Gençliğimde kendimi feminist olarak tanımlardım. Hala da bu tanımı kullanıyorum ama eşitlikçi feministim demeyi yeğliyorum artık. Feministim çünkü kadınların eşit yasal hakları olması gerektiğine, eğitime eşit erişim hakkı olması gerektiğine ve iş yaşamında biz erkeklerle eşit fırsatlara sahip olması gerektiğine inanıyorum. Aile içi şiddete, cinsel sömürüye ve kadınlara ya da başka herhangi birine yönelik her türlü zorlama ya da istismara karşıyım. Kadınların siyasette daha çok temsil edilmesi gerektiğine inanıyor, kadınların ekonomik bağımsızlıklarını önemli görüyorum. Bunları savunan biri geçen yüzyılın ortalarında rahatlıkla feminist olarak anılırdı. Bu gelenek en önemli savaşlarını yirminci yüzyılda vermiş ve büyük ölçüde kazanmış, asla hafife alınmaması gereken özgürlükleri güvence altına almıştır. Bu benim eşitlikçi feminizmden kastımdır.
Ancak günümüzde feminizm etiketi çok daha farklı bir anlam taşımaya başladı. Ben buna radikal feminizm diyeceğim (benim bulduğum bir tabir değil elbette, eleştirmenler tarafından yaygın bir şekilde kullanılıyor). Radikal feminizm artık öncelikle yasalar önünde eşitlik aramıyor. Toplumsal yaşamı giderek daha katı bir güç, baskı ve kolektif suçluluk çerçevesi üzerinden yorumluyor. Bu çerçevede, erkeklere ahlaki açıdan şüpheli bir sınıf muamelesi yapılıyor, anlaşmazlık düşmanlık olarak yeniden çerçevelendiriliyor ve mağduriyet, incelemeden muaf bir ahlaki otorite biçimi haline geliyor.
Bu yazıda bu radikal ideolojiyi eleştireceğim. Amacım elbette ki kadınlara saldırmak ya da kadınların haklı kazanımlarını eleştirmek değil. Amacım "kadının özgürleşmesi"sloganı ile çoğu zaman diyaloğu baltalayan, toplumsal güveni aşındıran ve etik muhakemenin yerine ahlaki suçlamayı koyan bir ideolojinin eleştirisidir. Warren Farrell, Christina Hoff Sommers, Camille Paglia gibi düşünürlerden yararlanarak, radikal feminizmin adaleti şikayetle ve eşitliği düşmanlıkla karıştırdığını ve bu karışıklığın nihayetinde sadece erkeklere değil, kadınların kendilerine de zarar verdiğini iddia edeceğim.
Eşitlikten ideolojiye
Aslında radikal feminizm eleştirisi feminist karşıtları ile feministler arasında bir tartışma değildir. İki farklı feminist anlayış arasındaki bir tartışmadır. Christina Hoff Sommers, eşitlik feminizmi ile toplumsal cinsiyet feminizmi olarak adlandırdığı iki farklı feminizm arasında ünlü bir ayrım yapar. Eşitlik feminizmini yukarıda zaten tanımladım. Bireyler, cinsiyetleri ne olursa olsun, yasalar önünde eşit haklara sahip olmalı ve eğitim, iş ve sivil hayata adil bir şekilde erişebilmelidir. Dili hukuki, ufku evrenselci ve ahlaki kelime dağarcığı özgürlükçüdür. Kuralların adil olup olmadığını, fırsatların açık olup olmadığını ve şiddet ile ayrımcılığın cezalandırılıp cezalandırılmadığını sorgular.
Buna karşın radikal feminizm tamamen farklı bir mantıkla çalışır. Toplumsal cinsiyeti öncelikle bir yasal eşitlik kategorisi olarak değil, bütünleştirici bir iktidar yapısı olarak ele alır. Bu görüşe göre toplum yalnızca belirli alanlarda kusurlu ya da adaletsiz değildir. En derin normları, dini değerleri, kurumları ve hatta diliyle temelde ataerkildir. Eşitsizlik reform yoluyla düzeltilecek bir şey değil. Üstelik bu tutumlarını bilimsel verilerle gözden geçirmeye de yanaşmazlar.
