''Mesele Boğaziçin değil, hala anlamadın mı?'' dediler, ''Mesele ağaç değil'' dedikleri gibi

Tartışma konuları tükenmeyen ülkemizin gündemine son haftalarda Boğaziçi Üniversitesi eylemleri vesilesiyle akademi-üniversite temaları da eklendi.

Birol Biçer SAYI:77
''Mesele Boğaziçin değil, hala anlamadın mı?'' dediler, ''Mesele ağaç değil'' dedikleri gibi

Kısa süre içinde akademik özgürlüğün sınırları, üniversitenin amacı, akademi-siyaset ilişkileri, üniversitelerin başarısı, akademik camia ve elitizm meselesi, akademiye hâkim olduğu söylenen üstenci bakış, yükseköğretimin temeldeki sorunları, kampüste bilim mi siyaset mi, hatta dış güçlerin etkisi ve LGBT gibi birçok tartışma konusunun içinde bulduk kendimizi. Bu y oğun tartışma konularını ve akademiüniversitenin tarihsel arka planını siyaset bilimci Dr. Tacettin Kutay Lacivert için bir nevi psikoanalize tabi tuttu ve oldukça acı bir reçete yazdı.

Sizce akademi, üniversite özünde nedir, neleri temsil eder, nasıl bir kurum olmalıdır?

Türkiye'de içinde bulunduğumuz temel sıkıntılar üniversitenin ne olduğunu anlamamız konusunda zorluklara yol açıyor. İki temel zorlukla karşı karşıyayız: Bir, öyle bir anlayış gelişti ki üniversiteyi temel eğitim kabul eden bir anlayış söz konusu. "Üniversite okumamış, tüh tüh, tahsilsiz çocuk" dedirten bir anlayış. Bu anlayış üniversitenin mahiyetini anlamamızda zorluk çıkarıyor çünkü üniversite bir ihtisas eğitimidir. Herkes üniversite okumak zorunda değildir. Üniversitede okumak ihtisas eğitimi almak demektir. Türkiye'de ise bu noktada bir zemin kayması var, bu nedenle üniversite sayımız çok fazla, zira talep çok fazla. Öğrenciler, gençler üniversite okumaya hayatlarını şekillendirecek bir ölüm kalım meselesi olarak bakıyorlar. Bu sebeple üniversiteyi de bir ölüm-kalım mecrası olarak değerlendiriyorlar. Bu çok sıkıntılı bir bakış açısı. Engel çıkaran ikinci algı ise üniversitelerin her şeyi bilen adamlar tarafından idare edilen bir "her şeyi bilenler merkezi" olduğu anlayışı. Bu bakımlardan üniversite, akademi ile ilgili algımız çok sıkıntılı.

O hâlde üniversite deyince ne anlamamız gerekli? Yurt dışı ile Türkiye arasındaki akademi ya da üniversite anlayışı arasında nasıl farklılık var dersiniz?

Bugün üniversite olarak tanımladığımız şey 19'uncu yüzyılda orta öğretim üstüne ihtisas eğitimi vermek üzere ortaya çıkmış bir müesseseleşmedir. Burada önemli olan şey aydınlanma sonrası ortaya çıkan bir fikirdir yani bilimdir. Maalesef memleketimizde üniversite, eğitim olarak değil bir iş kapısı, bir meslek okulu olarak görülmektedir. Oysa bilim adamı olmak için bilimin mantığından ve bilim felsefesinden biraz nasiplenmek lazım. Bu noktalarda da birtakım eksikler var ancak bunların temelinde aynı arıza yani üniversiteyi bir temel eğitim standardı olarak kabul eden memleketimizdeki cari anlayış söz konusu. Oysa üniversite okumamış pek çok arif, sizden benden çok daha bilgili adam var cemiyette.

Modern üniversitelerden önce bizde Fatih'in kurduğu Sahn-ı Seman gibi köklü medreseler vardı. Bunlar ile modern üniversite arasında ne gibi farklılık var?

Çok açık. O dönemin kurumlarında mevzu ilimdi. İlim ise nakil ile bilgilendirir, mantık ve felsefe gibi birtakım temel disiplinlerden de malumat sunardı ama burada söz konusu olan bilim değildi. Daha önceleri de bilim adına bir şeyler vardı ancak 19'uncu yüzyıl itibarı ile Avrupa'da zaferini ilan eden pozitivizm bilimi de belirledi. Buna göre bilim rasyonalitenin izahlarıyla bir çıkarım yapma işidir ve bu da üniversitenin işidir. Günümüzün bilimi olayları nakillerle izah etmek yerine rasyonel çıkarımlarla açıklamaya çalışır. Doğrudur ya da yanlıştır ama üniversitenin mantığı budur. Modern anlamda akademi dediğimiz şey 19'uncu yüzyıl öncesi yoktur.

Bizde de aynı dönemde ilk modern üniversitelerin benzerleri kurulmaya başlandı ama sanki gelenek ve kültürümüzden kopuk bir ilişki üzerine kuruldu gibi görünüyor? Ne dersiniz?

Çok kopuk bir yerden kuruluyor. Birincisi bilimin üretildiği yerin Avrupa oluşu, ikincisi tam da bizim Batılılaşmamızla aynı döneme denk gelişi bir Batı modellemesini oturttu ister istemez. Biz bu noktada bir tercih yaptık ve İngiliz ya da Alman modelini değil Fransız modelini örnek olarak aldık. O dönem Sultan Hamit zamanında faaliyet gösteren akademiye baktığımızda tıbbiye, mülkiye ve askeriye var. Bunların talebelerinin ve müntesiplerinin genel olarak Fransızca konuştuklarını ve Türkiye ile aralarında bir mesafe bulunduğunu görüyoruz. Bu durum geçmişimizde çok eleştirilmiştir. Bunun edebiyatımıza en iyi yansıması Araba Sevdası romanıdır ve 19'uncu yüzyılda ortaya çıkan bu adam tipinin nasıl bir şey olduğunu çok iyi tasvir eder. Pozitivizm bizi çok sert vurdu; bizim kültürümüzde ahlak kurallarımızla ve değerler silsilemizle açıklanamayacak bir bilimsel faaliyet içine girildi. Bunların arasında en meşhur olan Beşir Fuat hadisesidir. Beşir Fuat'ın meşhur deneysel intiharı bizim açımızdan izah edilebilecek bir şey değildir. Bu Avrupalı bir kafanın izah tarzıdır. O dönem hâkim olan kafa yapısı ile kitap ve hatıratlarda açıkça şöyle karşılaşırız: "Alaturkalık büyük sıkıntıdır. Bir an evvel radikal pozitivist bir Avrupalıya dönüşmemiz lazımdır." Bu düşüncenin peşinde koştular ve maalesef bir paralel toplum, bir elit toplum oluşturdular. Bu da beraberinde üniversitenin bir "elitler cemiyeti" olarak anlaşılmasını beraberinde getirdi.

Bu zihniyet yapısının toplumun geri kalanına dayatmalarda bulunma hakkını ya da jakoben bir anlayışı da beraberinde getirdiğini söyleyebilir miyiz?

19'uncu yüzyıl bilimin haricinde ideolojilerin de çağı olduğu için genel bir dayatmacılık karakteri olarak Jakobenizm mevcuttur. Bilimin dışında da Jakobenizm vardır. Bu dönemde bizim askerlerimiz de, doktorlarımız da jakobendir. Şu soruyu düşünsünler mesela: Doktora gidip de doktordan sizli bizli hitap duyan kaç hasta vardır. Doktor size "sen" diye hitap eder, siz ona "siz" ile hitap edersiniz. Bu bir terbiyesizliktir. Dolayısıyla burada karşımıza ilginç bir yatkınlık çıkar. Türkiye hiç sömürgeleşmemiş bir ülkedir fakat kendi kolonyal zihniyetini kendi içinden üretir. Frankofon akademi geleneğinden gelen bu alışkanlık kendini "kolonyal efendi" olarak halkın üzerinde görür. Bu açıdan hiç sömürgeleşmemiş Türkiye adeta kendisini sömürge gibi hisseden bir halkın yaşadığı yere dönüşmüştür. Milletin sömürgeleşmeye yönelik yüksek bir tepkisi var. Herhangi bir sömürülme tecrübemiz yok ama böyle "sömürge efendileri" paralel bir hâlinde olarak içimizde yaşıyor.

Bu aynı zamanda elit kavramının akademide çarpıtılması anlamına da gelmiyor mu?

Elit Teorisi kıymetli bir teoridir. Birtakım alanlara mahsus elitin var oluşu, avamdan ayrı bir kitle bulunmasını beraberinde getirir. Buna itiraz edilmez. Her yerin bir avamı ve bir eliti vardır; bu hayatın tabii akışıdır. Ama burada iki arıza ortaya çıkar. Bir, ihtisas alanının dışına taşan bir elitizm mesela. "Ben madem tıp doktoruyum öyleyse anayasa çalışmalarında da en iyisini ben bilirim" demek gibi mesela… Böyle bir şey olamaz. Türkiye'deki elitizm bir paralel toplum ortaya koyarak cari kültürü aşağılama elitizmidir. Sen buradan nasıl bir üstencilik devşirebiliyorsun? Mesela, Boğaziçi Üniversitesi tartışmalarında da olan budur. Adam diyor ki "bu paralel toplumlar içerisinde en üst, birinci sırada yer alan benim." Boğaziçi Üniversitesi tartışmalarında sürekli şöyle bir şey ortaya atılıyor: "Bu çocuklar Türkiye'nin en üst düzey zekâları." Doğru buraya yüksek puanlarla giriliyor ama şu gerçeği ıskalıyorlar: Bu Boğaziçi Üniversitesi'nin verdiği eğitimin kalitesinden kaynaklanan bir üstenlik değil, bu lise öğretmeninin daha iyi öğretip öğretmemesiyle ilgili bir tasnifat. Havuz problemini daha iyi öğrenen puanı tutturup, o üniversiteyi kazanıyor. Boğaziçi Üniversitesi'ne bir sanal üstünlük atfediliyor ama bu kendi kemâlatından kaynaklanan bir üstünlük değil, bir imaj üstünlüğü, o da bu imajını satıyor. Merhume haminnemin bir sözüydü bu: "At adını, eşek odunu satar" derdi rahmetli. Yani bir nevi "Boğaziçi Üniversitesi bu ülkenin atı, diğerleri odunu" demek isteniyor. Fakat bakıyorsunuz beğenmedikleri Erciyes Üniversitesi Koronavirüs çalışmaları sırasında Boğaziçi'nin kat be kat üstünde çalışmalar yapmış.

Bizde üniversite/akademi her ne kadar Batı'dan alınmışsa da Batı'da üniversiteye hâkim olan temel ilkeler çok farklı şekilde uygulanmış ve uygulanıyor denebilir mi?

Mason locasına girmek gibi bir şey… O sınıfa dâhil olduğunuz anda bir ekonomik zincire de dâhil oluyorsunuz. İlk başta böyle kurgulandı; dendi ki "Gel seni tekris edelim evladım. Mademki buraya girdin bundan sonra sen bir elite mensupsun ve farklı ekonomik ilişkilere dâhil olacaksın." Bu tabii ki göz boyayan bir vaat... Postmodernitenin çok daha başka dinamikleri var ve siz hâlâ diyorsunuz ki ben 19'uncu yüzyıldan kalma elitler ruhunu sürdüreyim. Ama sürdüremezsiniz; "zamanın ruhu" diye bir kavram var ve bu size izin vermez. Artık inşaat amelesi öğle arasında çayını içerken cep telefonundan tweet atıyor, iç işleri bakanını, adalet bakanını eleştiriyor. Kimsenin artık paralel bir toplumun altında kalmaya rızası yok. Bakın İngilizce ya da Fransızca birine hakaret etmek istediğinizde ona "cahil" demezsiniz, cahil bir hakaret değildir. Türkçede ise biz adamı "cahil" diyerek aşağılıyoruz. Çünkü bu memlekette yaratılan sömürge kafası ile "eğitimsizlik olmak", "cahil olmak" bir paket olarak sunuldu. Adam size "cahil" diyerek aslında "sen alt ekonomik sınıfsın" demek istiyor.

Cumhuriyet döneminde millîlik bakış açısıyla üniversiteler kuruldu ama sizce millî denilebilecek, bu ülkenin kültürü ve değerlerini evrensellikle meczedebilecek üniversiteler oldu mu bunlar?

