Sümeyye Kuşakcı: Türkiye, kadınların kadınları desteklediği bir coğrafya

Sümeyye Kuşakcı: Türkiye, kadınların kadınları desteklediği bir coğrafya
Giriş Tarihi: 1.7.2021 15:03 Son Güncelleme: 11.8.2021 15:12

"Ne yapmalı, nasıl yapmalı sorularına dair Mustafa Kutlu'dan okumuştum: "… Bu madalyondan bir yol haritası çıkarıp derde derman arayanların 'zülcenaheyn' olması gerek. Yani hem Batı'yı hem İslam'ı çok iyi bilecek. 'Amentüye inananlar' inandıkları gibi yaşamak istiyorlarsa bu yolda gayret sarf etmelidir" diyordu. Derde derman aramak üzerine epey düşünmüştüm bir vakit. Derde derman aramak, bir ideali, bir tohumu, başarısız olsa bile bir çabayı aramaktır. Varmak için esas olan bir işe yeterince gayret göstermektir öyleyse. O işin hem öncesinde hem esnasında hem de sonrasında. Sümeyye Kuşakcı'yı, tam olarak böyle samimiyet ve gayret ehli bir zülcenaheyn kadın olarak tanıyorum. Onun hikâyesini dinlemek, bizim de kendimizi yol boyu gayret üzere olan Kuşakcı gibi hissetmemizi sağlar belki. Bu röportaj dosyasının alt metninde anlatmak istediğim şey de tam olarak budur. Başarmak varmak demek değildir. Varmak da başarmış olmak değil. Herhangi bir ideal uğruna yeterince gayret göstermektir. Üç çocuklu akademisyen bir anne olan Sümeyye Kuşakcı ile ana başlıklar altında kısa yaşam öyküsünü, anneliğini, akademide kadın olmayı, yönetime bakışını ve kadın istihdamını konuştuk.

Anadolu'dan Viyana'ya, Bosna'ya ve akabinde kucağınızda çocuklarla İstanbul'a uzanan bir yaşam öykünüz var. Sümeyye Kuşakcı kimdir, heybesinde vatanına neler taşıdı?

Elaziz'de, 80li yılların idealist ve muhafazakâr evlerinden birinde iki eğitimcinin elinde büyüdü. Okumayı, yazmayı, konuşmayı hep çok sevdi. Hayatta en iyi bildiği şeyler de bunlar olsa gerek. Hangi mesleği seçerse seçsin akademide olmak istediğine daha çok küçükken karar vermişti. İmam-Hatipli, 28 Şubat fırtınası koptuğunda çocuk sayılırdı. Bir çocuk saflığıyla umudunu hiç kaybetmedi. Önder'in "Bu Yıldızlar Sönmesin" projesi hayatını değiştirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde başlayan serüveni Viyana Ekonomi Üniversitesi'nde devam etti. Zor ama bir o kadar da bereketli günler gördü Tuna kıyısında. Wonder çatısı altında yaşadıkları ikinci bir üniversiteye bedeldi. Viyana ona dünyanın sadece Türkiye'den ibaret olmadığını öğretti. Hatta Türkiye'nin dört bir yanından dostlarla Türkiye'yi de Viyana'da tanıdı desek abartmış olmayız. Hicret ona bir de yoldaş kazandırdı. Yol onları Bosna'ya çıkardı. Alija'nın vasiyeti Uluslararası Saraybosna Üniversitesi'nde hoca oldu. Mljecka kıyısında yürüdü, Igman'da üşüdü, Begova'da ağladı. Sarajlı iki evladın annesi oldu. Anne oldukça akademiye molalar verdi. Bosna'da, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını öğrendi; İslam'ın farklı coğrafyalara başka başka yansıdığını… O güzel ve yaralı ülke, hasreti hep burnunun kemiğini sızlatacak ikinci bir vatan olmuştu! 2015'te Türkiye'ye döndüğünde üçüncü evladını bekliyordu. 2017'de tezini bitirir bitirmez İbn Haldun Üniversitesi'nde göreve başladı. Şimdilerde okumaya, yazmaya ve anlatmaya devam ediyor. En büyük derdi, gençlerin yüreklerine dokunmak. Hayatının bir köşesi akademide, hocalıkta; bir köşesi evde, annelikte yuvarlanıp gidiyor.

Mesleki üniforman ne olursa olsun ev kadınlığına ve anneliğe mahsus kimi şeyler vardır. "Yeni temizledim aman kirlenmesin", ya da "Yeteri kadar iyi bir anne miyim?" gibi. Sizin ev kadınlığınıza ve anneliğinize mahsus hassasiyetler nelerdir?

Titiz değilim ama dağınıklığa tahammülüm yok. Evi toplamadan uyuduysam gece uyanıp sağı solu toplayan bir kadınım. Dağınık bir ortamda çalışamam. Sadece evde değil, günlük bütün rutinlerde düzen esastır hayatımda. Sürekli notlar alırım, yapılacaklar listem hep güncellenir. Bir sonraki adımı bilmek isterim. Google Takvim uygulaması vazgeçilmezlerimdendir. Bütün modern zaman anneleri gibi ara sıra gelip giden bir yetersizlik hissi bende de var. Ancak sanırım en büyük derdim, ileride hiç kimsenin yaka silkmeyeceği evlatlar yetiştirmek. Elinden ve dilinden emin olunacak insanlar… Bir de sorumluluk duygusu yüksek, yani derdi olan, dertle dertlenen ama dertten yılmayan insanlar olsunlar isterim. Biliyoruz ki insan dünyadan göçünce amel defteri kapanır. Amel defterini açık tutacak üç şeyden biri de hayırlı evlattır. Beni yetiştirenlerin defterlerine katkı sunmak duasının yanında evlatlarımın da benim defterime katkıları olsun dilerim.

Kadınların ekonomik ve sosyal yaşama etkin ve erkeklerle eşit oranda katıldığı ülkelerin tümü, günümüzde "gelişmiş ülkeler" kategorisinde yer alırken kadınların eğitime, istihdama, karar alma mekanizmalarına eşit oranda katılmadığı ülkelerin hemen hepsi "az gelişmiş" ya da "gelişmekte olan ülke" grupları arasında yer alıyor. Türkiye'deki kadın istihdamı ne durumda ve sizin buna bakışınız nedir?

Söylediğiniz gibi Türkiye'de kadın istihdamı gelişmiş ülkelere kıyasla oldukça düşük. Ancak Türkiye'de kayıt dışı bir kadın istihdamı da söz konusu. Torunlarına bakan anneanneler, yeğenine bakan halalar, çalışan bir komşusunun evine yardıma giden kadınlar… Bunların büyük bir kısmı bu oranlarda yer bulmuyor. Türkiye aslında bu anlamda kadınların kadınları desteklediği bir coğrafya. Kişisel görüşüm, istihdamda dengeyi yakalamak zorunda değiliz. Ancak, bir işi yapmak isteyen ve gerekli donamıma haiz kadınlarımızın önü açık olmalı. Kadınların çalışmasından değil, kendilerini çocukev- yemek girdabından kurtaramamalarından endişe etmeliyiz. Hepsi öyle değil elbette ama öğlen kuşağı programlarına ve her akşam dizilere mahkûm kadınlarımız da dehşete düşürmeli bizi. Kadınlar evlerinde otursun demekle kadınlar çalışsın demek arasında kanaatimce bir fark yok. İkisi de kadına bir rol biçmeye çalışıyor. Kadını zorla iş hayatına fırlatmak ne kadar zalimce ise, kadını ev işlerine ve anneliğe mahkûm etmek de bir o kadar zalimce. Kadınlar aslında hep çalışıyordu. Tarım toplumunda kadın tarlada bahçede nasıl iş görüyorduysa, bilgi toplumunda da benzer şekilde iş görebilir. Evet, sanayi toplumunun bize sunduğu şartlara itiraz edebiliriz. İnsani olmadığını iddia edebiliriz. Bunu kadınlar üzerinden değil sistemin bütünü üzerinden tartışmalıyız bence. Modern zamanlar erkekler için de hiç insani şartlar sunmuyor.

Aslında bu kadın ve erkek tartışması o kadar anlamsız ki. Allah kadınlara ve erkeklere ayrı sorumluluklar yüklemiyor. Beşer olmaktan insan olmaya, eşref-i mahlûkat olmaya yükselmemizi istiyor. Bu yolculukta da bizi birbirimize arkadaş kılmış. Kadın, erkekle birlikte Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak emaneti yüklenmiştir. Bu emanete sahip çıkmalıdır. Araştırmalar performansın, iş motivasyonunun, işe bağlılığın, kadın ve erkek çalışanlar arasında farklı olmadığını söylüyor mesela. Kararlarımızın kalitesi farklı değil ama yaklaşımlarımız farklı. Erkekler risk almaya daha yatkınken biz daha uzun düşünüp daha sağlam kararlar almayı tercih ediyoruz. Hayatta ikisine de ihtiyacımız var. Risk almazsanız büyüyemezsiniz. Adımlarınızı sağlam atmazsanız uzun soluklu olamazsınız. Neden kadınları ve erkekleri savaştırmayı bırakıp birlikte anlamlı bir bütün oluşturmalarına izin vermiyoruz? Bir çocuğun yetişmesi için sadece anne yeterli olsaydı ya da baba? Oysa ikisine de ihtiyaç var. Çünkü çocuk ikisinden de farklı şeyler öğrenecek! Kurumlarımız da ancak kadınların ve erkeklerin ortak çabalarıyla gelişebilir. Son olarak şunu söylemek isterim: Her insan, kadın ve erkek kendi hikâyesinden mesuldür. Kendini bulma yolculuğunda mesafe kat eden her kadın daha mutlu bir eş ve anne olacaktır.

Ahlak ve erdemler hep vardı. Doğu'da, Batı'da, İslam olanda ve olmayanda. İnsanlar hep erdemli miydi? Hayır! Ama kimse çıkıp erdemsizliği övmüyordu. Machiavelli ile birlikte erdemsizliğin meziyetleri konuşulur oldu. İçinde yaşadığımız çağa bir bakalım. Bütün aşırılıkların, taşkınlıkların özgürlük adı altında pohpohlandığı bir zamanda yaşıyoruz. Modern dünya ve modern işletme çok ciddi sorunlarla boğuşuyor. Daha çok kar elde etmek adına dünyayı ve insanlığı mahvediyoruz. Bunun farkına vardık ama hırslarımızdan o kadar başımız dönmüş ki, doğru adımları atmakta zorlanıyoruz. Dünyaya sahip olduğumuz fikri çok büyük bir yanılgı. Oysa dünya da bize emanet. Hırslı, kibirli, sadece kâr güdüsüyle hareket eden liderlerin hâkimiyeti var dünyada. Hepimizin gözünün önüne Hollywood filmlerindeki o hırçın tipler gelmiyor mu CEO deyince? Bir akademisyen olarak başka türlüsü mümkün diyenlerin tarafındayım ben. Bizim medeniyetimizde örnekleri var, sınırları çizilmiş, prensipleri sıralanmış. Alçakgönüllü, merhametli, doğru sözlü, cömert liderler! Bu vurgular asaletten ya da fiziki özelliklerden o kadar fazla ki klasik nasihat metinlerine baktığımız zaman. Önce erdemli insan ol, diyorlar adeta… Çılgınlıkları bütün kıta Avrupa'sını felakete sürükleyen Hitler'in karşısına "Biz bu savaşı düşmanlarımıza benzediğimiz gün kaybederiz" diyen Alija'yı koymalıyız. En son üzerinde çalıştığım bir nasihatnamede ilgili bölüm "Allah'tan kork" diyerek başlıyordu. Allah ya da başka bir şey, aşkın bir güce, ölümden sonra dirilmeye ve hesaba inanan bir insan nasıl kötü bir lider olabilir? Kötüye meyletse bile vicdanı onu kıskıvrak yakalamaz mı? Her alanda olduğu gibi akademide de Batı merkezli bir yaklaşım hâkim. Bunu değiştirmek zorundayız. Söyleyecek çok sözümüz var ancak önce bizim kulaklarımızın bunları duyması lazım. Kulaklarımızın duyması, gözlerimizin görmesi… Sekülerleşmiş zihinlerimizdeki profesyonel alanlarımızla dinimiz arasındaki duvarları yıkmamız lazım. Her şeye ama her şeye Müslümanca bakmamız lazım.

Kadınların akademik hayata 3-0 geride başladıkları söyleniyor. Üç çocuklu akademisyen bir anne olarak buna katılır mısınız? Hakikaten akademi cinsiyetlendirilmiş bir kurum mu?

