Bir elimde Converse, bir elimde iPhone. Dünya da çok umurumda!

Amerika’dan sadece parka, bere, barış simgesi ve Converse ile Vietnam sloganları almış değildik. Notlarıma bakıyorum da mesela “cennet tozu” diye bir şey var. Yani bildiğiniz LSD! Nereden bileceksiniz LSD’yi değil mi?

Hakkı Öcal SAYI:42 / Ocak 2018
Bir elimde Converse, bir elimde iPhone. Dünya da çok umurumda!

Genel Yayın Yönetmeni'mden yine Stalin döneminde Sovyet Gizli Polisi'nin mesajlaşma sistemini hatırlatan kriptik bir mesaj geliyor: "Yaraya tuz basacağız"

Ülkenin Genç Öncüler yahut Leninist İzciler, Patriyot Yavrukurtlar gibi örgütleri olmadı ama bir tarihte hep solcuyduk. Yarayı da tuzu da iyi biliriz, netekim…İlk defa Sayın Lacivert okuyucuları için binlerce kilometre kat edip gizli arşivlerde hayatımı tehlikeden tehlikeye atarak araştırma yapmam gerekmeyen bir yazı kaleme alıyorum. Haşa, araştırma yapmadığımı sanmayın. Şurada adımız gözü kara bir araştırmacı-yazara çıkmışsa, bunu elbette yaptığımız gözü kara araştırmalara borçluyuz.

Sadece binlerce kilometre ötelere gitmeme gerek yoktu demek istiyorum. Bütün yaptığım, sandalyeyi biraz öteye kaydırıp dışarıdan bakınca sedir gibi görünen gizli evrak sandığımı açmaktan ibaretti çünkü ihtiyacım olan bütün bildiriler, notlar, fotoğraflar, şimdi naçiz bedeni de hatırası da ve hatta adı toprak olmuş liderlerimizin konuşmaları, uyarıları, emirleri ve benzeri metruk kâğıtlarını ilelebet gömülü oldukları yerlerden çıkartmak için bir yerlere gitmeme hiç gerek yoktu. İlk not, güncemin 1967 Aralık sayfasından: "Ankara Sanat Tiyatrosu'nun (AST) sokağındaki Amerikan Pazarı'ndan parka ve bot alınacak." Şimdi düşünüyorum... Yozgat'tan Ankara'ya geleli bir yıl olmamış ve AST'de tiyatrocu olacakken, Halil Ergün'le birlikte yer gösterici (mesleki jargonla söyleyecek olursak; teşrifatçı) olabildiğimiz tiyatrodan kaç para alıyorduk ki, gidip Amerikan ordusunun eskisi ceketlere, postallara para yatırabiliyorduk? İkinci not yine aynı yıllardan... Türkiye İşçi Partisi Kocaeli Senatörü (o zaman senatörlük vardı memlekette, Moskovacı bir sosyalist partisi vardı!) Fatma Hikmet İşmen'den Rus malı 8 mm film kamerası aldığıma ilişkin kayıt. "Heba 2" markaydı. İlave 7 filtre-objektif camı vardı. Rus (Töbe töbeee: Sovyet diyecektim!) harikasıydı. Harikaydı ama 8 mm sinema filmi bulmak zordu o zamanlar. Ne gam! Ankara'da Kavaklıdere'deki Amerikan Üssü sağolsun. "Sağolsun" sözün gelişi.. Eh, Ankara o tarihte bugünkü gibi gökdelenler ve Jurasik Parklarla bezenmemiş ve henüz şehre deniz de gelmemişti; dolayısıyla şehrin göbeğinde kimsenin ne yaptığını bilmediği JUMMAT ve JUSMMAT isimli iki Amerikan üssü vardı.

Bu üste çalışan Amerikalı personel, henüz AVM'leri de olmayan Ankara'da, Amerika'da alışık oldukları şeyleri bulamayacakları için PX ve BX denen dükkânlar açılmıştı ve biz devrimci gençler, sosyalist, Leninist, Maoist, Hocacı (Arnavutluk'un ünlü komünist lideri, Mao'ya karşı Maocu meşhur Enver Hoca yanlısı anlamında yani; Yanlış anlaşılmasın) ayrımı gözetmeksizin sadece Amerikalıların ve üslerde çalışan Türklerin girebildiği bu Amerikan pazarlarına girip, 8 mm siyah/beyaz veya renkli sinema filmi alırdık. Neden ve nasıl? Sair zamanlarda, Sıhhiye'deki Pan Amerikan havayolunun vitrinlerini taşlamayı adeta spor ve tercih edilen bir zaman geçirme tarzı haline getirmiş olan parkalı, Converse'li devrimci gençlik; saç-sakal evlere şenlik bir vaziyette, nasıl bir düzenleme ile PX'den alışveriş ederdik? Bir de şu hep kafamı kurcalamıştır: Siyasal Bilimler Fakültesi'ndeki (SBF) öğrenci derneğinin telefonu, fatura filan gelmeden (gelse ödenir miydi?) en azından ben orada iken, dört yıl boyunca nasıl açık kaldı?Converse dediniz de! O zamanlar Converse bugünkü gibi türlü şekilli ve rengârenk değildi. Siyahtı ve beyazdı. Boğazı da uzundu! Bayağı uzundu. Her tarafı beyaz olanların kırmızı bir şeridi olurdu etrafında. Marksizm'in türlü çeşitlisini bilen ve kırmızı aydınlık-beyaz aydınlık arasındaki "Önce devrim mi olacak, yoksa sosyalizm mi gelecek sorunsalı" yüzünden birbirini katleden SBF'li, Hukuklu, ODTÜ'lü, Hacettepeli, Yıldızlı ve İTÜ'lü bu cengâver devrimci yiğitler, Converse spor ayakkabısının bağlarının rengi konusunda zerrece tartışmazlar, beyaz olanına kırmızı, siyah olanına da beyaz bağ takarlardı.

Sol söylemde virgül yüzünden yıllarca süren edebiyat üreten bu devrimciler nasıl oluyordu da James Dean gibi görünme konusunda zerrece ihtilafa düşmüyorlardı? Mustafa Kuseyri'nin başı yanındaki dosya dolabına dayanmış, şakağından giren kurşunun geride bıraktığı delikten, devrimciliği, delikanlılığı, anasının kuzusu, arkadaşlarının yiğidi oluşu kırmızı bir nehir gibi akıp giderken fotoğrafını çekmiş ve bu yüzden bir daha SBF yurduna, diğer devrimci kardeşlerinin öfkesi yüzünden ayak basamamış birisi olarak söylüyorum; metafor filan değil. Kanlı bir gerçekti.) Nereden geldi bu na-beca mevzu şimdi? Affedin. Dönelim kaldığımız yere.

James Dean dediniz de... Yapısı, saçları, pazuları, James Dean gibi görünmeye elverişli olmayanlar için de seçenek vardı o zamanlar. Bir bere ile kendinizi Che Guavera'ya benzetmeniz mümkündü. Hele onun gibi bir de Amerikan ordu eskisi parka edindiniz mi? Değme keyfine. Tek sorun beredeki yıldız kırmızı mı olacaktı, beyaz mı? Bir yıl kadar önce "ışıklar içinde uyumaya" başlamış olan müteveffa Che'nin fotoğraf ve tablolarında yıldız bazen beyaz olarak gösteriliyordu; bu üstadın biraz Maocu çizgiden saptığı anlamına alınıyordu. Öyle bir devrimciyi kızıl yıldızdan başkası paklamayacağına göre ne yapmalıydı? Ayrıca yıldızın içinde orak-çekiç olacak mıydı, olmayacak mıydı?

Bir Vietnam yetmez

Sembolizm deyip geçmeyin... Sol dediğiniz şey sembolizm değilse, hiçbir şey değildir ki? Ayrıca solcuyuz dedikse, enayiyiz demedik. 1960'lar dünyada karşı-kültür denen şeyin doğduğu devirdi. Mesela şu meşhuuur barış simgesi. Hani var ya bir daire içinde bir civcivin ayak izi şeklindeki simge! Her ne kadar hard-core solcularımız bu barış işaretinin İngilizce, argoda "korkak" anlamına gelen "chicken" (civciv) sözcüğünden türetildiğini söylerlerse de, solculuğu Marks külliyatını ezberlemeden de idare edebileceğini düşünenlerimizin parkalarının göğsünde yahut berelerinin önünde yıldız filan gibi tehlikeli işaretler yerine bu karşı-kültür simgesi bulunurdu. Bu gibi arkadaşlara biz "hippi" derdik. Bütün dertleri "Savaşma seviş" olan Beatles hayranı hippiler! Nerede, İstanbul sokaklarını "bir-iki-üç vietnam daha" diye inleten bizler, nerede bütün savaşlara karşı hippiler!

Birisi ile yetinmeyip ikincisini ve hatta üçüncüsünü istediğimiz Vietnam da aslında bildiğiniz Vietnam Savaşı… Kissinger'ın "Eğer komünizmle Uzak Doğu'da savaşmazsak Kaliforniya'da savaşmak zorunda kalırız" fetvasıyla 80 bin Amerikalı genci ölüme yolladığı Vietnam. Ama solcuyuz ya biz: Amerika ile ne kadar çok yerde savaşsak o kadar iyi!Amerika'dan sadece parka, bere, barış simgesi ve Converse ile Vietnam sloganları almış değildik. Notlarıma bakıyorum da mesela "cennet tozu" diye bir şey var. Yani bildiğiniz LSD! Nereden bileceksiniz LSD'yi değil mi?

