim: Bahsettiklerimi yapanların niyeti iyi miydi veya kötü müydü diye sorgulamak bence çok yanlış; çünkü o dönemde insanlar hakikaten bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyorlardı ve en doğru bildikleri neyse onu yapıyorlardı. Bizim burada dikkat etmemiz gereken bizim geçmişimiz. Biz kendi geçmişimizle hakiki bir şekilde, tahkike dayalı bir irtibat kurarsak, o zaman günümüzde karşı karşıya kaldığımız meselelere hakkaniyetli, gerçekçi çözüm teklifleri geliştirebiliriz. Bu yönden tamamen bize ait olan ve bizim olan uzak ve yakın geçmişimiz, bir problem olarak değil, bizim tecrübe ve bilgi zenginliğimiz olarak, günümüzü anlamak ve geleceği şekillendirme gayretinde imkan olarak görülebilir.

Bugün dünyanın başka bölgelerine baktığımızda üniversitelerin "mission civilisatrice" gibi bir konumları veya vazifeleri olmadığını görebiliriz. Mesela, Amerika'daki bir üniversitenin amacı Amerikan toplumunu medenileştirmek değildir. Aynı şekilde İngiliz, Fransız ve Alman üniversitelerinin amacı toplumlarını medenileştirmek olmadı. "Onlar zaten medeniydi, bizim üniversitemiz böyle bir amaç edindi ve başarıyla sürdürüyor" söylemleri de var tabi. Ancak bu söylemleri hiçbir anlamı kalmadı; Türkiye'de yaşayan aklı başında hiç kimse -hala "seçkin" olduğunu düşünen, sömürge aydınları dışında-, kendisinin batılılardan daha değersiz olduğunu kabul etmez. Dolayısı ile üniversiteye daha önceden biçilen misyon bugün toplumsal seviyede geçerliliğini yitirmiştir. Zaten Avrupa Birliği de bize hiç Avrupalı gibi bakmıyor. Bizim de söylediğimiz şu anda ne? Tamam, haklısınız Batılı değiliz, Avrupalı değiliz, biz kendimiziz. Kendimiz de esas itibariyle İslam medeniyetinin bir parçasıyız, bu toplumun dini İslam ve asırlarca da biz İslam medeniyetinin, toplumlarının bayraktarlığını yapmış bir milletiz. Şu anda Batı da bizde bundan başka bir şey görmüyor. Biz de zaten bunun farkında olarak hem kendimizle hem de başkaları ile irtibatımızı sürdüreceğiz. İşte bu çerçevede baktığımızda Türkiye'deki mevcut eğitim sistemi ve üniversite Türkiye'nin yeni konumu ve ufkuna yakışmıyor.

Peki, Türkiye'deki üniversiteyi ve aynı zamanda eğitim sistemini dikkate aldığımızda hedeflenenler gerçekleşti mi?

John Dewey'in bahsettiği maksat neydi? Türkiye'nin medeni milletler arasına katılması ve o medeniyetin bir unsuru ve parçası olarak varlığını sürdürmesiydi. Bunu formel olarak gerçekleştirdik. Türk eğitimi için çizilen amaç, Türk devletinin kazasız belasız bir şekilde varlığını sürdürecek, işlevlerini fonksiyonlarını devam ettirecek insan yetiştirmekti. Bu oldu. Öte yandan devlet de zamanla kendi tedbirini aldı ve mesela din dersini zorunlu hâle getirdi. Edebiyat ve tarih dersleri ile milletin hafızasını canlı tutacak unsurlar müfredatta yerini aldı. Ancak Batı medeniyetinin ufkunun dışında veya ilerisinde bir ufka sahip millet yetiştirilmesi düşünülmedi. Ama geldiğimiz noktada Batı ufku Türkiye'ye yeterli gelmiyor. İki önemli husus var burada: Birincisi Batılılar Türkiye'nin Batı medeniyeti içinde, kendi ayakları üzerinde duran, güçlü ve müreffeh bir ülke olmasına razı değiller; hep kendilerine bağımlı, ölmeyecek kadar canlı, kendi başına yaşayamayacak kadar zayıf ve bağımlı bir Türkiye, onların gözündeki olması gereken durum. Bunu aynı zamanda dini cihetten de hristiyanların ve hristiyanlığın tesir alanına açık olması beklentisi ile de birlikte düşünmek gerekmektedir. Diğer taraftan Türkiye Müslümanların memleketi; Müslüman bir memleket. Bu da ikinci olarak Batı medeniyeti içinde, mesela AB içinde söz ve etki sahibi olacak olan Türklerin Müslümanlıklarını ciddiye almaları durumunda, Batılılar açısından öngörülemez risklerin söz konusu olması demektir. Her iki durumda da Türkiye'nin varlığı şimdiye kadar olduğundan daha farklı bir manaya gelmektedir. İşte tam da bu konum, yeni imkanlar ve sorunlar oluşturmaktadır. Türkiye'de üniversite, bu imkanları ve sorunları kavrayacak ilgi ve yönelişe sahip olmadığı için, zaman ve şartlarla irtibatını koparmış bir görüntü arz etmektedir. Çünkü yeni durum, yeni vazifeler ortaya çıkarmaktadır. Yeni vazifelerin üst kavramı, kısaca Türkiye'nin Batı medeniyet birikimine de vakıf olan, Müslüman bir ülke olarak kendisini batı medeniyeti ufku ile sınırlamayarak, geleceğini İslam medeniyeti ufkunda kavramaya yönelmesidir. Türkiye'nin ufku artık bir medeniyet ufku ve kendisini İslam medeniyetinin öncüsü görüyor.
Kısaca Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde duracak hâle gelmesi ve İslam medeniyetinin temsilcisi olması, Türkiye'de üniversiteyi yeniden düşünmeyi gerektirdiği gibi, bilimin ve düşüncenin mekanı olarak da üniversitenin kendi kendisini yeniden düşünmesini gerektiriyor.

Üniversitenin kurulduğu o dönem yoğun bir millilik söylemi hâkimdi. Buna rağmen millî bir üniversite kurulamadı mı?

Hayır olmadı. Burada geçmişi yük olarak görüp, geçmişi sırtından atıp yeni bir başlangıç yapmak tasarlandı. Yepyeni bir millet yaratma arzusu vardı. 20'nci yüzyılda çok açık bir şekilde gördük ki böyle bir şeyin yapılması mümkün değil. Devlet millet ("ulus" da diyorlar) oluşturamaz; milletin devleti olur. Buna binaen bizim yapmamız gereken, millet olarak kendimizden razı olarak, kendi kusurlarımızı tespit edip kendi faziletlerimize ve doğrularımıza, onları tespit ve tahkim etmeye yönelmemiz. Bu da esas itibariyle üniversitenin, toplumu bilgi konusu ve kaynağı edinmesiyle olur. Mesela burada bir örnek vereyim, Türk üniversitelerinde felsefe, sosyoloji ve psikoloji bölümlerinde Türk toplumu konu edilmiyor. Mesela hukuk söz konusu olduğunda Batı hukuku merkezinde bir hukuk öğretimimiz var. Osmanlı hukuku tarih olarak ele alınırken, Roma hukuku temel hukuk olarak ele alınmakta. Tarih öğretimi için de aynı durum söz konusu. Tarih öğretiminde ufukları mevcut Türkiye sınırları tarafından belirlenen bir tarih anlatılıyor. Türkiye dışına çıktığınızda garip karşılanıyor. Dil, edebiyat ve tarih modern milletlerin kimliklerini oluşturan esas çanaktır. Türkiye'de 781 bin kilometrekare içinde gören bir tarih anlatısı ve kendi aidiyet irtibatlarımızı ve itibarlarını dikkate almayan; bu sebeple de bu irtibatlar ve itibarları ihmal eden bir şekilde Batı'yı örnek alan bir perspektifle ele alınması söz konusu. Bunu dikkate aldığımızda tarihi, edebiyatı gerektiği gibi öğrettiğimiz söylenemez. Üniversiteye gidecek olan lise mezunu öğrencilerinden matematikte iyi olması beklenir ancak mesela Fuzuli'yi tanıması da gerekir. Bir gün Türkiye'nin orta öğretimde ruh olarak Fuzuli ile hemhal olmuş üniversite birinci sınıfa gelmiş öğrencileri olursa, o zaman bütün insanlığa sözü olan, bir medeniyet ufkunda eğitim sistemi kurmuş sayılabilir. Bahsettiğim durum yapay zekâ, nano teknoloji, mikro elektronik, atom fiziği, biyo teknoloji gibi alanlarda çalışmamıza engel değil, biri diğerinin alternatifi değil. Bu özellikleri taşıyan lise mezunları yetiştirebilmemiz lazım.

