“Boğaziçi Cumhuriyeti” ve kültürel yatkınlıklar

Performansını hakikati bulandırarak, mit, öfke ve paranoyayı açıkça onaylayarak ve yalanı teşvik ederek elde eden bir ajitasyon söz konusu. Bugün itibarıyla, üniversitenin (Boğaziçi) eylemini ve misyonunu yüceltmeye matuf mükemmeliyet iddiasının geçersizliği son derece açık.

Asım Öz SAYI:77
“Boğaziçi Cumhuriyeti” ve kültürel yatkınlıklar

Türkiye'de sosyal bilimciler vaktiyle özellikle bir sonraki kuşağın öncekiler hakkındaki bilgisizliğini eleştirir, dönemlerin birbirinden kopukluğunu çeşitli veçheleriyle ortaya koyarlardı. Uzun yıllar boyunca toplumu ilgilendiren sorunların her kuşakta yeni baştan ele alınmasına hayıflanma tutumu kopukluktan kaynaklanan sorunların çoğalmasıyla da ilişkilidir aslında. Ne var ki günümüzdeki habersizlik kuşakların deneyimlerine sahip olmaktan çok daha vahim durumda.

Toplumda yükselmenin ve sınıf atlamanın etkili araçlarından Boğaziçi Üniversitesi'ne rektör atamasının ardından meydana gelen olaylar da bunu doğruladı bir bakıma. Durum biraz araştırıldığında üniversitedeki gelişmelerin hemen vuku bulmadığını dahası dönüşümü anlamak için yıllar öncesine gitmek gerektiği açık.

Mesela 2000'lerin ilk on yılında Bilgi Üniversitesi'nin konumlandığı yerle Boğaziçi arasındaki benzerliğin üzerinde durulabilir. "İnsan hak ve tercihlerine saygıyla" meşrulaştırılmaya çalışılan eşcinselliğin alenileşmenin ötesinde kurumsallaşması odaklı öğrenci kulübü denemesi ilkin Bilgi Üniversitesi'nde 2007'de gündeme gelmişti. Yine geçmişin ruhlarını yardıma çağırma, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılma bağlamında trajediden komediye uzanan bir hat tespit edilebilir.

Ayrıca edebiyat, sinema ve sanat başta olmak üzere müşterek beğeniler üzerinden biçimlenen kültürel yatkınlıklar "Boğaziçi" kimliğinin sadece bir üniversiteyle sınırlı kalmadığını düşündürüyor. Dolayısıyla meselenin bam teline basmak için sol liberaller arasındaki "elit hıncı" odaklı yorumların ötesine bakılmalı.

Bu noktada bazı somut gelişmelere dikkat kesilmek anlamlı olur. Mesela 2003 Eylül'ünden itibaren Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi yayını kimliğiyle çıkmaya başlayan Altyazı dergisinin perspektifi kendisinden sonra çıkan muhafazakâr eğilimli sinema dergilerini ciddi ölçüde etkiledi. Boğaziçi Üniversite'ndeki her tür kulübü melezliğin ve farklılıklara saygının gereği diye takdim eden söylemin süreci hızlandırdığı da başka bir gerçek.

Protestolardaki rahatsızlık verici bazı sahnelerin sanatsal performans diye takdir edilmesi de tesadüfi değil. "Şehadet parmağındaki lâ'yı gökkuşağına katarak" Allah'ın habis gördüğü fiilleri onaylamaya varan yaklaşımlar ise "İlahiyatın liberaline kul mu dayanır?" yaklaşımının ne kadar anlamlı olduğunu bir kere daha hatırlattı.

Süregelen ve gelecekte çıkması muhtemel fırtınalar çerçevesinde kültür nedir, sorusuna cevap arayan birçok kişi için bu konu günümüzün en çetin meselelerinden biri. Fakat tehlikenin daha büyüğü, yanlışın her gün tekrar edilmesiyle doğrunun yadırganır duruma gelmesinde. Eğer içinde bulunduğumuz dönemi anlamak istiyorsak bunlarla ilgilenmeli, söylemlerin nasıl ve neden dinin yapısızlaşmasına sebep olduğuna bakmalıyız.

Bir gelenek ve felsefe pratiği

Gerek Türkiye'de gerekse dünyada Boğaziçi Üniversitesi'nin tarihi ve yatkınlıkları hakkında yazılmış çok sayıda kitabın bir kısmı adını telaffuz etseler de etmeseler de "medeni cumhuriyet" bağlamında "Boğaziçi Cumhuriyeti" diye taltif ettikleri ayrıcalıklı durumdan söz etmeye çok yatkındırlar. Bunun da daha çok üniversitenin katılımcı yapıya sahip olması veya kendine has kültürü üzerinden meşrulaştırıldığı söylenebilir. Mesela üniversiteye rektör atanmasının ardından seküler çevreler dışındaki bazılarının yazdıkları benzer doğrultudaydı Nitekim katılımcı hayatın sosyolojisi ekseninde Boğaziçililik olgusunu çeşitli boyutlarıyla ele alan Barış Büyükokutan'ın Medeni Cumhuriyet kitabı incelenebilir.

Yazar kariyerinin çok erken bir aşamasında "hocalar loncasının etrafına örülmüş bir kurumlar ve kamusal mekânlar bütünü olarak" Boğaziçi Üniversitesi üzerinden toplumsal dönüşümü derinlikli şekilde kavrayan eserlerden birini kaleme aldı.