Bu o zamanların esrar-eroin, krack yahut metanfetaminini idi. Güya Harvard Üniversitesi'nin yaptığı bir "psychedelic" (kafayı iyi eden ilaçlar) deneyden dışarıya sızmıştı ve bütün gençleri kelimenin tam anlamıyla öldürüyordu. Hiç anlamamışımdır: Hem Amerika'ya karşı olacaksın hem de Amerika'dan dünyaya yayılan bir uyuşturucu madde ile kendini zehirleyip günün büyük bir kısmını devre dışı geçireceksin! O sırada ABD emperyalizmi ile kim mücadele ediyordu zannediyorduk solcular olarak?
"Millet sizin ne kadar devrimci olduğunuzu anlasın"

Sadece kafayı tütsüleyip devre dışı kalmak yetmiyordu biz solculara anlaşılan. Mahalle aralarında, derse gitmek için değil, LSD ve benzeri şeyleri almak için uğradığımız okulların bahçelerinde saatlerce -saatlerce diyorsam günlerce demek istiyorum- frizbi oyunları. Frizbi, çapı 20-25 santim olan tencere kayağına benzeyen plastik bir diskti; rakip oyuncunun kapmasına imkân vermeyecek şekilde havaya fırlatarak kendi takım oyuncunuza ulaştırırdınız. Sonra o size atar, siz ona atarsınız filan. Normal futbol oynamayarak, normal olmayı reddettiğinizi, giyiminizle, kuşamınızla, kafayı bulma şeklinizle, oyununuzla belli etmeniz gerekirdi ki, millet sizin ne kadar devrimci olduğunuzu anlasın.

Bu devrimcilik, yani solculuk sadece giyimle kuşamla olmaz tabii. Solcu olduğunuza göre size biraz da ideoloji lazım. İdeoloji dediysek, herkes Marks, Engels okuyup ekonomi politiğinin eleştirisine katkıda bulunacak değil! Avangart sanat ve hatta anti-art sanat. Sanata karşı sanat! Devir 1968 devri... Mesele bir şeylere karşı olmak değil mi? Sen de sanatçı olmak istiyorsun ama solcusun. Öyle gidip paat diye natürmort vazoda çiçek tablosu yapacak değilsin herhalde... Kapitalizme karşı iken, kapitalizmin aracı olacak şekilde, resim yayıp satacak halin de yok. O halde sen de resmini kaldırımlara, binaların suratına yaparsın. Onlar siler; sen yaparsın. Sen yaparsın; onlar siler. Bu mücadele (Ahh, mücadele dedim, değil mi? Sihirli kelime! Varlık sebebimiz!) zaten istediğimiz şey değil mi? Mücadele illa İspanya'daki gibi barikatlarda, St. Petersburg'daki gibi cephede olmaz, bazen bir kentin varoşlarında molotof kokteylleri atarak… Neyse çok abartmayalım. Sonuçta duvara resim yapıyoruz!

Şimdi bugünün solcuları geçmişe bakıp da, 68 kuşağını kafası güzel, kaldırım artisti, tiyatro teşrifatçısı, molotofçu tayfası da sanmasın!

Bizim Converslerimiz vardı ise onların da var! Onlar bize feminist-kadın hakları savunucusu gibi ideallerle geliyorlarsa, biz de medeni haklar savunuculuğu yapıyorduk. Siyah halkın hakları için mücadele ediyorduk. Ay pardon! O Amerika'daydı değil mi? Pekiii! Anti-kolonyalizm? Tabii ya. Anti-kolonyalizm idi bizim ideolojimiz. Gerçi Türkiye hiç koloni olmadığı için, bu ideolojimiz kitlelere biraz yabancı geliyordu ama kitlelere bizim her şeyimiz yabancı geliyordu: Converselerimiz, berelerimiz, havadaki sol yumruklarımız… Biz onlara yabancı geliyorduk ama aslını sorarsanız onlar da bize yabancı geliyorlardı.

Şimdi yine Converselerimiz var ayağımızda fakat artık herkesin var. Şimdi iPhonelarımız var elimizde ama artık herkesin var.Kalmadı kimseden farkımız. Fakat hâlâ onlar bize, biz de onlara yabancıyız. Dünya umurumuzda mı? İnsanın yaşadığı dünya umurunda olmaz mı? Belki de dünya çok umurumuzda olduğu için Converselerimiz vardı; berelerimiz, parkalarımız, botlarımız vardı. Belki de bu yüzde 24 saat çevrimiçi, yaşıyoruz; elimizde akıllı telefonla geziyoruz!

Bu yazı, bana sorarsanız, hiç de GYY'mizin istediği gibi bilinmedikleri ortaya çıkartan, biraz komik bir yazı olmadı maalesef. Biraz, ne birazı bayağı ağlatan bir yazı oldu ama ağlanacak halimize güldüğümüz gibi, bazen de gülünecek halimize ağlarız böyle.

Bana da, sevgili GYY'me de hayat hakkı tanımazdı bu çocuklar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN