Birol Biçer: Bugün Ayasofya bütün Ümmet-i Muhammed’in toplanıp el açarak dua ettiği bir mabet

Bugün Ayasofya bütün Ümmet-i Muhammed’in toplanıp el açarak dua ettiği bir mabet
Giriş Tarihi: 13.04.2026 15:25 Son Güncelleme: 13.04.2026 15:29
Bir Ramazan ayına daha ulaşmanın şükrü içindeyiz. Ancak bu mübarek Allah’a yakınlaşma ayına ulaşmanın ötesinde onu bir de layıkıyla idrak etmek var. Asıl mesele de bu zaten. Ramazan-ı şerifin faziletlerinden en güzel şekilde istifade etmek, en büyük mertebe olan kulluk bilincine yaklaşabilmek, takvaya erişmek için gayret etmek, süfli işlerden biraz yüz çevirip Rabbimize yönelmek ve hepsinin olmazsa olmazı ihlas… Bu mübarek ayda manevi hayatımızı bereketlendirmek adına anlaşılması ve yapılması gereken en temel hususları bir bilene soralım dedik ve Ayasofya Cami-i Kebiri Baş İmam-Hatipi İlahiyatçı Profesör Mehmet Emin Ay’a misafir olduk. Bizi Ayasofya Camii’nde ağırlayan Mehmet Emin Ay Hoca’dan hem bu büyük mabedin bugün neler ifade ettiğini hem de Ramazan’a dair maneviyat anahtarı niteliğinde meseleleri dinledik.
Fotoğraf: Kutup Dalgakıran
Prof. Dr. Metin Emin Ay: Ayasofya Ümmetin Toplanıp El Açarak Dua Ettiği Bir Mabet

Ayasofya gibi tarihi ve efsanevi bir caminin baş imamı olarak atanmak nasıl bir duygu oldu, size neler hissettirdi? Tarihi ve abidevi bir mabet olmasının ötesinde sizce Ayasofya'nın bizim için ifade ettiği değer ve önemi nasıl ifade edersiniz?

Bendeniz Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi olarak görevime halen devam ediyorum. 2022 yılında Diyanet İşleri Başkanlığımızın talebi ve üniversite senatomuzun izniyle Ayasoya-i Kebir Cami-i Şerifi'nde baş imam-hatip olarak görevlendirildim. Bu görev son derece şerefli ve değerli… Bundan dolayı Rabbime hamd ediyorum, bu O'nun ikramıdır. Zira Ayasofya gibi bir camide vazife yapmanın arka planında, İstanbul'un fethiyle alakalı çok değerli bir müjde var. Tahmin edebileceğiniz gibi Sevgili Peygamberimizin bir hadisinde İstanbul'u fethedecek olan askere ve o askerin komutanına övgüsü vardır. Bu övgüye mazhar olan ve çağ açıp çağ kapatarak fetih hakkı olarak M.S. 532-537 yılları arasında inşa edilen bir kilise, Fatih Sultan Mehmed'in tasarrufuyla Ayasofya camiine dönüştürüldü. Ayasofya'nın böyle bir geçmişi var ama bunun yanında İslam âlemi için başka açıdan anlamlı bir yönü de var. Zaman zaman namaz sonrasında farklı milletlerden gelmiş olan cemaatle tanışıyoruz ve duygularını dinliyoruz. Onların Ayasofya'yı farklı bir cami ve mabet olarak gördüğüne şahit oluyoruz.

Müslümanlar bu mabedi nasıl başka görüyor olabilirler?

Bir mabet olmanın ötesinde, burayı müjdelenmiş bir ordunun fethettiği bir şehrin bir mabedi, müjdelenmiş bir komutanın açtığı bir cami ve İslam âleminin kalbinin attığı bir yer olarak görüyorlar. Dışarıda İstanbul bizim düşündüğümüzden çok daha farklı bir gözle görülüyor. Ayasofya da İstanbul'daki kadim bir mabet olarak önce tamiri ve bakımı gerçekleştirilerek cami olarak hizmete açılan, sonra müzeye dönüştürülerek uzun yıllar bu şekilde kalan ve nihayet tekrar cami olarak aslını bulan bir mabet olarak Müslümanların ilgisini ziyadesiyle çekiyor. Bir de oldukça kadim geçmişiyle bir tarihi var bu mabedin... Bu sebeplerle insanların büyük ilgi ve iltifatına mazhar olan bir yerde görev yapmak çok farklı bir duygu. Burada dualarımızda, şu anda çeşitli zorluklara ve zulümlere muhatap oldukları için, Doğu Türkistan'ı, Arakan'ı, Yemen'i, Sudan'ı zikrediyoruz. Üç yılı aşkın bir süredir Gazze'de yaşanan insanlık dramından dolayı bizlere o kardeşlerimizin dertleriyle dertlenme şuurunu versin diye Rabbimize dua ediyoruz. Başka ülkelerden gelenler de bu kelimeleri, sözleri duyuyor ve anlıyorlar. Dolayısıyla bugün Ayasofya'yı bütün Ümmet-i Muhammed'in toplanıp el açarak dua ettiği bir mabet olarak düşünmemiz gerekiyor. İşte Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nin böyle bir özelliği var. Eğer birkaç gün burada bulunursanız söylediğim şeyleri aynıyla yaşarsınız. İlginçtir, Osmanlı döneminde fakir insanlar Kâbe-i Muazzama'ya o günün şartlarında gidebilmeleri çok zor olduğu için buraya gelirlermiş. Mekke ve Medine'ye gidemiyorlar ama bu gibi mabetlerin mihrabına gelip Allah'a niyazda bulundukları bir yer olarak bakıyorlarmış. Dolayısıyla Ayasofya Camii, Osmanlı döneminde insanların büyük bir değer atfettikleri farklı bir anlam yükledikleri bir mabet olmuştur diyebiliriz.

Ramazan-ı şerifi idrak ettiğimiz günlerdeyiz. Ramazan, oruç başta olmak üzere farklı ibadetlerle süslenen bir mübarek ay. Bu aydan en güzel şekilde nasıl istifade edebiliriz? Öncelikle Ramazan'a nasıl bir idrak içinde girmemiz gerekir?

Aslında Ramazan da diğer aylar gibi bir aydı. Fakat 610 yılının Ramazan ayının sonuna doğru gecelerden biri olan 27. gecesinde, ki bu geceye "Kadir Gecesi" diyoruz, Yüce Rabbimiz insanlığa son mesajını, Son Peygamber kılacağı kişiye ulaştırmayı murat etti ve Kuran'ın ilk ayetlerini Ruhü'l-Kûds yani, Cibril-i Emin ile gönderdi. Hz. Cibril, Beledü'l-Emin olarak bilinen Mekke-i Mükerreme'de, Nur Dağı'nın eteğinde kendisini inzivaya çekmiş, tefekküre dalmış olan Hz. Muhammed'e getirdi. Getirilen bu ayetler Peygamberimizi Hatemü'l-Enbiya yani "Son Peygamber" kılarken o geceyi, "bin aydan daha üstün" hale getirdi. Bu sebeple ona "Kadir Gecesi" denildi ve o gecenin bulunduğu ay da ayların sultanı oldu. Ramazan-ı şerif bu sebeplerden dolayı çok değerlidir. Bir de şu var; orucun farz kılınması Hicret'ten 18 ay sonra gerçekleşen bir hadisedir. Bir Şaban-ı şerif gününde, Peygamberimiz hutbeye çıkmış ve şöyle buyurmuş: "Ey insanlar! Mübarek bir ayın gölgesi üzerinize düştü. Bilin ki, Allah'ın Kuran'ı indirdiği Ramazan ayını oruçlu geçirmeniz size farz kılındı. Bilesiniz ki oruç, sizden önceki ümmetlere de farz kılınmıştı. Ramazan öylesine bir aydır ki, Allah bu ayın gündüzlerini oruçla gecelerini de namazla faziletlendirdi." Anlıyoruz ki, Ramazan'ın gündüz ibadeti oruç, gece ibadeti ise namazdır. Gecenin başlıca namazı ise teravihtir ve teravihsiz bir Ramazan düşünemeyiz.

Biraz da bu mübarek ayın açacağı kapılardan, sunacağı manevi fırsatlardan bahsedebilir misiniz?

Elbette… Bakara suresinin 183. ayetinde: "Ey iman edenler, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılındı." buyurulmaktadır. Bunu takip eden ayetlerde de benzer bazı ifadeler dikkat çeker. Bunlardan ilki "leallekum tettekun"dur. "Lealle" kelimesi herhangi bir şeyi yaparsanız sonunda ulaşacağınız mertebeyi veya elde edeceğiniz bir şeyi ya da kavuşacağınız nimeti bildiren bir ifadedir. Siz eğer orucu tutarsanız oruç da sizi takva mertebesine ulaştırır, buyuruluyor. O halde oruç insana takva mertebesi kazandıran bir ibadettir diyebiliriz. Diğer ibadetlerle de takvaya ulaşmak söz konusudur fakat orucun farkı takva ile içli dışlı olmasıdır. Peki, "takva" nedir? Takva, bir kimsenin bütün benliğiyle "Allah'ım ben Senin kulunum. Sana kul olmaktan mutluyum. Sana kul olmak kadar güzel bir şey bilmiyorum" demesidir. Takva, insanın kul olma şuurunu benimsemesi ve bunu bütün benliğinde hissetmesi ve yaşaması demektir. Takva sahiplerine "müttakiler" denilir ve Kur'an'da "Allah'ın müttakileri sevdiğini" bildiren çokça ayetler mevcuttur. Orucun içine başka bir şey karışmadığı için takva bizatihi onda gerçekleşir. Yüce Rabbimiz bir hadis-i kutsi'de şöyle buyuruyor: "Ademoğlunun oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç ise sadece benim içindir, mükâfatını da ben takdir edeceğim ve ben vereceğim." Rabbimiz oruca böyle bir önem atfediyor.

Neden mi? Şöyle bir örnek verelim. Namaz kılan ya da hacca giden bir insanın hal ve hareketinden ne yaptığı görülür, anlaşılır. Oysa oruçlu bir insanın işareti yoktur, oruçlu olup olmadığını anlayamayız. Yine oruçlu bir insan, kimselerin görmediği bir yerde, istese orucunu fark ettirmeden bozabilir ve bunu kimse anlayamaz. Oysa oruç tutan böyle bir durumda, kimin için oruç tutuyorsa O'nun için orucunu bırakmaz. O, ise Allah Teâlâ'dır… Orucun farkı işte budur ve bu sebeple oruç insanı takva mertebesine ulaştırır. Daha sonra gelen 185. ayette "Allah'ın size verdiği nimetlerin farkına varasınız ve şükreden kullardan olasınız diye bunları size emretti" buyuruluyor. Yine Bakara suresinin186. ayetinde "Kullarım, beni senden sorarlarsa, gerçekten ben onlara çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler" buyuruluyor. Burada da hidayete işaret ediliyor. Oruç insanı hidayete de ulaştırır. Birçok kişinin hidayete erme öyküsünde ya da ibadetlerini daha düzenli yapma kararı vermelerinde, "filanca yılın Ramazan'ında artık kararımı verdim" gibi ifadelere rastlarız. Ramazan işte böylesine değişim ve dönüşüm sağlayan bir dönüm noktasıdır.

Allah'a yönelme ayı Ramazan denilince akla gelen bir başka uygulama da itikâf oluyor. İtikâf başka zamanlarda da yapılabilecek bir şey ama Ramazan ile ayrıca bir uyumu var. Neden böyledir acaba? İtikâfı, hikmetlerini, gereklerini sorsam size…

Ne zaman böyle bir soruya muhatap olsam çok büyük bir sevinç duyuyorum. Çünkü bir din eğitimcisi olarak bir mûtekif'in, bir âkif'in, yani "itikâfa giren" bir kimsenin yaşadıklarını belgesel olarak çekebilsek demişimdir. Müftlük dönemimde Bursa camilerinde itikâfı yaygın hale getirmeye çalıştık hamdolsun. O dönemde bunu düşünmüştük. Ama sonra bir baktık ki itikâf ehlinin yaşadıklarını filme çekebilmek mümkün değil. İtikâfın filme konu olmaktan çok uzak olduğunu gördük. Onu ancak yaşamak isteyen bizzat yaşar. O kadar güzel ve kadim bir kulluk ifadesidir ki itikâf... Birkaç örnek vereyim izninizle: Hz. Meryem, Hz. İsa'yı dünyaya getireceğinin müjdesini Beytülmakdis'teki itikâfı sırasında aldı. Hz. Zekeriya, Hz. Yahya'nın müjdesini yine itikâfta aldı. Allah (cc) Hz. İbrahim'e "Benim beytimi (Kâbe'yi) hacca gelenler ve itikâf edenler için tertemiz tutun" diye emretti. Demek ki itikâf, Hz. İbrahim'e dek uzanan bir geçmişe sahip, kadim bir kulluk geleneği… Hz. Musa'nın da Hz İsa'nın da itikâfta oldukları dönemleri var hayatlarında. İtikâf'tan bahseden Bakara, suresinin 187. ayetinde şöyle buyurulur: "Mescitlerde itikâfa girdiğiniz zaman hanımlarınıza yaklaşmayın." Bir insan oruçluyken yeme, içme ve nefsanî arzulardan uzaklaşması emredilmişse, itikâfta da bu sınırlanmış olan hususlara, gece de özen gösterilmesi isteniyor. Çünkü itikâf, nefsimizin isteklerinden yüz çevirerek kendimizi tamamıyla ibadete verdiğimiz bir uygulamadır. Uygulanırsa zor olmadığı görülecektir, çünkü oruç tutarak insandaki manevi derecelerde yükselmeler gerçekleştikçe nefsanî arzu ve isteklerde de bir azalma ve düşme söz konusudur.

Sanırım bunun için en uygun zaman ve ortamı Ramazan sunuyor olmalı…

Çok doğru. Zira Ramazan'da insan hem gündüzleri hem de geceleri ibadetle donanmış oluyor. Peygamberimiz de özellikle Ramazan'ın son on gecesinde uyanık kalalım, geceyi ibadetle geçirelim ve Kadir Gecesi'ne bu sayede tevafuk edelim istiyor. Nitekim Peygamberimiz Medine'de geçirdiği hayatının son yıllarında itikâf sünnetini hiç bırakmamıştır. Sadece bir defa Mekke'nin fethinin gerçekleştiği yılın Ramazan'ında seferde oldukları için itikâfa girememiş ama ertesi yıl bunu 20 gün itikâf şeklinde yaparak kaza etmiştir. Bundan dolayı itikâfın çok önemli bir nafile ibadet olduğunu söyleyebiliriz. Doğrusu biz millet olarak ancak son yıllarda bunun farkına varabildik. Son yıllarda şimdi artık hamdolsun gençlerimiz itikâfa giriyorlar; 10 günlük girenler ya da hafta sonu girenler oluyor. Buna bir engel yok. Tamamına vakit bulamayanlar gücü yettiği kadarıyla da itikâfa girebilir. Dolayısıyla 10 günün tamamında giremese de insan girebildiği kadar itikâfa girmelidir, hiç olmazsa itikâfı birkaç saatliğine yaşamalıdır.

Az önce gençlerden bahsettiniz. Sizin geçmişte "Çocuklarımıza Allah'ı Nasıl Anlatalım" temalı bir akademik çalışmanız olmuştu sanırım. O halde size sorayım; çocuklara Allah'ı ve dini nasıl anlatalım?

Evet, o bir yüksek lisans teziydi. Sonra kitaba dönüştürdük ve 43. baskısına ulaştı hamdolsun. O tezin ana teması: Allah bir bebeği yaratırken onunla birlikte annesine süt veriyor. Yani o küçük yavru, Allah için çok değerli ki, annesine onu beslesin diye annesine de süt nasip ediyor. Bu büyük bir mucizedir. Dolayısıyla bir rahmet-i ilahiye tecelli ediyor diyebiliriz. Rahmetinin tecellisine vesile olanların ise yaşlılarla süt emen sabiler olduğunu söylüyor Peygamberimiz… Eğer Rabbimiz, çocuğu bu kadar değerli kabul ediyorsa biz de Allah'ın verdiği bu değeri çocuklardan esirgememeliyiz. Çocuklara iman öğretimini "sevgi" esaslı olarak vermeliyiz. Herhangi bir yanlış davranışında "Allah seni şöyle şöyle cezalandırsın" gibi beddua kabilinden sözlerle değil, "Şu yaptığın yanlış, bunu böyle yapmalısın" gibi sözlerle uyarmak gerekir. Allah ismini böyle korkutucu cümlelerle kullanmamamız lazım. Aksine Allah'ı çocukları çok seven, onlara çeşitli ikram ve hediyeler veren yüce bir varlık olarak tanıttığımız zaman daha olumlu etki bırakırız. Çünkü çocuk egosantrik yani "benmerkezci"dir ve her şeyin kendi etrafında olup bittiğini düşünür, hep "benim" der. Bu egosantrik düşünceler Allah tarafından ona verilmiştir ve biz çocuğu doğru terbiye ettiğimiz zaman bu duygu egoizme dönüşmeden kendine saygıya dönüşür. Bencil hale getirmemek için çocuğun bu duygusunu eğitmemiz gerekir. Bundan sonra biz bu terbiyeyi kullanarak ona Allah'ı anlatabiliriz. "Bak şu gördüğün ineği Allah sana süt versin diye yarattı", "Şu gördüğün nehri, Allah üzerinde kayıkla gezelim diye yarattı" gibi açıklamalarla her şey, Allah tarafından onun için verilmiştir düşüncesini işlediğimiz zaman, onun egosantrik duygularına hitap etmiş oluruz. Bu nedenle, bu şekilde anlatmak lazım. İnanç konuları ibadetten önce gelir. İnanç konularının en başında da Allah'ın varlığı gelir. Bunu yavaş yavaş işlemek gerekir. Her bir çocuk fıtraten inanmaya hazır halde yaratılmıştır.

Din üzerine çok konuşuyoruz ama sanki toplum olarak din konusunda kafalarımız çok karışık gibi görünüyor. Bir de sizden dinlemek isterim: Din nedir ve ne için var?

Allah Teâlâ insanoğlunu yaratıp ona yeryüzünü imar etme vazifesini vermiş. İmar işi bir tertip ve düzen gerektirir. Dolayısıyla insanı bilgilerle donatan, bu bilgileri önce Hz. Âdem'e öğreten Rabbimiz, Hz. Âdem'e dünya hayatında işleri bir düzen ve hak-hukuk üzere yürütmesi için hukuki kurallar vazetmiştir. Din, insanın hem bu dünyasını hem de bu dünyadan sonra devam edecek olan ebedi hayatını ve oradaki saadetini ilgilendiren kurallar bütünüdür. Her bir peygamberin kendi ümmetine göre Allah'ın şart koştuğu şeriati vardır. Şeriatlerde değişmeyen noktalar inanç esaslarıdır. Değişen taraflar ise hayatın, coğrafyanın ve şartların getirdiği birtakım gerekliliklerle insana tanınan uygulamalar ve kolaylıklardır. Dolayısıyla din haddizatında insanın öncelikle bu dünyada sonra ahirette mutluluğunu sağlayan kurallar bütünüdür. Bakınız Kuran'da tam bir sayfa yer tutan bir ayet vardır ve bu ayet, önemli konulardan biri olan ibadetlerle değil borçlanma hukukuyla ilgilidir. Bakara suresinin sondan ikinci sayfasında Allah Teala bu ayette, tam bir sayfada, iman edenlerin borçlandıkları zaman, nasıl davranmaları ve neler yapmaları gerektiğini teferruatlı bir şekilde anlatır. Bu ayet, aynı zamanda noterlik müessesesinin teşekkülüne bile işaret etmektedir. Peki neden? Çünkü insanoğlu kendi menfaatini gözeten bir yaratılıştadır. Bu nedenle borç alan da veren de zarar görmesin diye böyle bir ayet indirilmiştir. Dolayısıyla din, insanın sadece ahiretteki değil bu dünyadaki mutluluğunu da ister.

Kuran'da aileye ve yakınlara sık sık vurgu yapılması da bu açıdan önemli olsa gerek.

Tabii ki… Bakınız Kur'an'da geçen örnek aile tipleri vardır. Âl-i İmran, yani Hz. Meryem'in ailesi, Âl-i Yakub, Hz. Musa'nın ailesi, Hz. İbrahim'in ailesi gibi. Cahiliye döneminde akrabalık bağları çok güçlüdür ve kabileyi ayakta tutan bu asabiyedir. Peki, durum böyleyken, Rabbimizin aileden bu kadar önemle bahsetmesinin maksadı ne olabilir? Belki o zaman değildi ama bugün görüyoruz ki biz buna çok muhtacız. Çünkü sekülarizm aileyi yerle bir etti. Ailenin kutsallığı, anne-baba ile çocukların birbirleriyle irtibatı bugün bizim kaybettiğimiz değerler haline geldi. Tüm bu meselelerden bahseden ayetler kıyamete kadar geçerli olacağı için o yüzden dine muhtacız. Zira din ne felsefe gibi sadece akla hitap eder, ne de sanat gibi sadece duygulara hitap eder, insanla ilgili her alanı kuşatır. İnsanın önce dünyada sonra da dünyadaki kazanımlarıyla ebedi hayatta mutluluk ve saadetini ister.

Din, itikat, ibadetler tabii ki çok değerli ama bir şey var ki, eksikliği tüm bunları sonuçsuz bırakıyor: İhlâs. Sormak istiyorum; gerçekte ihlâs nedir, ihlâsa nasıl kavuşulur?

Çok güzel. İhlâs, İslam'ın da diğer dinlerin de önemsediği bir kavramdır. İhlâs sadece Allah için yapabilmek, sadece Allah için işlemektir. Bu bir insanın müttaki olmasının şartıdır. Müttaki olan kişi, "Allah'ım! Ben senin kulun olmaktan yana mutluyum" diyendir. Oruç tutan insan, kimsenin görmediği bir yerde gizlice yiyip içmiyorsa, bu onun orucunu sadece Allah için tuttuğundan dolayıdır. Allah Teâlâ bir ayette "En hayırlı azık takvadır" buyuruyor yani içinizdeki samimiyetinizdir. Bir başka ayette "Mescitlere gittiğiniz zaman en güzel elbiselerinizi, giyinin" diyor ve "en güzel olan takva elbisesidir" buyuruyor. Kısacası sadece Allah için, Allah'ın rızası için yapıldığında buna ihlâs diyoruz. Bunun zıddı olan şey riyakârlıktır ki bu da ameli sonuçsuz bırakır. Allah'tan ihlâsa erdirdiği kullarından olmamız için dua etmemiz bize tavsiye ediliyor zira Allah, ihlâsa erdirdiği kullarını sever ve onarlın ibadetlerindeki eksiklikleri kendisi tamamlar.

İhlâs dediğimiz bu niteliği kazanabilmek için insanın neler yapması, nasıl yaşaması gerekir?

İslam mutasavvıfları buna "murakabe" hali diyorlar. Mümin kendisini gözetim altında tutacak, duygularını kontrol edecek. Yaptığı amellerde "bunu kimin için yapıyorum" diye kendine soracak. Mesela bir fakire sadaka vermek istediğinde önce içine bakıp "bunu insanlara böyle görünmek için mi yoksa sadece Allah rızası için mi yapıyorum" diye kendine soracak. Bu durum insanın kendisini kontrol etmesi ve riyadan kurtarmasıyla alakalı… İnsan önce niyetine bakacak; eğer niyeti güzelse o işin sonunda ihlâs, eğer niyeti bozuksa riya ortaya çıkıyor. Eğer Allah'ın görüp bilmesiyle yetinmeyip insanlara da mesaj vermek istiyorsa burada ihlâs aramayın. O sebeple murakabe yani oto-kontrol, riyadan kurtulmanın en önemli yoludur.
BİZE ULAŞIN