Toplumlar önce sokaklarda değil, kelimelerde çözülür. Kelimelerin içi boşaldığında kurumlar da çöker. Bugün "aile" dediğimiz kavramın başına gelen biraz budur. Modern dünya aileyi koruduğunu söylerken onu bir tüketim birimine dönüştürdü. Bireyin psikolojik ihtiyaçlarını karşılayan geçici bir sözleşme haline getirdi. Oysa insanlık tarihi boyunca aile, yalnızca biyolojik üretimin değil, aynı zamanda hafızanın, ahlakın, dilin ve medeniyet tasavvurunun taşıyıcısıydı.
İslam medeniyetinin kuruluşunda da aile tam bu merkezi rolü üstlenir. Hz. Muhammed'in inşa ettiği toplum, yalnızca bir hukuk sistemi yahut siyasi organizasyon değildir. Aynı zamanda bir "evler medeniyeti"dir. Vahiy önce bir haneye indi. İlk iman bir aile içinde kök saldı. İlk dayanışma bir evde başladı. Bu yüzden Peygamber ocağını anlamadan İslam toplumunu anlamak mümkün değildir.
Modern sosyoloji uzun zamandır ailenin dönüşümünü tartışıyor. Sanayi Devrimi'yle birlikte geniş aile çözüldü, üretim alanı evden fabrikaya taşındı, modern birey geleneksel aidiyetlerinden koparıldı. Kapitalizm insanı yalnızlaştırırken onu aynı zamanda "özgür" ilan etti. Fakat burada büyük bir paradoks var. Modern insan tarihte hiç olmadığı kadar bireyselleşti fakat yine tarihte hiç olmadığı kadar kimlik krizine sürüklendi. Çünkü insan yalnızca özgürlükle yaşayamaz. İnsan, aynı zamanda bir olguya aidiyet isteyen bir varlıktır.
Medine'de kurulan ev
Bugünün şehirlerinde milyonlarca insan yan yana yaşıyor fakat birbirinin hayatına değmiyor. Apartmanlar yükseliyor, sofralar küçülüyor. Aynı evin içinde birbirine yabancılaşmış bireyler çoğalıyor. Dijital çağ aileyi fiziksel olarak bir arada tutarken ruhen dağıtıyor. Herkes aynı odada, fakat başka dünyalarda. Anne-baba yorgun. Yorgunluklarını ekranına gömülmüş, anne yorgun, çocuk algoritmalar tarafından büyütülüyor. Tam burada Medine'ye dönmek gerekiyor. Çünkü Peygamber ocağı yalnızca dini bir ideal değil, aynı zamanda güçlü bir sosyolojik modeldir.
Hz. Hatice'nin eviyle başlayalım. İlk vahyin ardından sarsılmış bir insan düşünelim. Dağın yalnızlığından dönen, omuzlarına insanlık tarihinin en ağır yüklerinden biri bırakılmış bir insan… Ve onu karşılayan bir kadın: Sakinleştiren, güven veren, inşa eden bir kadın. Burada dikkat çekici olan yalnızca eşler arası sevgi değildir. Asıl mesele, ailenin bir "varoluş sığınağı" olmasıdır.
Modern psikoloji bugün güvenli bağlanma diye bir şeyden söz ediyor. İnsan ruhunun korunabilmesi için güvenli bir ilişki alanına ihtiyaç duyduğunu anlatıyor. Oysa İslam'ın ilk ailesinde bu hakikat çoktan yaşanıyordu. Hz. Hatice'nin tavrı yalnızca duygusal destek değildi ki… Aynı zamanda medeniyet kurucu bir bilinçti. Çünkü büyük davalar önce insanı ayakta tutacak bir iklim ister. Bugün modern insanın en büyük trajedilerinden biri tam da budur. Kalacak evi var, fakat sığınacak yuvası yok.
Kapitalizmin gölgesinde ailenin dönüşümü
Peygamber ocağındaki aile modeli ekonomik refah merkezli değildir. Tam tersine, çoğu zaman maddi yoksunluk içindedir. Fakat bu evlerde anlam vardır. Bugün modern toplumun kaçırdığı nokta da budur. Kapitalizm eşyayı çoğaltırken anlamı merkeze koymayı azalttı. İnsan artık neden yaşadığını değil, sadece ne satın alacağını düşünüyor. Aile ise giderek duygusal tüketim alanına dönüşüyor. İlişkiler sadakat üzerinden değil tatmin üzerinden okunuyor. Bu yüzden modern çağın aşkı da kırılgandır. Çünkü fedakârlık istemeyen bir sevgi anlayışı inşa edilmiştir.
Oysa sahabe toplumunda aile, bireysel arzuların tatmin edildiği bir alan değil, ahlakın üretildiği bir mektepti. Çocuk yalnızca anne-babanın özel alanına ait değildi. Ümmetin emaneti olarak görülüyordu. Bu yüzden İslam toplumunda aile ile toplum arasında keskin bir ayrım yoktu. Ev, kamusal ahlakın ilk okuluydu.
Modern dünyadaysa çocuk giderek "başarı projesi"ne dönüşüyor. Daha iyi okul, daha iyi kariyer, daha yüksek performans… Çocuğun ruhundan çok CV'si önemseniyor. Çünkü çağımız, insana değer üretmeyi değil, rekabet üretmeyi öğretiyor. Bunun sonucunda aileler aynı zamanda performans merkezlerine dönüşüyor.
Sahabe evlerinden modern insana kalan hakikat
Hz. Ali ile Hz. Fâtıma'nın evi, İslam medeniyetinin aile tasavvurunu anlamak bakımından yalnızca dini değil, aynı zamanda sosyolojik bir örnektir. Çünkü burada karşımıza çıkan şey "kusursuz" bir aile değil, yoklukla, gündelik hayatın yorgunluğuyla, geçim sıkıntısıyla ve insan olmanın tabii gerilimleriyle yaşayan gerçek bir evdir. Bu yönüyle onların hayatı, modern dünyanın idealize edilmiş aile imgelerinden çok daha sahicidir.
Bugün dijital kültür aileyi çoğu zaman steril bir mutluluk vitrini haline getiriyor. Sosyal medya çağında evler yaşanan değil, sergilenen mekânlara dönüşüyor. Oysa Hz. Ali ile Hz. Fâtıma'nın hanesinde gösteriş değil emek vardır. Bir tarafta kuyudan su taşıdığı için elleri yorulan bir kadın, diğer tarafta geçim mücadelesi veren bir erkek… Bu tablo, modern tüketim toplumunun "konfor merkezli evlilik" anlayışından oldukça farklıdır.
Nitekim Hz. Fâtıma'nın ev işlerinde zorlandığı için babasından yardımcı istemesi son derece dikkat çekicidir. Burada insani olan saklanmaz. Yorgunluk vardır, ihtiyaç vardır, tükenmişlik hissi vardır. Fakat Resulullah'ın verdiği cevap daha büyük bir medeniyet fikrini ortaya koyar. Bir savaş esirini hizmetçi olarak vermek yerine, Ehl-i Suffe'nin ihtiyaçlarının öncelediği bir toplum anlayışı inşa edilir. Böylece aile, sadece kendi refahını düşünen kapalı bir yapı olmaktan çıkar. Toplumsal sorumluluğun parçası haline gelir.
Modern bireycilik ise tam tersine aileyi toplumdan koparır. Çağımızın insanı için ev çoğu zaman dış dünyanın yorgunluğundan kaçılan özel bir sığınaktır. Oysa sahabe evlerinde "ben" değil "biz" vardır. Komşunun açlığı, yoksulun ihtiyacı, ümmetin derdi evin içine kadar girer. Çünkü o dönemde aile yalnızca mahrem bir birliktelik değil, ahlaki dayanışmanın çekirdeğidir.
Hz. Ali ile Hz. Fâtıma arasındaki küçük kırgınlıkların kaynaklarda saklanmadan aktarılması ayrıca önemlidir. Bu rivayetler, İslam tarihinin aileyi romantize eden bir masal dili kurmadığını gösterir. Tartışma vardır, kırgınlık vardır, fakat aynı zamanda tamir vardır. Modern çağın en büyük krizlerinden biri de tam burada ortaya çıkar: İnsanlar artık ilişkiyi sürdürme ahlakını değil, ilişkiyi terk etme refleksini öğreniyor. En küçük anlaşmazlıkta dağılan ilişkiler, sabır yerine hazzı merkeze alan kültürün sonucudur.
Hz. Ali ile Hz. Fatıma'nın evi
Hz. Peygamber'in Hz. Fâtıma ile Hz. Ali arasındaki meselelerde takındığı tavır da dikkat çekicidir. Burada otoriter bir baba figüründen çok, aile içi dengeyi koruyan bir rehber görülür. Bu durum, İslam ailesindeki otoritenin tahakküm değil mesuliyet üzerine kurulu olduğunu gösterir. Modern toplumda ise otorite kavramı büyük ölçüde ya baskıcılıkla özdeşleştirilmiş ya da tamamen tasfiye edilmiştir. Bunun sonucunda aile içindeki roller belirsizleşmiş, sorumluluk duygusu zayıflamıştır.
Hz. Fâtıma'nın hayatındaki sadelik ayrıca önemlidir. Çeyizinin birkaç basit eşyadan ibaret oluşu, bugünün tüketim kültürü açısından neredeyse anlaşılmaz bir tablo sunar. Çünkü çağımızda evlilik giderek ekonomik gösteriye dönüşmektedir. Düğünler büyüdükçe evliliklerin ömrü kısalıyor, eşyalar arttıkça insanlar birbirine yabancılaşıyor. Modern insan artık yuva kurmaktan çok, vitrin düzenliyor.
Oysa Hz. Fâtıma'nın evinde eşyadan çok anlam vardır. Resulullah'ın ona duyduğu sevgi de bu anlam dünyasının merkezindedir. "Fâtıma benim bir parçamdır" sözü yalnızca bir baba şefkatini değil, aileyi insanın ontolojik devamı olarak gören bir anlayışı yansıtır. Modern dünyanın parçalanmış insanı için belki de en sarsıcı hakikat budur: İnsan sevgiyle tamamlanır.
Hz. Peygamber'in sefere çıkmadan önce en son Fâtıma ile vedalaşması, dönüşte ilk onun evine uğraması da aileyi hayatın merkezine yerleştiren bir bilinçtir. Bugün ise modern çalışma düzeni aileyi hayatın merkezinden çevresine itiyor. İnsanlar sevdikleri için değil, çoğu zaman işlerinin izin verdiği kadar aile kurabiliyor. Kapitalist düzen insanın zamanını tüketirken ilişkilerini de aşındırıyor.
Hz. Fâtıma'nın babasının vefatından sonra yaşadığı derin sarsıntı ise modern çağın bastırmaya çalıştığı başka bir hakikati görünür kılıyor: bağlılık. Bugün bireysellik ideolojisi insana kimseye fazla bağlanmamasını öğütlüyor. Çünkü modern insan için bağımlılık zayıflık sayılıyor. Oysa geleneksel dünyada sevgi aynı zamanda sadakatti, insanın bir başkasının acısıyla parçalanabilme kapasitesiydi.
Belki de bu yüzden Hz. Ali ile Hz. Fâtıma'nın evi tarih boyunca yalnızca siyasi veya mezhebi bir sembol olarak değil, insana bir örneklik olarak yaşamaya devam etti. Çünkü o evde büyük imkânlar değil, büyük bir anlam vardı. Modern dünyanın kaybettiği şey de tam olarak budur: Hayatı yaşanabilir kılan anlam duygusu.
Yeniden "yuva" olabilmek
Modern Batı toplumlarının bugün yaşadığı krizlerden biri tam olarak budur: yaşlanan nüfuslar, parçalanmış aileler, yalnız yaşayan milyonlar, depresyon salgınları… Teknik ilerleme insanın iç dünyasını tamir etmeye yetmiyor. Burada mesele romantik bir geçmiş özlemi değildir. Kimse yedinci yüzyıla dönmeyi teklif etmiyor. Asıl soru şu: İnsanlığın kaybettiği hangi hakikatler var ve bunlar nasıl yeniden kurulabilir?
Peygamber ocağı bu soruya güçlü cevaplar veriyor:
Aile bir tüketim ortaklığı değil, ahlak ortaklığıdır.
Ailede otorite tahakküm değil sorumluluktur.
Çocuk mülk değil emanettir.
Kadın ve erkek birbirinin rakibi değil tamamlayıcısıdır.
Ev yalnızca barınılan yer değil, insanın manevi iklimidir.
Modern dünya "özgür birey" üretmek istedi, fakat çoğu zaman yönünü kaybetmiş insanlar üretti. Çünkü insan yalnızca haklarla yaşayamaz. İnsanın anlamaya, bağ kurmaya, ait olmaya da ihtiyacı vardır. Bugün yeniden aileyi konuşmak, aslında yeniden medeniyeti konuşmaktır. Çünkü medeniyetler saraylarda değil, evlerde doğar. Bir toplumun geleceği parlamentolardan, çalıştaylardan önce sofralarda şekillenir. Çocuk ilk ahlak dersini okulda değil, anne-babasının birbirine bakışında öğrenir. Bu yüzden Peygamber ocağı geçmişte kalmış bir hatıra değil, modern dünyanın ruh krizine karşı hala canlı bir imkândır. Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı yeni teknolojiler değil, yeniden "yuva" olabilmektir.