Radikal ideolojiler genellikle müzakereye açık olmazlar. Bu değişim feminizmi de bu havaya soktu. Artık feministlerin bir iddiasını sorguladığınızda rahatlıkla bir "yaşanmış deneyimi" sorgulamakla suçlanabilirsiniz. Konuştuğunuz her kelime izlenir ve "ataerkil dil" kullandığınız için susturulabilirsiniz. Ahlaki otorite artık argümanlardan ya da paylaşılan standartlardan değil, konumsal kimlikten, yani kimin konuşmasına izin verildiği ve kimin sessizce dinlemesi beklendiğinden kaynaklanmaktadır. Nitekim radikal feminizm yaygın bir şekilde toplumsal kampanyalar ve özellikle sosyal medya saldırıları ile insanları "iptal etmeye" yani linç edip susturmaya çalışır.
En keskin eleştirmenlerinden biri olmadan önce feminist örgütlerle yakın çalışan Warren Farrell (New York'taki Ulusal Kadın Örgütü'nün yönetim kuruluna üç kez seçilen tek erkektir), bu dönüşümü savunuculuktan suçlamaya geçiş olarak tanımlıyor. İlk feminizm adaletsiz yasalara meydan okuyordu. Radikal feminizm ise giderek daha fazla tutumları, yorumları ve hatta duyguları denetliyor. Burada erkekler kendilerini doğuştan zalim, kadınlar ise bireysel koşullardan bağımsız olarak sürekli mağdur olarak görmeye teşvik ediliyor.
Bu ironik bir şekilde eşitlik feminizminin özlemini duyduğu eşitlik ve adalet idealinin altını oymaya başladı. Bir toplum, üyelerinin yarısının doğum nedeniyle kolektif ahlaki suç taşıdığı varsayımıyla suçlandığında eşitlikten söz edemezsiniz.
Christina Hoff Sommers iki ünlü eseri Who Stole Feminism? (Feminizmi Kim Çaldı?) ve The War Against Boys (Oğlanlara Karşı Savaş) eserlerinde güçlü bir şekilde toplumsal cinsiyet feminizmini eleştirir. En ilginç tespitlerinden biri modern eğitimin "kadınsılaştırıldığı" tespitidir. Ona göre normal erkek çocuk davranışı (yüksek enerji, risk alma) ilaçla tedavi edilmesi ya da disipline edilmesi gereken bir patoloji olarak ele alınmaktadır. Bunun ise kendi doğalarına yabancı hisseden bir erkek çocuk nesli doğurduğunu iddia etmektedir.
Erkeklerin dezavantajlı olduğu alanlar ve seçici empati
Radikal feminizmin en çarpıcı özelliklerinden biri erkeklerin dezavantajlı olduğu alanları görmemesidir. Warren Farrell'ın çalışmaları bu alanda ufuk açıcıdır. Farrell basit bir soru ile başlar. Eğer feminizm adalet ve insan refahıyla ilgiliyse, neden bazı acı türleri erkekleri etkilediğinde görünmez kılınıyor?
Birçok gelişmiş toplumda erkekler de çeşitli sistematik sorunlarla karşı karşıyadır. Erkeklerin intihar etme, iş kazasında hayatını kaybetme, evsiz kalma, eğitimini tamamlayamama ve boşandıktan sonra çocuklarıyla iletişimlerini kaybetme olasılıkları çok daha yüksektir. Bunlar marjinal durumlar değildir. Küçük bir erkek alt grubu ile sınırlı da değildir. Yaygınlıkları yapısal bir soruna işaret etmektedir. Ama nedense feministler tarafından görmezden gelinirler. "Toplumsal Cinsiyet" adaleti bunlarla ilgilenmez.
