Apartmanda köy hayatı yaşanır mı?

Apartmanda köy hayatı yaşanır mı?
Giriş Tarihi: 17.10.2018 16:38 Son Güncelleme: 17.10.2018 16:38
Gerçekten köye dönmek istiyor muyuz, yoksa köye dönme fikrini bir hayal olarak mı seviyoruz? Önce bunu tartışmamız gerekiyor. Belki de bir karar vermemiz lazım.

Köylü bir anne babaya sahip olmanın avantajını her zaman yaşadım. Yaz tatillerinde, ara tatillerde, bayramlarda, sonbaharda ceviz zamanı köyde bulunmak, hep köyde yaşamış tecrübesini kazanmamı sağladı. Bağ nasıl bellenir, arık nasıl açılır, nohut nasıl yolunur, inek nasıl sağılır, tavuk nasıl yemlenir, traktör nasıl sürülür, harman nasıl kaldırılır, gece su sırasına nasıl gidilir, hepsini öğrendim. Köyün çocuklarıyla çiğdem toplamaya, alıç toplamaya, bayramda şeker toplamaya gittim hep. Ördek dolması, kabak çiçeği dolması, dereotlu cacık, sabah namazından sonra sağılmış ineğin kaymağı, iki kat yufkanın üzerine dökülen hafif sulu bulgur pilavı, kışın evin içinde maaile çekilen arabaşı çorbası… Evet arabaşı yapılan bir şey değil, çekilen bir şeydir bizim oralarda. Köyde büyümedim ama köye dair her şeyin yeri var bende. Şehirde büyümüş ve yaşamış olmak bunları unutturmadı bana ama tam da köye ait olamadım doğal olarak. Bir arada kalmışlıktı. Birçok çiçeğin, ağacın ve bitkinin ismini bilmiyorum mesela. Yeni yeni öğrenmeye başladım. Artık sık sık şehir hayatından şikâyet ediyorum. Her gün tıkış tıkış otobüslerde, metrobüslerde olmak, kalabalık bir caddede korna ve inşaat sesleri arasında yürümek artık zor gelmeye başladı. En son Çatalca'da ormanda çadır kurduğumuz geceki huzuru yıllardır yaşamamıştım. Sabaha kadar ateşin başında berrak gökte yıldızları seyrettim. Şu mısraları mırıldanarak; "Üstümde yıldızlı gök" demişti Königsberg'li / "içerimde ahlâk yasası" / Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?/ İster gözünü oğuştur, istersen tetiği çek/ idam mangasındasın içinde yasa varsa."
En son ne zaman yıldızları seyrettiğimi hatırlamıyordum bile. Yıldızları seyretmek, sanılanın ve sıkça söylenen kötü klişenin aksine bir romantizm değil, bilakis gerçeğin ta kendisi çünkü insan özüne dönmek ister. Bunun farkında olur yahut olmaz ama bu böyledir. Eskiler "toprak çekiyor" diye bir deyim kullanır. Tam da bununla alakalı aslında, topraktan gelmeyen hiçbir şey insana ait değil. Ne ki özünde anasır-ı erbaadan biri yok, o ki insanı yok etmek için var olmuştur.
İyi de hem şehir hayatında, dibine kadar modern bir şekilde yaşayıp hem de bu yaşadığımız hayattan şikâyet etmek ne kadar tutarlı? "Madem şikâyet ediyorsun o zaman köyüne dön" diye gelen tepkiler haksız mı? Evet, yaşadığımız hayatı değiştirmek adına hiçbir şey yapmıyorsak, bulunduğumuz şartları insani bir kimliğe sokmak için çabalamayıp sadece şikâyet ediyorsak bu haklı bir itiraz olur. Bu şartların nasıl insanileştirileceğine gelmeden evvel burada gözden kaçırdığımız bir durum daha var: Gerçekten köye dönmek istiyor muyuz yoksa köye dönme fikrini bir hayal olarak mı seviyoruz? Önce bunu tartışmamız gerekiyor. Belki de bir karar vermemiz lazım. Şehirde doğup büyümüş olan birçoğumuzun şimdiden sonra köyde yaşayabileceği şüpheli. Belki yılın birkaç haftası gidip dinlenilecek bir yer olarak güzel bir alternatif olur ama sürekli köyde yaşama fikri birçoğumuz için zor olacaktır. Bunu yapan insanları görüyoruz ama şehirden köye yerleşen insanlar hâlâ haber değeri taşıyor. Haber değeri taşıyan bir vakıa genele yayılmamış ve hâlâ istisnadır demek. Evet, son zamanlarda bir akım gibi doğaya yahut köye dönüş hikâyelerini sıkça duyuyor olsak da bunun hâlâ yagınlaşmamış olması da bir gerçek.