Tam olarak bu noktaya geleceğim. 19'uncu yüzyılda Alman üniversite öğrencilerinin çok okuduğu, millî marş mesabesinde Latince "Gaudeamus igitur" denilen bir akademi marşı vardır. Orada şu sözlere de yer verilir: "Yaşasın üniversite, yaşasın profesörler, yaşasın öğrenciler, yaşasın cumhuriyet, yaşasın devletimiz ve onu yönetenler…" Demin de değim gibi üniversite dediğimiz şey bir imkânlar manzumesi olarak vardır ve size bunu devlet sağlar. Devletin tanımı itibarı ile birinci hedefi bir toprak hâkimiyeti sağlamaktır. Ama siz bu ülkenin üniversitesinde, bu devletten maaş alan bir akademisyen olarak çıkacaksınız ve diyeceksiniz ki "Diyarbakır'ı Fransızlara verelim." Devlet bunu söyletmez. Devlet rasyonel bir aygıttır ve der ki; "Maaşını ben veriyorsam bunu söyleyemezsin, bu akademik özgürlük değildir." Şunu da unutmayalım bilimsel özgürlük diyerek bu adamlar çok fazla siyaset yaptılar bugüne dek. Bilim evrenseldir ama burada da bir tuzakla karşılaşırız: Bu paradigmanın sınırlarını çizdiğini iddia eden güçler vardır ve bunlar da emperyal güçler ve emperyalist sistemdir. Siz bir şeyi evrenselleştirelim derken Amerikanlaştırıyorsanız, Amerikancılaşıyorsanız ve bunu memleketinizin millî menfaatleri ramına yapıyorsanız bunun mekânı üniversite değildir. Devlet rasyonel bir organizmadır ve her organizmanın ilk kaygısı hayatta kalmaktır. Dolayısıyla akademik özgürlük denilen şey devletin bu tabiatıyla çeliştiği anda siz devletten şunu bekleyemezsiniz: "Beni finanse et, bana özgürlük alanı aç, emniyetimi sağla, bütün imkânlarımı akıt, ben de senin altını kazayım." Bunu hiçbir enayi kabul etmez.

Siyaset noktasına gelmişken Türkiye'de akademinin siyasetle fazla hemhal olduğunu düşünüyor musunuz?

Hayır. Şöyle ki, siyasal temsil herkesin hakkıdır. Madem söz konusu olan modern demokrasidir ve biz bunu geliştirme yolunda ilerliyoruz siyasi temsile sahip olmak, siyasi beyanatta bulunmak, siyasi kanaatini ortaya koymak herkesin hakkıdır; talebenin de, üniversite profesörünün de, rektörün de hakkıdır, hiç şüphem yok. Ama bu size sahip olduğunuz yetkileri suiistimal hakkı veremez. Misal; siz bir hoca olarak kürsü iktidarına sahipsiniz. Sizin orada anlattıklarınız öğrenci tarafından objektif, nesnel, bilimsel hakikat olarak kabul edilir. Siz bu öğrenciye kürsü iktidarınızı kullanarak bireysel, sübjektif siyasi kanaatlerinizi dayatıyorsanız bu terbiyesizliktir. Size ders anlatabilmek için tanınan bir iktidarı suiistimal ediyorsunuz demektir. Bir akademisyenin siyasileşebileceği yer bellidir: Ders çıkışı, sokakta, tv programında ya da gazetedeki köşesinde.

Ancak özellikle 1980 öncesinde üniversitenin hem öğrenciler hem akademisyenler olarak siyasi bir araca dönüştürülmesine şahit olduk. Hâlâ böyle bir durum var mı dersiniz?

Avrupa'daki 1968 öğrenci olayları Türkiye'dekileri de etkiledi, bir ilham kaynağı oldu. Birileri "ben üniversiteyi akademiyi dönüştürebilirsem halkı elime alırım" diye düşündü. Üniversitede bir sol hareketle yahut sağ direnişle memleketi bu kadar kolay ele geçirmeye çalıştılar. Eskiden TRT'yi ya da radyoyu ele geçirerek darbeyi başaracağına inanan darbeciler gibi "üniversiteyi dönüştürdüm mü memleketi de dönüştürürüm" diye düşündüler. Ama bugün böyle bir imkân kalmadı.