Radikal feminizm eşitsizliği neredeyse sadece tek bir mercekle yani erkeğin kadın üzerindeki otorite kurması ile açıklar. Ancak Farrell'e göre bu açıklama çok sayıda yerde yetersiz kalır. Eğer erkekler bir sınıf olarak ayrıcalıklıysa, neden erkek çocuklar okullarda geri kalıyor? Eğer ataerkillik erkeklerin yararınaysa, neden erkekler en tehlikeli ve aşağılayıcı işlerde orantısız bir şekilde temsil ediliyor? Neden erkekler savaşta, felakette ve toplumsal çöküşte harcanabilir muamelesi görüyor?
Farrell'in cevabı radikal feminizm için rahatsız edicidir. Erkekler genellikle özsel olarak değil, sağladıkları, korudukları ya da feda ettikleri için araçsal olarak değer görürler. Farrell bunu erkeklerin harcanabilirliği olarak adlandırır. Bu erkeklerin hem özel hem de kamusal yaşamda daha kabul edilebilir kayıplar olduğu yönündeki büyük ölçüde dile getirilmeyen varsayımdır. Farrell, kadınların geleneksel olarak "insan" (varlıkları/doğurganlıkları için değer verilen) rolüyle tanımlanırken, erkeklerin "insan eylemi" olarak tanımlandığını ileri sürmektedir. Bir erkeğin değeri, çoğu zaman kendi hayatı pahasına, sağlama ve koruma yeteneğine bağlıydı. Bu paradigmada erkeklerden metanet, risk alma ve fedakârlık talep edilirken, bu beklentinin yapısal bir baskı oluşturduğu inkâr edilir.
Adaletsizlik tek bir cinsiyetle ilgili değil
Üstelik bu paradigmada erkekler kendi çıkarları için de "güçlü olmaz". Erkekler askere alınır, tehlikeli meslekleri icra eder (işyeri ölümlerinin yüzde 90'ının erkek olması tesadüf değildir). Erkekler bu süreç sonucunda genelde kadınlara göre daha az yaşar. Erkek ailenin ve devletin hayatta kalması için harcanabilir şekilde toplum tarafından programlanır. Erkekler sevilmek için "başarı nesnesi" olmaları gerekir. Kadının vücudu ile ilgili bir erkeklerin yargıları ataerkildir ve ahlaki olarak hatalı görülür. Ama erkeğin maddi kazancı ile ilgili kadınların yorumları gayet normal görülür mesela. Farrell orta yaş krizini, bir erkeğin hayatını başkalarının ihtiyaçlarını karşılamakla geçirirken kendini ihmal ettiğinin geç bir aşamada farkına varması olarak görür.
Farrell de benim gibi kadınların gerçek adaletsizliklerle karşı karşıya olduğunu inkâr etmez. Onun iddiası adaletsizliğin tek bir cinsiyete doğru akmadığıdır. Dolayısı ile empati tek bir cinsiyete yönelik olmamalıdır. Cinsiyete dayalı her türlü zarar ile açık bir şekilde yüzleşilebilmelidir. Toplumsal cinsiyet ilişkileri tek taraflı bir hâkimiyet mücadelesi değildir. Karşılıklı bağımlılık, asimetrik yükler ve paylaşılan risklerden oluşan kırılgan bir sistemdir.
Farrell ilginç bir şekilde radikal feministleri ikiyüzlü olmakla da suçlar. Bu grup kadınların lehinde olan kadın rollerini korurken (mesela sadece erkeklerin askerlik yapması ya da velayet davalarında kadının öncelikli olması), aleyhinde olanları (mesela erkeklerin daha çok maaş alması) değiştirmeye çalışır. Bu bizim Türkiye'deki muhafazakâr camiada da ilginç bir şekilde kendini gösteriyor. Bazı kadınlar İslam hukukunun ve laik hukukun getirilerini bir arada kullanmaya çalışırlar. Mesela evlilik başında İslam hukukundaki mehiri talep ederken, boşanma halinde laik hukukun sağladığı nafakayı da alırlar. Yine İslam hukukuna atıfla erkeğin kavvam olduğu ve kadına bakmakla yükümlü olduğunu söylerken, geleneksel olarak kadına yüklenen görevlerden kaçmaya çalışırlar. Adalet sağlanacaksa dengeli olunmalı.