Bir fırt kaos çekmeden yaşayamam!
Artık sadece metropollerde değil Anadolu'nun birçok şehrinde metropollerdekine yakın bir kaos var. Trafik sadece İstanbul ve Ankara'nın problemi değil. İnsanların nezaketsizliği, anlayışsızlığı, sabırsızlığı sadece büyük şehirlerin problemi değil. Burada toptan bir zihniyet problemi ile karşı karşıyayız. Ekonomik ve politik birçok sebebi olabilir bunun ama maalesef biz bu kaosa alıştık. En kötüsü de bu sanırım; alışmak. Farkında olmadan damarlarımızdan giren bu zehir, çepeçevre kuşattı bizi. Köye dönüş fikrini de bu yüzden sorguladım zaten, kaosa bu denli alışmışken derin bir dinginlik halinde ne kadar yaşayabiliriz? Devletin çiftçilere verdiği teşvik son zamanlarda arttı. Mesela küçükbaş hayvancılığa girmek isteyenlere oldukça iyi teşvikler verildiği söyleniyor. Peki, şu an herhangi birimiz küçükbaş hayvancılık yapabilecek donanıma sahip miyiz? Büyük çoğunlukla hayır. O halde yapmamız gereken başka şeyler var demek. İşimiz ve evimiz kentin tam göbeğinde olduğu halde biz bu kaostan nasıl sıyrılabiliriz? Sadece köy hayatı değil, her şeyiyle doğal bir hayat sürebilir miyiz? Ne yardan ne serden geçmek yani bir bakıma...
Eğer istiyorsak bunu yapabileceğimiz birçok alan var. Sürekli betonlaşmadan, çok katlı binalardan, çarpık kentleşmeden şikâyet eden birçok insanın, daha ormanda ateş yakmayı bile bilmediğini görüyoruz. Öncelikle tabiata müzelik bir ürünmüş gibi yahut hafta sonları gerçekleştirilen turistik bir faaliyet gibi bakmamamız gerekiyor. Hangi ağaç iyi tutuşur, hangisi daha uzun süre yanar, neresi kamp yapmak için uygun, hangi hayvanlar burada daha çok olur gibi birçok sorunun cevabını bilmeden şikâyet ettiğimiz hayattan tam manasıyla kurtulamayız. Tabiat, Allah'ın insana emaneti, bunu iyice bellemek gerekiyor. Ağaç ve doğa romantizminden nasıl terörizm doğduğunu geçtiğimiz yıllarda acı tecrübelerle gördük. Böyle bir şeyden bahsetmiyorum. Tamamen fıtri bir şey söylediğim, "toprak çekmesi" yani. İdeolojik, politik, ekonomik bütün kaygıların bir kenarda durduğu, tamamen insani bir duruş ve tavır…

İyi de 80 metrekarelik evde ne yapabilirim?
Reel gündemden kaçmanın bu kaostan kurtulmak için önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendi gündemini kendi belirlemesi, bütün dış saiklerden kurtularak sadece kendisi ve ailesi içinde oluşturduğu gündemle yaşaması kendi özgürlüğü için en büyük adım olacak zannımca. Bundan sonra bir saksı ve birkaç çeşit tohum almakla işe başlanabilir. İhtiyacı bütünüyle karşılamasa bile küçük de olsa balkonda, yerli tohumlu domates, biber, salatalık ve maydanoz gibi şeyleri yetiştirmek topraklar irtibatımızın kopmaması için önemli adımlar olabilir. Bunun yanında çeşit çeşit çiçek tohumları ve fideleri mevcut.
Her şeyin endüstri haline geldiği bu zamanda endüstriden kaçmak mümkün elbet. İnsan, ozon tabakasını delmemek için kendi deodorantını, kendi kremini, kendi diş macununu yapabilir mi? Hem de kimyasallardan mümkün mertebe arındırılmış bir şekilde? Şimdi internette bulup uyguladığım birkaç tarif vereceğim:
Deodorant: Her ne kadar deodorant şeklinde tanımlasak da aslında vücuda zarar vermeden yaz günlerinde kötü koku önleyici, kreme yakın bir madde oluyor. Şöyle: 2 yemek kaşığı ararot yahut mısır nişastası. 1 yemek kaşığı karbonat. 1 yemek kaşığı Hindistan cevizi yağı. 1 Yemek kaşığı shea yağı ve aktarlarda bulabileceğiniz, dilediğiniz aromadaki doğal yağdan 7-8 damla. Ardından yağ hariç bütün malzemeler benmari usulü ile eritilip bir cam kavanoza konuyor. Sonra yağ da içine eklenerek tekrar karıştırılıyor ve yarım saat bekledikten sonra ürün hazır. Denenmiş ve başarılı olmuş bir ürün.
Diş macunu: Tek kullanımlık bir diş macunu için; 1 çay kaşığı karbonat, 1 damla nane yağı ve birkaç damla suyu macun kıvamına kadar getirip karıştırdığınızda macununuz hazır oluyor. Aynı oranda artırıp kapalı bir kutuda sakladığınızda daha fazla kullanımlık diş macununu elde edebilirsiniz. Diş macunlarının beyne verdiği zararlar sıkça konuşulurken bunu kullanmak daha doğru değil mi?
Nemlendirici krem: Aynı oranda, gülsuyu, gliserin ve badem yağını karıştırıp krem olarak kullanabilirsiniz. Bu kadar basit. Kozmetik endüstrisine yüzlerce lira neden kazandırasınız?
Bu ve bunun gibi birçok tarife ulaşmanız çok kolay. Bulunduğumuz yerde mümkün mertebe iyi bir hayat yaşamaya çalışma çabası bile kıymetli. İnsani yaşam koşullarını kendi kendimize oluşturabileceğimiz alanlar varken, şikâyetle vakit kaybetmek bizim için daha yıkıcı.

BİZE ULAŞIN