Afrika'nın ara gölgesi: Sudan Blues

Afrikanın ara gölgesi: Sudan Blues
Giriş Tarihi: 20.8.2021 12:39 Son Güncelleme: 7.9.2021 16:21
Büyük umutlarla başlayan, Sudan halkının tarihinde üçüncü kez protestolarla gerçekleştirdiği demokratikleşme serüveni ne yazık ki hayal kırıklığına dönüşmüş görünüyor.

El değmemiş kaynaklara ulaşma arzusuyla başlayan, "Tanrı'nın beyazları üstün yarattığı'' anlayışıyla devam eden Oryantalizm ve sömürgeciliğin şekillendirdiği Afrika, uzun yıllar insanlığın hafızasında barbar bir medeniyet ve vahşi bir toprak olarak yer aldı. Yüzyıllar öncesinden Afrika'ya yerleşen batılı araştırmacılar sömürüyü meşrulaştırmak adına Afrika topraklarının geçmişini yok sayarak tahrif edilmiş kesif bir Afrika tarihini insanlığa pazarladılar. Zengin topraklara sahip olmasına rağmen Afrika'nın neden yoksullukla özdeştiği sorusunun cevabı da burada yatıyordu çünkü bu kıta gerçek yoksulluğu modernleşmenin ardından Afrika halkları arasındaki tarihsel ve kültürel bağların koparılması sonucu sınıflar arası dengelerin bozulmasıyla yaşadı. İç karışıklık ve ekonomik yetersizliklerin yönlendirdiği Afrika halkları, hiçbir vakit tam bağımsızlığı yaşayamadı ve bu topraklarda demokrasi sözcüğü kırılacak denli ince bir kelime olarak her dönem güncelliğini korudu.

Hikâyenin başlangıcı

Böyle bir yazıyı kaleme alma fikri ilk defa 2018 yılında Arapçamı geliştirmek üzere öğrenci olarak gittiğim Sudan'da başladı. O yıllarda bazı günler ders çıkışı Nelaain Üniversitesi'nin bahçesinde eylem yapan öğrenci topluluklarına şahit olurdum. Daha güvenli ve özgür bir gelecek arayışında olan bu gençlerin gösterileri bazen karşıt fikirlerin görüşlerini paylaştığı demokratik bir ortamda gerçekleşir bazen de kavgayla son bulurdu. Sudan'da yaşanacak büyük çaplı bir değişimin habercisi olduklarını kestirmek benim için güçtü belki. ''Sempatik'' eylemciler olarak nitelendirdiğim ve zaman zaman ortaya çıkıp kaybolan bu gruplar bu sefer kaybolmak için değil, tıpkı Sudan siyasi tarihinin alışık olduğu gibi yakın bir zamanda El-Beşir'in saraydan indirilip demir parmaklı seyyar bir kafeste mahkemeye götürüleceğinin hikâyesini anlatmak için gelmişlerdi. O günü bir kız öğrenci, Sudan haber kanalına verdiği röportajda şöyle özetliyordu: ''Onu böyle görmek beni çok üzdü''.

Sudan'ın kısa tarihi

Tarihte "Siyahlar Ülkesi" olarak isimlendirilen Bilad es-Sudan yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu kadim toplulukların neşet ettiği belirlenen köklü bir kültüre sahip. Afrika'nın giriş kapısı Nil havzasının en kapsamlı üçüncü ülkesi sayılan Sudan, kırk milyonu aşkın nüfusuyla pek çok etnik ve dini yapıya sahip olmakla beraber Afro-Arap bir kültürü de barındırıyor.

Sudan'da İslam, Mısır'ın 639'da Amr ibnu'l-As tarafından fethedilmesinden sonra tüccarlar aracılığıyla yayılmaya başladı. 1517'de Osmanlı Devleti'nin Mısır'ı fethetmesi ile Sudan'da bulunan Funj İmparatorluğu güneye kaydı ve Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1821'de Funj İmparatorluğu'na ordu göndererek Sudan topraklarını ele geçirdi. Mısır'dan atanan valilerce yönetilen Sudan'da idari bir yapı meydana getirilmiş ve başkent Hartum da bu süreçte kurulmuş oldu. Ancak Mısır'da yaşanan bir takım sorunlar Sudan'ı da ciddi manada etkiledi ve Sudan'da İngiliz varlığı güçlenmeye başladı. 1881'de Muhammed Ahmet el- Mehdi'nin bir tepki olarak başlattığı Ensar hareketi 1899'da İngilizlerin Sudan'a girişiyle sona erdi. Güneyde misyonerlik faaliyetleri çoğalırken kuzeyde ise İslam etkisini sürdürmeye devam etti.

1954'te İsmail el-Ezheri'nin başa gelmesiyle başlattığı mücadele girişimi 1 Ocak 1956'da Sudan'ın bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanırken yeni Sudan devletinin altyapısı oluşturulmuş oldu fakat bu zaferden kısa bir süre sonra siyasi çekişmeler dolayısıyla el-Ezheri iktidardan düşürüldü.1946 yılında Kahire Üniversitesinde eğitim gören bir grup Sudanlı genç Sudan Ulusal Kurtuluş Hareketi ismiyle faaliyet gösterdi ve zamanla Sovyetler Birliği'nin de etkisiyle hem ordu hem de Sudan halkı için giderek önem kazanmaya başladı. İngiliz varlığına yönelik mücadelesiyle öne çıkan ve siyasette güçlü bir karşılık bulan parti 24 Kasım 1965'te feshedildi.

Darbeler geçidi

Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20. Kongresi'nde alınan Arap milliyetçileri ile işbirliği kararı Sudan Komünist Partisini harekete geçirdi ve 1969 yılında yine bir darbeyle başa gelen Devrim Konseyi içerisinde Komünist Parti de yer aldı. Cafer Muhammed en-Numeyri'nin başkanlığının ilan edilmesinin ardından 1970'de Numeyri ile anlaşmazlık yaşayan partinin ittifakı sona erdi ve yönetim diktatör bir rejime dönüştü. 1971'de Komünist Parti başarısız bir darbe girişiminde bulundu ve darbeden kısa bir süre sonra parti lideri Abdülhalik Mahcup idam edildi. Numeyri devrinde Cemal Abdülnasır'ın da etkisiyle Sudan'da bir dönem Sosyalizm karşılık bulmuştu 1983 yılı ise hem şeriat ilan edilmesi hem de 22 yıl sürecek olan ikinci iç savaşın başlaması nedeniyle Sudan için önemli bir dönüm noktası oldu. 1989 yılında ise Sudan tarihinin en uzun devlet başkanlığını yürüten Ömer el-Beşir yeni bir askeri darbeyle iktidara getirildi. Görüldüğü gibi 1968'den 2019 yılına kadar Sudan siyasi tarihi pek çok darbe girişimine şahit oldu. Son olarak 2018 yılında ekmeğin zamlanmasıyla başlayan hareketlilik zamanla ülkenin dört bir yanına sıçradı ve kısa sürede insanlar meydanlara dökülmeye başladılar. Artan yolsuzluklar, ekonomik krizler, Güney Sudan'ın bağımsızlığıyla beraber petrol gelirlerindeki düşüş, Nil sorunu, uluslararası alanda ülke itibarının zedelenmesi ve en önemlisi Sudan halkının demokrasiye olan tutkusu nedeniyle neredeyse halkın büyük bir kesimi el-Beşir'in düşürülmesini desteklemekteydi. 1989'da darbe ile başa gelen ve kendini İslamcı bir kimlikle tanımlayan el-Beşir, iktidarda geçirdiği otuz yılın ardından görevden alındı ve yönetim Ulusal Mutabakat Hükümetine devredildi. Başbakanlık makamına ise Manchester Üniversitesinde iktisat alanında doktora yapan Abdullah Hamduk atandı.

Devrimde "Kandaka" etkisi

Afrika kadını üzerine söylenecek çok fazla şeyin olduğunu belirtmek isterim fakat bu konu üzerine yapılmış nitelikli bir çalışma henüz mevcut değil. Sudan'da farklı kültürler, farklı dinler ve farklı dillere rağmen toplumun birbirine olan bağlılığı kadını ön plana çıkarmış ve varlığını güçlendirmiş. Özellikle 60'lı yıllardan sonra kadınlar arasında eğitim seviyesinin hızla artıp Sudanlı kadınların parlamentoda yer almaya başlamasıyla bu durum Afrika kadınına Arap toplumlarından farklı olarak sosyal ve siyasal alanda bir temsiliyet gücü sağlamış oldu. Nitekim pek çok Arap ülkesinde kadınlar siyasi alanlarda daha çok sosyal işlerden sorumlu tutulurken Sudan'da bu durum aksi bir yönde seyretti. Bu sosyal ve siyasi başarının yanı sıra Sudan'da iş gücünün büyük bir kısmını oluşturan tarımda da kadın gücü öne çıkıyor. Ayrıca kahve kültürünün yoğun yaşandığı bu ülkede neredeyse her köşe başında seyyar kahve tezgâhlarıyla kadınlar bulunuyor ve kahvehane tarzı işletmelerin çoğunun da sahipliğini de onlar üstleniyor. Yine Sudan'da devrimin ateşlenmesinde de en aktif rolü kendilerine ''Kandaka'' lakabını takan kadınlar oynadılar. Eylemcilerin yarısından fazlasını oluşturan bu kadınların özellikle Sudan'da kadın haklarını savunan Sudan Kadınlar Birliğinin de desteklemesiyle devrimde bir simgeye dönüştüler ve buna da ''Sudan'da Kadın Çağı'' adını verdiler. Antik dönemde Sudan topraklarında hüküm süren Meroe Krallığı'ndaki savaşçı kraliçelere atıfla bu ismin seçilmesi elbette tesadüf değil. Bu bir anlamda Afro-Arap tanımının dışına çıkarak tam anlamıyla ''Afrika'ya ait bir Afrikalı'' olmanın mesajı niteliğinde.

Darbe sonrası Sudan

Abdullah Hamduk'un başbakanlık görevine getirildikten sonra yaptığı ilk basın açıklamasında dikkat çektiği dört husus vardı: Adil hukuk devleti, şeffaflık, yolsuzlukla mücadele ve mutedil bir dış politika. Bu bağlamda ilk atılım dış politika üzerinden oldu ABD, BAE ve İsrail ile ilişkiler yeni bir boyut kazandı. Dış güçlerin de desteğiyle Geçiş hükümeti ile Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey (SPLM-N) örgütü arasında yapılan barış görüşmeleri kapsamında, ülkede laiklik ilkesinin benimsenmesi kararı alındı ve Sudan anayasasından İslam ibaresi ve resmi dilin Arapça olması maddesi kaldırıldı. Her vilayetin kendine özgü dili konuşacak olmasının sebebi Sudan'ın üzerinden Arap Ülkesi etiketinin kaldırılmak istenmesiydi. Bunun akabinde ülkede alkol üretim ve tüketimine izin, kadın sünnetinin yasaklanması, kadınların mahremleri olmadan seyahat edebilmeleri gibi konularda da ciddi değişiklikler yapıldı ancak bu değişikliklerin halkın beklentisini ne derecede karşıladığı hala belirsiz. Reformlar ekonomide yaşanan dengesizlikleri düzeltebilmiş değil ve yönetim değişikliğine rağmen Beşir döneminde tekelleşen pek çok sistem devam ediyor. Bunun yanı sıra gençlere verilen vaatler de yerine getirilmiş görünmüyor tam aksine İslamcı vakıfların kapatılmasıyla beraber öğrencilerin siyasi faaliyetleri de engellenmiş durumda. Beşir döneminde eğitime ara verilmesiyle başlayan sürecin uzun bir müddet devam etmesi ve neredeyse iki yılı bulan eğitim boşluğu da henüz telafi edilebilmiş değil. Büyük umutlarla başlayan, Sudan halkının tarihinde üçüncü kez protestolarla gerçekleştirdiği demokratikleşme serüveni ne yazık ki hayal kırıklığına dönüşmüş görünüyor; bu da olası bir dördüncü protesto alarmının ne zaman çalacağına dair düşünmeye zorluyor. Özellikle gençler ve Sudan'ın savaşçı kraliçeleri arka plana itildiklerinin ve beklentilerinin istedikleri karşılığı bulamadığının farkındalar. 2022 sonuna kadar Sudan için kritik bir süreç olduğu öngörülebilir.

Alev Alatlı'nın da söylediği gibi, gözümüzü Afrika'dan ayırmamak gerek. Son yaşananlar Sudan'da sanat faaliyetlerini de ciddi bir şekilde etkilemiş görünüyor. Özellikle 2019 yapımı olan Sudanlı Amjad Abu Alala'nın yönetmenliğindeki You Will Die at 20 adlı film 76. Venedik Film Festivali'nde ödül sahibi oldu. Film, kültürel ritüellerin yaşandığı izole bir köyde Müzemmil adında bir çocuğun Kâhin tarafından yirmi yaşına geldiğinde öleceği haberinin verilmesiyle başlıyor. Yirmi yaşına gelinceye dek Müzemmil için her gün bir çizik atılıyor duvara ve adı "ölümün oğlu" olarak kalıyor. Film boyunca Müzemmil üzerinden varoluş ve özgürlük sorgulaması yapılıyor, felsefi temaların yer aldığı bu uzun metrajlı film Sudan halkına sorular soran bir eleştiri aynı zamanda. Tayyib Salih'in Kuzeye Göç Mevsimi adlı romanı ile benzer fikirsel çizgileri taşısa da film Hammour Ziada'nın Sleeping at the Foot of the Mountain ( Dağın Eteğinde Uyumak ) adlı kısa öyküsüne uzanıyor. Sudan kültürünü tanımak açısından izlenmesi gereken bir film olabilir. Son olarak unutulmaması gereken husus Yükselen Afrika'nın taşıdığı büyük potansiyel… Sanılanın aksine Afrika halkları dönüşüm ve değişime hepimizden çok daha açıklar. Genç nüfusun da her geçen gün arttığı, altyapının geliştiği bu topraklar demokrasi ve özgürlük arayışındalar. Ancak bu arayışın neyi getireceği iyi hesap edilmeli; içinde yerliliğin barınmadığı, özün korunamadığı her arayış kimi zaman Oryantalizmin sunduğu özgürlükle sonuçlanıyor kimi zaman da aşırı milliyetçi bir tutumun esiri olmakla. Bu durum da yıpranmış bir yuvanın içinde boşa dönüp duran işlevsiz bir vidayı andırıyor.

BİZE ULAŞIN