Medyada "erkekler pisliktir" söyleminin normalleştirilmesini eleştiren Farrell, radikal feminizmin, başka bir gruba yöneltilmesi halinde nefret söylemi olarak kabul edilecek bir şekilde erkeklerle alay etmeyi sosyal olarak kabul edilebilir hale getirdiğini de savunuyor.
Biyolojiyi inkar tehlikesi
Feminist Camille Paglia radikal feminizmi biyolojik gerçekliği ve insan yaşamının trajik yapısını kabul etmeyi reddetmekle suçlar. Paglia'ya göre, çağdaş radikal feminizmin belirleyici hatalarından biri, toplumsal cinsiyetin neredeyse tamamen sosyal bir yapı olduğunu iddia etmesidir. Bu görüşte cinsiyet şekillendirilebilir ve politik olarak müzakere edilebilir bir şeydir. Paglia'ya göre bu bariz bir şekilde hatalıdır. Cinsiyet farklılıkları ataerkilliğin icatları değil, biyoloji, evrim ve somutlaşmış deneyime dayanan doğanın gerçekleridir. Bunları hayali olarak ele alan herhangi bir sosyal teori gerçeklikle çarpışmaya mahkûmdur.
Paglia radikal feminizmi, cinsiyetin "Dionysosçu" (kaotik, biyolojik) gerçeklerini görmezden gelen dogmatik bir hareket olan "Jakobenizm" olarak görür. Paglia, Friedrich Nietzsche'nin insan doğası ve sanattaki iki karşıt güç arasındaki ayrımını yeniden canlandırır. Dionysosçu yani toprak, kaos, içgüdü ve dönüşümü temsil eden kadın ve düzen, gökyüzü, mantık ve öngörülebilirliği temsil eden Apolloniusçu erkek. O bunların sadece sanatsal tarzlar değil, biyolojik ve psikolojik gerçeklikler olduğunu savunur.
Paglia doğada korkunç bir kaotik güç görür. Kadınlar biyolojik olarak doğanın döngülerine (ay başları, hamilelik, doğum) bağlı olduklarından ona daha yakındırlar. Kadın bir anlamda bedeni ile doğumun ve ölümün gücünü taşır. Paglia'ya göre erkekler rahme sahip olmadıkları için doğal durumda kendilerini "evsiz" hissederler. "Dişi/Doğa" arketipinin ezici psikolojik ve fiziksel gücünden kurtulmak için erkekler kendilerine bir "ev/medeniyet"inşa etmek zorunda kaldılar. Bunun sonucunda uygarlık dediğimiz mimari, hukuk, felsefe ve teknoloji doğdu. Bu erkeklerin Apolloniusçu doğasının sonucuydu. Kategorize etmeye, inşa etmeye ve düzenlemeye yönelik bu eril "obsesif-kompulsif" dürtü olmasaydı, insanlık hala ottan kulübelerde yaşıyor olurdu.
Paglia'ya göre erkeğin bu yapısı kendini günümüzde de gösteriyor. Erkek düzeni korumaya ve inşa etmeye devam ediyor. Ondan günümüzde elektrik, kanalizasyon ve ulaşım gibi şebekeleri erkek tesisatçılar koruyor. Erkekleri bu doğalarından mahrum bırakmak hem medeniyet için tehlikelidir hem de onların anlamlı bir hayat yaşamalarına engel olur. Eğitim ve toplum "kadınlaştırılsa" bu meslekler kaybolmaya yüz tutar.
Paglia'nın yaklaşımı elbette ciddi manada eleştiriye açıktır. Ancak cinsiyet, güç ve biyolojik farklılıklar hakkında dürüstçe konuşamayan bir feminizmin, modern hayatın gerçekleriyle başa çıkmak için yeterli donanıma sahip olamayacağı eleştirisi bence dikkate değerdir. Ve çoğu radikal feminist ne yazık ki bu tartışmalara katılmak yerine onları susturmaya çalışmaktadır.