Üniversitelerimizi bilimsel üretimleri ile değil, daha ziyade siyasi meselelerle ilişkileri üzerinden tartışıyoruz. Köklü üniversitelerimizin bile dünya sıralamasında gerilerde olması ne ifade ediyor?

Buradaki temel sorun kriterlerle alakalı; Batılıların oluşturduğu kriterler ile kendinizi ölçmeye çalıştığınızda her zaman zayıf görüneceksiniz. Ki bu kriterler de sabit değil; Batılılar kendi iyi oldukları düşündükleri ne var ise o alanlarda kriterleri güncelliyor. Oxford gibi bir üniversiteyi bütün hocaları Türkiye'ye getirecek olsanız, mevcut hâli ile Türkiye'ye bir katkısı yoksa şayet, rakamlar ile bir yer edinmiş olmasının bir önemi yok. Bizim öncelikle şunu dikkate almamız lazım: Öncelikle millet olarak kendimize güvenmememiz lazım. Dünyadaki diğer toplumların birikimlerinden uzak durmadan, onların da dikkate değer başarıları olduğunun farkında olarak kendi önceliklerimizi dikkate alan kriterler oluşturup, o kriterler üzerinden kendimizi değerlendirmeyi başarmamız gerekiyor. Bahsettiğim "Türk usulü, Türkiye'de bu işler böyledir" gibi meseleyi sulandıran söylemleri dikkate almadan doğrudan doğruya, gerçekten bütün insanların kavrayabileceği anlayabileceği, uyabileceği ve kendini ölçebileceği standartlar oluşturmak demek. İlginç bir misal vermek isterim. Alman şairi ve düşünürü Goethe 1827 yılında J. P. Eckermann ile konuşmasında (Goethe ile Konuşmalar, çev. M. Kahraman, İş Bankası Yay., İstanbul 2007, s. 236-237) Türklerin gençleri yetiştirirken o gün uyguladığı eğitim sistemini ve ilkesini kısaca şöyle anlatır: "Sonra Müslümanlar felsefe derslerine şu öğreti ile başlıyorlar; karşıtını içermeyen hiçbir şey var olmaz; gençliğin ruhunu böyle eğitiyorlar, ileri sürülen her görüşte karşıt görüşü bulup ifade ederek kendilerine düşeni yapmış oluyorlar, bundan da gerek düşüncede, gerek konuşmada büyük bir kıvraklığın ortaya çıkması gerekir. Ama söylenen her şeyin karşıtı ortaya koyulduktan sonra, aslında hangisinin gerçek olduğu kuşkusu çıkıyor ortaya. Ama kuşkuda sübut olamaz, aksine kuşku insanın aklını daha sıkı bir araştırmaya yönlendirir, sınava tabi tutar, eğer bu mükemmel bir şekilde gerçekleşirse, bundan insanın tümüyle huzur bulduğu amaca ulaşacağı bir kanı /yakîn oluşur.

Bu öğretide hiçbir şeyin eksik olmadığını, bizim bütün sistemlerimize rağmen, onlardan daha ilerde olmadığımızı, kimsenin bunun ötesine geçemeyeceğini görüyorsunuz." diye özetledikten sonra şöyle diyor: "Müslümanların sözünü ettiğimiz o felsefi sistemi, insanın ruhundaki erdemlerin hangi aşamada olduğunu öğrenmesi bakımından, insanın kendisi ve başkası hakkında karar verebilmesi için doğru ve isabetli bir ölçüttür."
Bu sözler, hakiki olarak yapılan işlerin kendinde bir tümellik taşıdığını ve bunun akıl sahibi ve sağduyulu insanlar tarafından tanınarak takdir edileceğini; yeni düzenlerin oluşumunda itibara alınacağını göstermektedir.

Peki, günümüz üniversitelerin gerçek görevi nedir?

Modern üniversite hakikati arama iddiasından vazgeçmiş durumda. Post-truth yani "gerçeklik sonrası" söylemi bugün kendini çok daha açık bir şekilde kendini gösterdi. Bugün üniversitenin amacı hakikati aramak değil; esas itibariyle verili şartlarda en uygun şekilde Batı medeniyetini su üstünde tutacak tedbirleri koymak ve korumak görevi verildi üniversitelere. Üniversitenin temel ilkesi artık hakikat değil. Batı'nın üniversiteye yüklediği görev bize yeterli gelmiyor. Oysaki biz insanları aşan bir hakikatin olduğuna inanıyoruz.

Türkiye'deki üniversite, bizim vazifemiz nedir? diye sormak zorunda. Türkiye'deki üniversitelerin görevi, Batı'daki bilgi birikimini aktararak Türkiye'deki insanların hayat tarzlarını değiştirmek mi? Yoksa, bütün bir insanlığın ilmi ve fikri birikimini bu milletin varlığını tespit, tahkim ve ikmal etmek için seferber etmek mi? Aslında 20'nci yüzyılın başında bu toplumun yaşadığı hayatı hem bilginin konusu hem de bilginin kaynağı olarak kabul eden bir perspektif geliştirmeye çalışıldı; ancak tamamlanamadı. Bugün Türkiye'de üniversiteden beklenen, bahsettiğim bu durumun ortaya çıkardığı vazifeleri üstlenmek ve toplumun sahip olduklarını kavrayıp, üst bir dile aktararak, bütün insanlığın önüne yaşama modelleri sunacak makul yolları geliştirmektir. Bunun da ön şartı üniversitenin toplum ile, onun kendine şuuru olarak, eleştirel bir irtibat kurmanın makul yollarını geliştirmesidir. Osmanlı'da tekke ve medresenin yaptığı da, kendi şartlarında, daha farklı bir şey değildi.

Üniversitelerin siyaset ile ilişkisi hakkında neler söylersiniz?

Modern üniversite temelde devletin bir parçası, kurumudur. Bu sebeple devlet ve üniversite çatışması olmaz. Tabi üniversitedeki grupların, hocaların hükümetin aldığı kararla ve uygulamaları ile ilgili farklı kanaatleri olabilir. Bu kanaatler bilimsel olmak zorundadır ve üniversiteler gündelik siyasetin parçası olamazlar; üniversitenin hayatla irtibatı siyasi bir partinin, dolayısı ile hükümetin hayatla irtibatından farklıdır. Üniversite araştırır, bilir, bildirir; hükümet, siyaset, siyasi parti öğrenir ve uygular. Dolayısı ile hükümet ile üniversitenin ait oldukları varoluş tarzı, birbiri ile karşı karşıya gelmez ve dolayısı ile çatışmaz; biri diğeri ile daha büyük bir bütünün parçaları olarak farklı itibarlarla irtibatlıdırlar.

Üniversite mensupları hükümetin uygulamalarını, mesela siyaset bilimi içerisinde, ilmi araştırmanın konusu haline getirerek, tahlil edebilirler. Bu düzlemde eleştirel bir analiz bilimin vazifesidir. Ancak üniversite ve üniversite mensupları, üniversite ve akademik hüviyetleri içinde hükümete bir muhalefet oluşturamazlar.

Tabii ki her vatandaş gibi akademisyenlerin de gündelik siyasete iştirak etmeleri ve isterlerse bir siyasi parti içinde etkin olmaları mümkündür; o zaman üniversite ve akademik konumlarını kullanamazlar. Dolayısı ile üniversitenin işi ilimdir, parti siyaseti değildir. Parti siyaseti siyasi parti ve siyasi amaçlı olarak kurulmuş derneklerin işidir. Gündelik siyaset ile ilgili fikirlerini, varsa farklı kanaatlerini de, üniversite dışında, parti ve dernek gibi uygun ortamlarda meşru yollar ile ifade edebilirler. Hükümetler bilgi üreten bir yer değildir, icradır. Bu sebeple üniversitenin sağladığı bilgi birikiminden faydalanırlar. Mesela pandemi şartlarında gördük ki hükümet tıp alanındaki birikimden azami ölçüde faydalanarak süreci o şekilde yönetiyor. Aynı şekilde teknoloji alanında da böyle… Siha'lar söz konusu olduğunda da teknolojileri üretenler mevcut Türkiye üniversitelerinde yetişmiş mühendisler. Ekonomi ile ilgili de aynı şekilde mevcut bilgi birikiminden faydalanıyor. Türkiye'de üniversite özellikle sosyal ve manevi ilimler alanında kendi konumu ve vazifesinin farkında olursa, siyaset ile sahih bir irtibat içinde varlığını sürdürecektir.

Üniversiteler konusunda temel problemleri çözebilmek için eğitim sistemimizde nasıl bir değişiklik yapmalıyız?

Yukarda söylediklerime ek olarak işaret etmek istediğim esaslı bir mesele var ki, bizim her halükarda bununla yüzleşmemiz gerekmektedir. Bu mesele eşitliği aşırı şekilde vurgulayarak adalet kriterini ihmal etmemiz. Toplumlar muntazam ve mürettebdir. Daha farklı bir ifade ile toplumlar yatay ve dikey bir şekilde yapılanmış bir düzenden oluşur. Bu yatay anlamda işbölümü ve dikey anlamda bir hiyerarşi demektir. Adalet eşit olmayanları zorla eşitlemek değil, farklı olanları kendi farklılıkları içinde ve birbirini takviye edecek şekilde muhafaza ve ikmal demektir. Kısaca ifade etmek gerekirse orta eğitimde öğrencilerin ilgi ve kabiliyetleri ile toplumun ihtiyaçları arasında hakiki irtibatlar kurarak, eğitim sistemini buna uygun bir şekilde tanzim etmek gerekmektedir. Bir öğrenci meslek öğrenip, meslek hayatına atıldığında mesleğini uyguladığında, üniversite mezununun sahip olduğu hayat standardına yakın bir hayat standardını sağlayacak bir imkân sağlayamıyorsanız o zaman insanlar hep üniversite mezunu olmak ister. Böyle olunca kimse meslek öğrenmez. Halbuki meslekler toplumsal hayat için vazgeçilemez önemi haizdir. Benzer bir durum üniversite için geçerlidir. Bunun için bütün insanlığın birikiminden de istifade ederek, teknik, tabii ilimler, tıp, sosyal ve manevi ilimleri içine alacak bir sistem oluşturmak; ve böylece memleketin muhtelif alanlarda ihtiyacı olan mütehassısları yetiştirmek uygun olacaktır. Daha önemlisi memleketin hakiki havassını yetiştirecek daha üst, üniversitenin de üstünde, medrese modelini esas alan, üniversite sınavında ilk yüzde bire giren öğrencilerin kabul edildiği seçkin bir eğitim ve araştırma müessesesinin kurulmasıdır. Bu müessese eskiden medresenin üstlendiği ve yirminci yüzyılda yabancı okulları ile ikame edilmeye çalışılmakla birlikte boş kalmış olan konumu dolduracaktır. Toplum bu sayede son asırda eşitlik idealine kurban edilmiş havassını/hakiki seçkinlerini yeniden kazanacaktır.

PROF. DR. TAHSİN GÖRGÜN KİMDİR?

20'nci yüzyılda İslam dünyasında üniversiteler Müslüman toplumların bir cihetten parçası olmaya devam ederken, aynı zamanda Batılı ve sömürgeci ülkelerin bir parçası, bir tesir aracı hâline geldi.R?
İlahiyatçı-yazar Tahsin Görgün 1961'de Sivas'ta dünyaya geldi. Sivas İmam-Hatip Lisesi'nden sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden 1984'te Elmalılı Hamdi Yazır'ın Görüşleri ve İlim Felsefesi başlıklı bir bitirme tezi ile mezun oldu. 1985'te Almanya'da Berlin Freie Universitaet'de ile Fıkıh Usulü ve Felsefe doktorası yaptı. Almanya'daki Türklerin dinî, pedagojik ve toplumsal meseleleri ile ilgilendi. 1995'te yurda dönerek İSAM'da araştırmacı olarak çalışmaya başladı. 2004 yılında doçent unvanını aldı. 2005-2007 arasında Almanya'da Frankfurt Goethe Üniversitesi'nde misafir hoca olarak görev yaptı. 2010'da profesör oldu. Hâlen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğretim görevlisidir. Temel ilgi ve araştırma alanlarını Fıkıh usulü, İslam düşüncesi tarihi, Felsefe, Kur'an araştırmaları, Osmanlı-Batı ilişkileri, Batı felsefesi tarihi gibi konular oluşturmaktadır. Başlıca eserleri Sprache, Handlung und Norm (Dil, Davranış ve Hüküm, 1998), Anlam ve Yorum: Dînî Metinlerin Anlaşılması ve Yorumlanması (2003), İlahi Sözün Gücü: Varlık ve Bilgi Kaynağı Olarak Kur'ân'dır (2003).

BİZE ULAŞIN