Elbette çalışmanın üzerinde uzunca durduğu başka konu başlıkları söz konusu… Gezi Parkı olaylarının gölgesinin düştüğü çalışmasında yazar şunları kaydeder: "Boğaziçi'nin kendine has bir kültürü, hatta bir kimliği olduğu sıklıkla söylenir. Bazıları bu iddiayı, bahsedilen kültürü ve kimliği yermek için kullanır, zira birçoğuna göre Boğaziçi kültürü bireyci, 'liboş', Amerikancı seçkindir; Boğaziçi'ne 'halk çocukları' gitmez; gitse de dışlanır. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi, bilindiği üzere Robert Kolej kampüsüne kurulmuştur ve Robert Kolej geleneğini sürdürmekle övünür. Robert Kolej de bazı solcular için emperyalizmin Türkiye'ye attığı onca kazıktan biri; bazı sağcılar için de Batı'nın bizi [İslami] özümüzden uzaklaştırarak zayıflatmak için kullandığı bir Truva atıdır."

Boğaziçi ile ilgili tarihsel deneyimi biraz da başka alanlara yönelerek Türkiye'deki düşünsel gelişmeleri siyasi dönüşümler eşliğinde kavramaya çalışmak gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki eğitim tarzının insanın yaşamına dair birtakım meselelerle düşünsel bir zeminde yüzleşmeye imkân tanıdığı fakat bir şey söyleyebilecek bir öğreti bulamayız. Türk felsefesi diye bir şey de yoktur ve hiç olmamıştır. Muhtemeldir ki, Türkiye'de felsefeyi ilk kez biz yapıyoruz. Yani bu coğrafyada mutlak başlangıç anında, bir tür milat noktasındayız. Ve gerçek muhataplarımız da Anglosakson düşünce dünyasındadır."

Heidegger'in vaadinden ricat

"Hayat, mahiyeti, kendilik" gibi kıymetli sorularla cebelleşen Zeynep Direk'in söylediklerinin anlamlandırılması açısından şu hususlara özel bir değer atfetmek abartılı görülmemeli: Felsefe bölümünde verilen eğitimin gerçeklikle, yerellikle, toplumla ve kendisinin deneyimiyle hiçbir alakası yoktur. Gerçeği fark etmesinin akabinde arkadaşlarıyla "bölümden ruhen kopmaya" ve Martin Heidegger'in metinlerini okumaya çalışır. Kendi mazileriyle bağlantısı bulunmakla birlikte, başka bir yöne doğru hareket etmektedirler artık:

"Bu süreçte, metinler nasıl elimize geçti hatırlamıyorum ama, Heidegger çıktı karşımıza ve tam olarak anlamıyor olsak da, Heidegger'de bir şeyler bulabileceğimiz hissine kapıldık. Heidegger'in sanki bir vaadi vardı. Bütün varolanları, dünyayı, modern insanın kendisini kaybetmişliğini, teknolojiyi, hakikati, kendiliği, özgürlüğün derin anlamını, şiir ile felsefi düşüncenin yakınlığını düşünmeye elveren bir tarafı vardı bu düşüncenin."

Zeynep Direk'in anlattıkları geçmişe doğru tutulan bir fener gibi, eleştirel kavrayışın üst düzey bir örneği ama aynı zamanda sarsıntılı bir hikâye… Gelgelelim bir zamanlar yabancılık çektiği bölümle ilgili yıllar sonra nostaljik nazarlar içeren çok farklı cümleler kurduğunu eklemek gerek. Boğaziçi Üniversitesi'nin kurumsal ve fikrî temelleri hakkındaki geniş literatür ve süregelen tartışmalarda ayrıcalıklığın merkezî rolüne değinmek âdettendir. Üniversitenin hâkim anlayışından koparak Heidegger'i dolayısıyla başka bir dünyayı keşfeden Direk mustarip olduğu bölüme dair 2 Mart 2017'de önceki tasviriyle tenakuz içeren bir yaklaşım sergiler:

"Bütün zorluklara rağmen bir şekilde tutunmayı başarmış bir bölümdü Boğaziçi Felsefe. Türkiye'ye olağanüstü bir katkısı oldu, oradan birçok öğrenci yurtdışına yüksek lisans ve doktora yapıp Türkiye'ye döndü. Boğaziçi Üniversitesi gibi tek bir kurum bile bir ülkeyi nasıl değiştirebiliyor onu görüyorsunuz. Onun için benim hayatımda çok önemlidir. Hâlâ da çok önemli bir okuldur. Bugün Türkiye'de başka okullarda yaptığımız işleri yapabiliyorsak bu Boğaziçi Üniversitesi sayesinde olmuştur."

Aslında bölümü romantize eden pasaj "Boğaziçi Cumhuriyeti" ile dışındakilerin de hissettiği, bildiği, algıladığı hususları dile getirmekte. Belki de büyük fırtınalar koparan tartışmalarda karşımıza çıkan dahası "bilgi yolunun ayrıcalıklı bekçileri" diye konumlandırılan protestocuların dünyası böyle inşa edilmiştir. Zaten Boğaziçi protestolarını harlayanların çoğu benzer tonlarda ve daha kapsamlı methiyeler düzmekten geri kalmadılar.

Performansını hakikati bulandırarak, mit, öfke ve paranoyayı açıkça onaylayarak ve yalanı teşvik ederek elde eden bir ajitasyon söz konusu. Bugün itibarıyla, üniversitenin eylemini ve misyonunu yüceltmeye matuf mükemmeliyet iddiasının geçersizliği son derece açık. Boğaziçi Felsefe ile sınırlı kalmayan değerlendirme farklılaşması üzerine ayrıntılı bir şekilde düşünülmeli. Böylelikle öteden beri Boğaziçi hakkında kurulan ve son aylarda daha da belirginlik kazanan ve "önemli olan sensin" diye özetleyebileceğimiz Robert Kolej dilini anımsatan yaklaşımın temel yönelimleri tespit edilebilir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN