Kapitalizmin yeni laneti: Küresel ısınma ve yeşil emperyalizm

Kapitalizmin yeni laneti: Küresel ısınma ve yeşil emperyalizm
Giriş Tarihi: 28.9.2021 16:05 Son Güncelleme: 28.9.2021 16:05
ABD ve Avrupa mevcut ekonomik ve siyasi konumlarını korumak adına iklim değişikliği ve küresel ısınma olgusunu Çin, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin ekonomik büyümelerini baltalayacak bir silah olarak kullanıyor.

Batılılar 19. yüzyıldaki emperyalist stratejilerini dünyaya medeniyet götüren "Beyaz Adamın Yükü" misyonuyla meşrulaştırmaya çalıştı. Şimdi de aynı emperyalist siyaseti bu kez dünyayı küresel ısınma ve iklim değişikliğinden kurtarma adı altında farklı bir formatta yeniden tedavüle sokuyorlar.

Gelişmiş ülkelerin üçüncü dünyaya dayattığı karbon emisyonu oranları bu toplumların tarım ekonomisinden endüstri ve teknoloji çağına geçişlerini engellemeye yönelik bir girişimdir. "Yeşil devrim ve yeşil bir dünya" sloganıyla propagandası yapılan bu yaklaşım; kuzey ile güney, batı ile doğu, gelişen ile gelişmekte olan ve son olarak merkez ile çevre şeklinde tanımlanan "The West and the Rest" dediğimiz "Batı ile Ötekiler" arasındaki sömürüye dayalı fakirlik ve geri bırakılmışlığın 21. yüzyılda da yeni ekolojik projelerle devam ettirilmesinden başka bir şey değildir.

Oysa kalkınmış Batı'nın lokomotifi konumundaki Endüstri Devrimi, şu anda çevre ve dünya için zararlı görülen fosil yakıtların yani petrol ve kömür ile diğer maden ve minarellerin ekonomisine dayanıyordu. Sanayi Devrimi öncesi ekonomik faaliyetler toprakla yani tarıma uygun arazilerle sınırlıydı. Sanayi Devrimi ile birlikte topraktan alınan ürüne dayalı organik ekonomi yerini petrol ve kömür enerjisine dayalı ekonomiye ve buhar makinesinin icadıyla da sınırsız arza sahip mekanik enerjiye dayalı bir ekonomiye bıraktı.

Sanayi devriminin iki kapitalist formu

Bu bağlamda Batı'daki Endüstri Devrimi, iki kapitalist form üzerinde yükseldi. İlki Adam Smith ile simgelenen kurumsal kapitalist anlayıştı. Diğeriyse fiziksel kapitalizm denilen fosil yakıt tüketimine dayalı üretim anlayışıdır.

Sanayi devrimiyle birlikte Batı dünyasında zafer sarhoşluğuna kapılan birçok kişi "Dünya artık güneş ve mevsimlerin ritmine mecbur kalmayacak. Artık dünya, insanın ekonomiyi nasıl düzenlediğine bağlı olacak. Hava koşullarından bağımsız bir ekonomi ve dünya kuruluyor. Bundan sonra kimse fakir kalmayacak. Yoksulluk artık bir zorunluluk değil bir tercih olacak" diyerek insanın doğaya ve dünyaya karşı egemenliğini ilan etmişti. Oysa şimdiki yeşilciler, kapitalizmin bu iki formuna da karşılar. Yani hem Adam Smith'in "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" anlayışına hem de doğal kaynaklar yanında insanları da tüketen sanayi devrimine dayalı geleneksel ekonomi sistemine karşılar. Bu sistemin söz verdiği gibi adaletsizliğe ve fakirliğe çare olamadığını söylüyorlar. Bu konuda haklılar. Fakat şimdiki yeşilcilerin karbon emisyonunu azaltmak için koyduğu kurallar gelişmekte olan ülkelerin ekonomisini ve büyümesini sekteye uğratıyor. Yeşil enerjiye geçişi sağlayacak finansal imkânlara sahip olamayan gelişen ülkelere Batılı ülkelerin yaptığı finansal yardımlar bu nedenle birer borç tuzağına ve zamanla jeopolitik birer vesayet mekanizmasına dönüşüyor.

Yeşilcilerin ana hedefi ihraç ürünleri

Yeni yeşilcileri arkasına alan Batılı ülkeler yeni kurallar, standartlar ve şartlarla özellikle fosil yakıtlarla üretilmiş ürünlere karşı ithalat yasakları koyarak gelişen ülkelerin ekonomilerinin can damarı olan ihraç ürünlerini hedef seçiyor.

Batı dünyası bu yeşil dayatmalarla mevcut emperyalist statükoyu korumayı ve ekonomik dengenin diğer gelişmekte olan ülkeler lehine daha da derinleşmesinden yana bir strateji izliyor. Böyle bir küresel sistemde zengin daha zengin fakir ise daha fakir olmaya mecbur kalıyor yine.

Batılı ülkeler bu sömürü mekanizmasını "Karbondioksit (CO2) emisyonunu düşürmezsek dünyada yaşamın şartları giderek daha da zorlu hale gelecek" diyerek savunuyor. Hâlbuki iklim değişikliği sorununun kaynağı kapitalist gelişmiş ülkelerin fosil enerjiye dayalı ekonomileridir.

Aynı Batı dünyası şimdi kendi yol açtığı küresel ısınma felaketinden ekonomik, politik ve ideolojik faydalar elde etmeye çalışıyor ve faturayı da "ötekilere" kesiyor. Çevreyi koruma adına küresel ısınmaya karşı alınan kararlar ve devreye sokulan yeşil politikalar siyasallaştırılıp bir sömürü mekanizmasına dönüştürüldüğü için haliyle bütün masumiyetini de kaybediyor.Bu çerçevede ABD ve Avrupa mevcut ekonomik ve siyasi konumlarını korumak adına iklim değişikliği ve küresel ısınma olgusunu Çin, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin ekonomik büyümelerini baltalayacak bir silah olarak kullanıyor.

Gelişen ülkelerin gelişememe paradoksu

Unutmayalım ki gelişen ülkelerin hep gelişen ülkeler olarak kalması ve asla gelişmiş ülke statüsüne erişememesi Batılı ülkelerin diğer ülkelere yönelik sistematik sömürü stratejilerinden kaynaklanıyor.

Tek sürpriz Çin oldu. Gelişen ülke paradoksunu kıran ilk ülke olarak tarihe geçti. Gelişen ülke prangasından kurtulup gelişmiş ülke kategorisine geçen ilk ve tek ülke olan Çin, "Ben başardıysam siz de yapabilirsiniz" sloganıyla Batı dışı kalkınma modelini tüm dünyada yaygınlaştırmaya çalışıyor.

Batılı ülkeler, gelişen ve gelişememiş ülkelerin ekonomik faaliyetlerini kontrol altına almak için dayattıkları karmaşık ticaret kurallarını çevreci kamufl ajıyla perdeliyor. Ekonomik kalkınmasını fosil enerjiyle yapan gelişmiş Batı ülkeleri, dünyayı kirleten ve küresel ısınmaya yol açan emisyonlarında zirveye ulaştı. Bu ülkelerin yeşil enerjiye yani fosil yakıt yerine güneş, su ve rüzgâr enerjisiyle çalışan bir teknolojiye geçmesi daha kolay. Çünkü bunu finanse edebilecek imkânlara sahipler. Fakat gelişmekte olan ülkelerin kalkınabilmesi için geleneksel enerjiye ihtiyaçları var. Bu ülkelere de Batılı ülkelerin yaptığı yeşil dönüşümü yapmaları dayatılıyor. Gelişen ülkelerin ekonomilerine büyük darbeler indiriyor bu dayatmalar. Zira enerji dönüşümünü finanse etmek büyük bir maliyete yol açıyor. Bu ülkelerde Batı'nın empoze ettiği her "çevreci yatırım" aslında halka ekstra yük demek, fakirliğin sistemleşip kronikleşmesi demektir.

Gelişmekte olan ülkeler, yeşil bir ekonomiye geçmenin külfetini finanse edebilecek bir ekonomik güce sahip değiller. Gelişen ülkelerin büyümek için ekstra finansmana, paraya, inovasyon ve yatırıma ihtiyacı var. Bu da ancak dış yatırım ve ihracatla sağlanabilir. Ne var ki Batı dünyası kotalar, vergiler ve ambargolar koyarak gelişen ülkelerin ürünlerinin ihracatını engelleyerek bu ülkelerin genel refahına ve ekonomilerinin dönüşüp büyüme imkanlarına ağır darbeler indiriyor.

Böylece gelişmiş ülkelerin hep kazandığı ve gelişmekte olan ülkelerin ise hep kaybettiği sömürü sisteminin çarkları dönmeye devam ediyor. Şimdiye kadar bu sömürü çarkını bir tek Çin kırabildi. Türkiye ve Rusya gibi birçok ülke ise bu sömürü çarkını siyaseten zorlayan kararlarla ekonomik bağımsızlıklarına ulaşmanın mücadelesini veriyor.

Küresel saldırganlığın yeni manivelası

O yüzden başını ABD'nin çektiği ülkeler Çin'e karşı küresel bir seferberlik hazırlığı içinde. Ancak şimdiye kadar Çin'e güçleri yetmedi. Bu nedenle Amerikan kapitalizmi kan kaybediyor. Amerikan rüyası kâbusa dönüşüyor. Fakat pes etmeyen ABD, can havliyle son çare olarak çevre yeşiline sarılmaya başladı. Çin başta olmak üzere Türkiye gibi diğer gelişen ülkelere karşı Joe Biden tarafından geliştirilen "yeşil emperyalizm doktrini" aslında gezegenimizi kurtarmaktan ziyade zorda kalan ABD'nin kendini kurtarmak adına devreye soktuğu yeni bir stratejidir. Eskiden petrol ve gaz nasıl işgallerin nedeni olduysa şimdi de küresel ısınma ve çevre sorunları ABD'nin yeni küresel saldırganlığının manivelasına dönüşecek gibi görünüyor.

Bu doktrini hafife almamak lazım… Çünkü ABD Başkanı Biden'ın yeşil emperyalizm doktrinine iyi hazırlandığını görüyoruz. Göreve gelir gelmez selefi Donald Trump'ın çöpe attığı Paris Anlaşması'nı yeniden imzalayan Biden şimdiden iklim değişikliğinin ABD'nin dış politikasının ana ekseni olduğunun altını çiziyor.

Kampanyasında sürekli bu konuyu işledi. 27 Ocak 2021'deki konuşmasında iklim değişikliğinin "küresel bir varoluşsal tehdit" olduğunun altını çizerek "Bu meselede ABD öncü olacak" diyen Biden nisan ayındaki Münih Güvenlik Konferansı ile G7 sanal zirvesinde de küresel ısınmaya vurgu yapmaya devam etti. ABD'de şimdiden yeşil emperyalizm stratejisi için 2 trilyon işdolarlık bir bütçe oluşturulmuş halde. Biden sık sık "İklim değişikliği ile mücadelede sorumluluklarını yerine getirmeyen ülkelerin karbon salınımı ile kirlenmiş ürünlerine izin verilmeyeceğini" dile getiriyor. Burada ABD'nin asıl hedefi Çin, Türkiye ve Rusya'nın fosil yakıt ağırlıklı ekonomileri. Örneğin petrol boru hatları anlaşmaları, enerjide bağımsızlık hamlesi, nükleer santral projeleri ve SİHA'lar başta olmak üzere milli savunma sanayimizin ABD ve Avrupa'da nasıl bir hazımsızlığa yol açtığını bilmeyen yok.

Kampanyası döneminde karbon salınımının azaltılması için her ülkenin üzerine düşeni yapması için küresel çapta diplomatik bir girişim başlatacağının altını çizen ABD Başkanı Biden, "Bu en çok da Çin için geçerli olacak. Şartları yerine getirmeyen ülkeleri sorumlu tutacağız. Çin yanında Çin'in bütün Asya ülkelerinde destek verdiği projeleri ve buralara akıtılan milyon dolarlık finansal destekleri de durduracağız" demişti.

Her şey gayet net: Öncelikli hedef Çin'in modern İpek Yolu projesi… Bu proje kapsamında Çin'in onlarca ülkede başlattığı 240'a yakın kalkınma projesini baltalamak. ABD, bunun için "yeşil enerji, iklim değişikliği, küresel ısınma ve karbon emisyonu" bahanelerini devreye sokacak. Sadece Çin değil Çin'den destek alan Türkiye gibi ülkeleri de siyasi, askeri ve ekonomik kaosla tehdit ediyor.

Ne var ki dünyanın bu saatten sonra ABD ve Avrupa'nın yeni sömürü doktrini olan yeşil emperyalizme yeşil ışık yakması artık muhal. İşte bu nedenle Batı'nın lokomotifi ABD'nin "yeşil emperyalizm" hamlesi de "terörle savaş" stratejisi gibi fiyaskoyla ve hezimetle sonuçlanacak.

BİZE ULAŞIN