Eski militanlardan "bizi kullanmışlar" diye nedamet getirenleri çok gördük. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki son olaylar örneğinden bakarsak, iddia edildiği gibi burada da gerçekten Türkiye'yi karıştırmaya yönelik bir tahrik söz konusu olabilir mi dersiniz?

Hiç şüphe yok ki böyle bir şey söz konusu. Bu global transformasyonun bir parçası. Biz içeriden küçük zannediyoruz ama Türkiye aslında çok büyük. Türkiye'nin ne kadar büyük olduğunu görebilmemiz için biraz dışarıdan bakmamız lazım. Türkiye yaşanan küresel dönüşüm içinde çok önemli bir yere sahip. Gezi olayları ile de gördük, Türkiye ile benzer konuma sahip ülkelerde benzer dönüşümler yaşandı. Pek çok ülkede renkli devrim arayışları oldu. Gezi Parkı da bunun bir parçasıydı. Bu, oradaki gençler bile isteye hıyanet etti demek değildir. Sokağa çıkan adamlar hain değillerdi fakat bir rahatsızlık üzerinden bir yöne kanalize edilmeye çalışıldılar. Bugün de üniversite öğrencisinin tepkiselliğinden faydalanılarak olay böyle bir yere getirmeye çalışıldı. Şunu da belirtelim ki üniversite öğrencimiz çok şükür reaksiyonerdir. Bu şu demektir; bu çocukların hayata yönelik bir iştahları, beklentileri var. Öfkelendiğinde tepki veren, bağıran çağıran gençleri görmekten mutlu olur hatta buna şükrederiz. Mutlu olmadığımız şey kafalarını çalıştırmayıp başkalarının çevirdiği oyunlara alet olmaları. Keşke kendilerinden çıkıp tepki verseler. Nitekim böyle yapanları da çoktur, aksini söylemek iftira olur. Bununla birlikte hareketlerini yönlendiren çevrelerin kendilerini nasıl bir noktaya getirdiklerini göremiyorlar. Mesela Gezi tartışması ile üçüncü köprünün ya da yeni havalimanının ne alakası vardı; işte bunu göremiyorlar. Aslında onların tepkilerine çok muhtacız; bizim öyle atıl, hedonist, apolitik bir gençliğe değil, tam tersi çok reaksiyoner, çok çevik, aşk dolu, kavgacı bir gençliğe ihtiyacımız var, buna hiç şüphem yok. Fakat biraz da kafalarını çalıştırmaları gerek.

Boğaziçi Üniversitesi'ndeki olaylarda temel mesele rektör atanmasıydı. Ancak buradan hareketle başlayan tepkilere LGBT talepleri, başörtüsü, çevrecilik, seçkincilik gibi daha bir sürü unsur karıştı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

19'uncu yüzyıl sonrası Türkiye ikiye bölünmüş, birbirine karşıt iki paralel topluma sahne olur. Bunlar 19'uncu yüzyılda "Batıcılar" ve "Alaturkalar"dı. Derenin bir tarafından onlar, öte tarafında diğerleri vardı. Fakat dere çağladıkça burada önce bir vadi, sonra bir kanyon oluştu. Bu durum cumhuriyetin ilk yıllarında cumhuriyetin ilkelerini benimseyenler ve geleneksel kalmak isteyenler arasında bir yarılıma dönüştü. Bu vadi giderek derinleşmekte… Daha sonra 60'lardan sonra sağ-sol çatışmasıyla bu durumun küresel yarılmanın bir noktasına eklemlenmeye çalışıldığını gördük. Vadi daha da derinleşti. Şu an ise memleket dünyanın en reel yarılmasını yaşayan iki kesime bölündü. Dünyanın her yerinde bu yarılmadan hissemend insanlar görüyoruz. Dünyadaki yarılma şöyle: Bir tarafta kendini yerli-millî unsurlara istinat eden siyasal akım ve diğer tarafta da küresel siyasetin, sermayenin, neo-liberal politikaların parçası olmayı önceleyen bir akım söz konusu. Bu durum her yerde söz konusu, Boğaziçi'nde de… Kendini yerel dinamik olarak adlandıran kesiminin tecessüm ettiği şey devlettir. Devlet diyor ki "buradaki en yerli güç benim." Bunun karşısında da küresel ve evrensel olarak nitelendirilen değerleri önceleyenler duruyor. Boğaziçi olaylarına LGBT, başörtülü muhalifler vs. neden sokuluyor. Değerlerin bir kısmı bir tarafın, bir kısmı ise diğer tarafın aidiyet hissini pekiştiriyor. Eldeki mallar hemen tezgâha diziliyor ve pazar kuruluyor.