Akademi belki de pek çok sektöre nazaran daha az cinsiyetlendirilmiş bir bölge. Ama kadın egemen birkaç disiplin hariç erkek egemen. Rakamlara bakarsak araştırma görevlisi seviyesinde eşit sayılarda kadın ve erkek mevcutken, akademik seviye yükseldikçe oran yüzde 20'lere düşmekte. Dekanlık ve rektörlük gibi idari seviyelerde durum daha da vahim. Şöyle bir dipnot düşebiliriz belki, idari görevler almayı kadınlar kendileri tercih etmiyor olabilirler, ben de etmem. Ama akademik ilerlemedeki fark bir işaret olabilir mi? Kapanıp çalışabileceği kendine ait bir oda, akademisyen için de şarttır. Okumanız, demlenmeniz ve yazmanız gerekir çünkü. "Anne acıktım, anne pijamam nerede, anne ödevlerimi kontrol eder misin" cümleleri eşliğinde bu odaklanma pek de mümkün değil. Salgın sürecinden hiç bahsetmiyorum bile. Bunları şikâyet etmek için söylemiyorum. Bu gerçek, görmemiz gereken. O nedenle kendimi asla erkek meslektaşlarımla kıyaslamıyorum. Benim kendime özgü bir serüvenim, yürüyüşüm var. Belki daha yavaş ama Rabbim'den anne olmayı da diledim ve bu nimetin bir bedeli var elbette.

Evreni ve kendini okuyabilen kadınlar değerlerine, kültür miraslarına ve fıtratlarına karşı rikkat sahibi oluyorlar. Bu rikkate sahip olunca da muhakkak ilham aldıkları mitler veya şahsiyetler oluyor. Sizin yürüdüğünüz yolun ilham kaynağı nedir?

Çok hikâye, çok isim sıralanabilir aslında. Aklıma ilk gelenleri söyleyeyim: Her şeyden önce ismimim sahibi Hz. Sümeyye, bir mücadele timsali olarak… Sorgulayan ama tevekkülü de asla bırakmayan Hz. İbrahim… Bir kadın olarak ilmiyle ön plana çıkmış Hz. Aişe… Viyana'da derslerine katılma fırsatı yakaladığım Sabahattin Zaim. Alçak gönüllü bir ilim adamı, gerçek bir hoca. Onu dinlerken ettiğim bir gün onun gibi bir hoca olma duası...

Kendi anneniz ile kurduğunuz bağ için geçmişinize döndüğünüzde aklınıza gelen en çarpıcı imge ne oluyor? Çocuklarınızın sizi hangi imgelerle hatırlamalarını isterdiniz?

Annem, benim 8 yaşım sonrası çalışan bir kadındı. Titiz, disiplinli bir öğretmen. İdealist, hafta sonları öğrencileriyle sohbetleri olurdu. 3 çocukla oldukça yoğun bir temposu vardı. Babamdan ya da bir yardımcıdan düzenli bir destek de almıyordu. Mutfakta buzdolabının üzerinde Kuran-ı Kerim'i dururdu. Yaz-kış, hafta içi-hafta sonu fark etmez, o Kuran'ın okunmadığı bir gün bilmiyorum. Kıyamet kopsa annem yine açıp okuyacak gibi gelirdi. Tam bir istikrar, kulluk bilinci, şimdilerde adını daha net koyduğum bir takva seviyesi… Zaten lise ve üniversite tahsili boyunca açık olmasına rağmen namazını hiç bırakmamış olması ve öğretmen olduktan sonra örtünmesi de bu bilincin bir uzantısı sanırım. Akıbet ancak takva sahipleri içindir buyuruyor ya Rabbim! Benzer bir imge ile hatırlanmak isterdim. Ancak itiraf etmeliyim annem kadar disiplinli değilim. Geçtiğimiz günlerde 11 yaşındaki kızımla hayvanlar üzerine sohbet ediyorduk, sevdiğimiz, kendimize benzettiğimiz hayvanlar. Beni arıya benzettiğini söyledi. Acaba çok konuştuğumdan, müdahale ettiğimden mi şikâyet ediyor diye düşünürken, "arılar gibi hiç durmuyorsun, hep çalışıyorsun" dedi. Üzerine düşününce sevindim. Hep bir iş üzerinde olan bir anne, boş durmayan, çabalayan… Çok sevdiğim bir marştır, hayat iman ve cihat!

BİZE ULAŞIN