O hâlde durum, üzüm yemek yani üniversiteyi tartışmak değil de bağcı dövmek mi oluyor?

Onlar da söyledi zaten bunu: "Mesele Boğaziçi değil, hâlâ anlamadınız mı bunu?" dediler. "Mesele ağaç değil, hâlâ anlamadın mı bunu?" dedikleri gibi. Bunu aksiyona karşı reaksiyon olarak okuyacak kadar naif değiliz; burada başka bir şey var belli ki. Ve biz komplo teoricisi de değiliz; hadise ortada.

Sizce Türkiye'de akademinin temel sorunları neler olarak görünüyor?

Çok açık. Vasıta ile maksadı birbirinden ayırt etmek rüştünü kaybeden bir cemiyet söz konusu. Günümüz üniversitesinin en önemli sıkıntısı bürokratik hantallıktır. Üniversitelerimiz çok hantal ve bu hantallıktan bilimsel bir muvaffakiyet beklememiz çok zor. İkinci sorun ise çocukların zayıf bir temel eğitim ile üniversiteye gelmeleri.

Dünya üniversiteler sıralamasında bizim elit olmakla en çok öğünen üniversitemiz ancak 600 ile 800 arasına girebiliyor. Bu manzaradan ne gibi bir sonuç çıkarmalıyız?

Buradan şunu çıkarmalıyız: Diğer ülkelerde üniversiteler kendi toplumları içinde, toplumlarına yönelik bir ihtisas ve elit eğitimi yapmaktadır. Siz belli kontrol mekanizmalarını tesis edecek bir siyasal komiserlik sistemi oluşturacaksanız yapabileceğiniz şey eğitim değil, belli bir imaj tahkimatıdır. Yapılan da bu. Ben üniversitelerimizin gerçekten çok sıkıntılı bir durumda olduğuna inanmakla birlikte çok kaliteli akademisyenlerimizin olduğunun da farkındayım. Orada protesto gösterisi yapan akademisyenler arasında da çok kaliteli hocalar var. Bununla birlikte bizim bu akademisyenlerden beklentimiz başka bir şey. Üniversite bürokrasisinin bilim yapma imkânı vermediği gibi haklı oldukları noktalar var. Doğru ama şu da var; sizin temel motivasyonunuz o bilimi yapmak, yüceltmek değil ki, siz başka bir şey yapıyorsunuz. Sıkıntı burada başlıyor. Üniversitelerden beklentimiz
bir an evvel üniversite olmalarıdır.

DR. TACETTİN KUTAY KİMDİR?
1981 yılında İstanbul'da doğan Muhammet Tacettin Kutay ilk, orta ve lise eğitimini bu şehirde aldı. Üniversite eğitimi için Avusturya'ya gitti. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Viyana Üniversitesi'nde "Avrupa Sekülerleşmesi ve Din Algısının Değişmesi" teziyle tamamladı. Viyana Başpiskoposluğu Teolojik Eğitim Merkezine devam ederek Katolik teolojisi eğitimi aldı. Türkiye'ye dönerek Türk-Alman Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. Hâlen aynı üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. İngilizce, Almanca ve Arapça bilen Kutay, Avrupa Sekülerleşmesi ve Din, Katolik Teolojisi, Politopsikoloji, gibi konularda çalışmalar yürütüyor. Seta, Akşam Gazetesi ve Kriter dergisinde yazılar yayınlayan ve çeşitli televizyon programlarına katılan Kutay'ın başlıca eserleri arasında Sekülerleşmenin Hristiyan Kökleri adlı bir kitabı, Şeairin Sekülerizasyonu ve Türkçe Ezan konulu akademik makalesi bulunuyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN