Hilal Kaplan: Kadın cinayetleri birleşilmesi gereken bir mücadeledir

Hilal Kaplan: Kadın cinayetleri birleşilmesi gereken bir mücadeledir
Giriş Tarihi: 17.8.2021 13:38 Son Güncelleme: 20.10.2021 16:15

Köşe yazılarından, sosyal medyadaki cesur çıkışlarından ve televizyondaki tartışma programlarından tanıdığımız bir isim Hilâl Kaplan. Niyeyse Kaplan'ı en çok ABD Eski Başkanı Trump'a basın toplantısında sorduğu, Trump'ın ise cevaplayamadığı o zor soru ile imgeliyorum kafamda. Hilâl Hanım her fırsatta yüksek sesle feminist olmadığını argümanlarıyla anlatıyor. Feminizmin acayip bir hızla yükselişe geçtiği günümüzde onun bu çıkışı haliyle dikkat çekiyor. Geçtiğimiz günlerde Ailenin Adı Yok, Ya da Neden Feminist Değilim isminde bir de kitabı çıktı Kaplan'ın. Bu onun uzun zamandır kadın ve aile sorunlarına dair yazıp konuştuklarının matbu hali. Ben de bu münasebetle kendisini Çocuklarla Koşan Kadınlar'da ağırladım. Evdeki Hilâl'i, anneliğini, feminizme neden "lâ" çektiğini, kadına şiddet ve kadın cinayetlerini, şu Türkiye'deki en popüler meselelerden biri olan ataerkillik meselesini, İstanbul Sözleşmesi'ne dair düşüncelerini ve entelektüel özgürlüğünü konuştuk. Oldukça sıkı bir röportaj oldu. İyi okumalar…

KADIN CİNAYETLERİ BİRLEŞİLMESİ GEREKEN BİR MÜCADELEDİR

Bir kadını, hele bir anneyi en çok tanımlayan kelimelerden biri "bölünmek" bence. Gazetecilik gibi yoğun çalışma disiplini ve emek isteyen bir işiniz var. Bu yoğun tempo içerisinde günün ne kadarında anne Hilâl'siniz? "Ya yeterince iyi bir anne olamıyorsam" gibi endişeler güdüyor musunuz? Ben evdeki Hilâl'i merak ediyorum oysa. Örneğin bir pazar kahvaltısı için ailesine neler hazırlar?

Bence mükemmel anne ve baba olmak mümkün değil ama elinden gelenin en iyisini yapan anne baba olmak mümkün. Anneliğin yarısı neredeyse suçluluk duygusu, hele ki günümüzde… Devamlı kendini yetersiz hissetmeni sağlayacak mükemmel annelik iddiasında bulunan dışarıdan maruz kaldığımız söylemler, görüntüler, sosyal medyadaki imajlar vs. Bunların bombardımanı altındayız. Bence çocuğu için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan her kadın mükemmel annedir ya da mükemmel anne diye bir şey yoktur. Kendi açımdan baktığımda aslında şanslıyım çünkü home office çalışma imkânı olan biriyim ve bunu sonuna kadar da değerlendiriyorum. Gazete ve televizyona olabildiğince az gitmeye ve işlerimin yoğunluğunu genelde odamda halletmeye çalışarak evde devamlı varlık gösterme çabası içindeyim. Çocuk için de bence en önemlisi bu. "Çocuğunuzla uzun uzun kaliteli zaman geçirin" baskısı da söz konusu şu anda. Ben buna da çok katılmıyorum açıkçası. İki oğlum var, onlar birbiriyle oynarken benim aynı oda içerisinde olup kendi işlerimle uğraşmam bile bence çocuğa o güven ve sevgi duygusunu, herhangi bir şey olduğunda da "anne" diyebilme imkânını veriyor. Pazar kahvaltısı tabii ki haftanın en özel aile içi etkinliği oluyor. Eşim çok tatlı sevmez. Kahvaltıda patatesli omlet ailemizin en favori spesiyallerinden. Mümkünse onu hazırlamayı tercih ediyoruz. Onun dışında ikimiz de peynir çeşitlerini çok severiz, mutlaka sofrada olur.

Günümüz dünyasında bir kadın için en kışkırtıcı ideoloji feminizmken siz neden Ailenin Adı Yok ile feminizme "lâ" çektiniz?

Feminizm de diğer insan ürünü ideolojiler gibi bir hakikat arayışı. Ancak insan ürünü olması hasebiyle de eksik bir hakikat arayışı. Bu anlamda bir düşmanlık beslemiyorum, tıpkı diğer ideolojilerde de olduğu gibi. Onları olabildiğince doğru kavrayıp kendi hayat görüşüm içerisinden bir eleştiri, bir reddiye getirmeye çalıştım kitapta. Feminizmin kadın erkek ilişkilerindeki dengeyi tamiri zor biçimde bozduğunu düşünüyorum. Kadınla erkeği bir yandan aralarında bir rekabet, tabelaya sonuçları yansıyan bir maç gibi konumlandırırken, bir yandan "kadının asla korunmaya ihtiyacı yok" derken bir yandan da kadının korunmasına yönelik pozitif ayrımcılık, kota uygulamaları, ev içi dengede kadının ön planda olması gibi kendi içinde çelişen söylemleri var. Fakat bizi en çok ilgilendiren mesele şu ikiyüzlülük; özellikle ikinci dalga feminizmden itibaren aileyi kadını köleleştiren bir kurum olarak konumlandırmış olması ve kadının nihai amaçlarından birisini aileden özgürleşmesi olarak savunurken öte yandan aile içi ilişkilerde sanki bizim referans almamız gereken bir ideolojiymiş gibi konumlandırılması bence temel bir çelişkidir. Hele ki üçüncü dalga feminizmde "kadının ve erkekliğin, biyolojik cinsiyetin bir hakikati yok" noktasına gelinmişken referans alınmasını oldukça sıkıntılı olarak görüyorum. Kitapta da hem bu noktada hem geniş bir çerçevede eleştirilerimi dile getirdim.

Kadına şiddet, kadın cinayetleri meselelerinin Türkiye'deki toplumsal ve kişisel boyutlarıyla ilgili neler söyleyebilirsiniz? Toplumsal ya da ahlaki tüm sorunların kaynağı erkekler mi?

Kadın cinayeti kavramının doğru bir kavramsallaştırma olduğunu düşünüyorum çünkü bu cinayet türü failin her zaman eşi, eski eşi, erkek arkadaşı gibi kadının yakın olduğu erkeklerden olduğunu görüyoruz. Fakat burada faili kimlikleştirmek yanlış olurdu. Kadın cinayetleri derken biz mazlumu kimlikleştiriyoruz. Bu anlamda özel tedbirlerin alınması gereken bir alana işaret ediyor. Şöyle düşünün tacizde de mesela çocuk tacizi ayrı bir kategoridir; mazlumu kimlikleştirerek yapılır. Bu anlamda kadın cinayeti de mazlumu kimlikleştirilerek yapılan bir tanımlamadır. Türkiye'deki kadın cinayetleri oranı maalesef kitapta da anlattığım gibi son 10 yılda iki katına çıktı. Tabii İstanbul Sözleşmesi'ni savunanlar bunu nasıl açıklıyor bilmiyorum. Sözleşmenin de kadınları korumak bağlamında yeterli bir kapsam ve bağlam sunmadığını da görüyoruz. Kadın cinayetleri konusunda yine kadının özel bir korumaya ihtiyacı olduğunu, devletin bu noktada elinden geleni yapması gerektiğini gösteren toplumsal bir vakadır. Kadın cinayetlerine bu noktada yaklaşıyorum. Benim şahsi dileğim çocuklara ve kadınlara zarar veren, onları öldüren kişilere çok daha ağır cezaların verilmesi gerektiği. Şu anda büyük ölçüde ağırlaştırılmış müebbet veriliyor fakat gerçekten idam cezasının bile bu noktada getirilmesi gerektiğini savunanlardan biriyim. Biz İstanbul Sözleşmesi'ne karşıyız diye kadın cinayetlerine yumuşakmışız gibi çarpıtmaya gitmeye çalışıyor feministler fakat tam tersi ben idamı savunuyorum, onlar idamın da karşısında. Bu onları kadın cinayetlerine karşı daha mı yumuşak yapıyor? Elbette hayır. Böyle manipülasyonlara girmeden bu konuların ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Açıkçası hangi görüşten olursak olalım bu noktada ortaklaşmamız gereken, gerçekten makro siyaseti hedefl eyen, makro siyaset çerçevesinde o parti, şu parti demeden birleşilmesi gereken bir mücadeledir kadın cinayetleri. Elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız.

"Entelektüel özgürlük maddi şeylere, yazmak da entelektüel özgürlüğe bağlıdır. Kadınlarsa hep yoksul olmuşlardır; sadece iki yüz yıldır değil, dünya kurulalı beri" diyor Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda'da.

Siz entelektüel özgürlüğünüzü nasıl temin ettiniz?

İster ev hanımı olsun, ister çalışsın ben kadınların kendilerine ait bir oda metaforunda o bahsedilen alana sahip olmasını çok önemsiyorum. Günde bir saat bile olsa kendine ayıracağı bir vakit olması bence her kadın için hayati öneme sahip bir şey. Kendi entelektüel özgürlüğüm şöyle: Aile içerisinde üniversiteden mezun olan ikinci kişiyim aslında. Bunda en başta annemin çok büyük emeği var. Benim okumam konusunda cesaretlendirici ve yönlendirici oldu her zaman. Babamın da yine çok büyük bir emeği var, elinden ne geliyorsa bu noktada yaptı. Dolayısıyla en başta onlara müteşekkirim. İkincisi kendi ekonomik bağımsızlığımla da çok ilgili. Ben ÖSYM bursuyla okudum lisansta. Lisanstan itibaren burs alan bir öğrenci oldum, yüksek lisansta TÜBİTAK bursu aldım. Psikolojiden mezun olduktan sonra bir yıl kadar orada çalıştım, daha sonra medya hayatına geçtim. Dolayısıyla ekonomik özgürlükle entelektüel özgürlüğün el ele gittiğini düşünüyorum. Hatta bir hikâye varmış. Hoca zengin bir arkadaşından kürsüye çıkmadan küçük bir torba altın istemiş. Cebine koyup öyle çıkmış. Hitabını bitirdikten sonra geri iade etmiş. Arkadaşı "Niye aldın, niye verdin?" diye sorunca "Cebimde altın olunca kendimi daha bağımsız ve güçlü hissediyorum." demiş. Biraz o misal.

Evin ve ailenin şiddetin mekânı olarak imgelendiği, "yuva" kavramı etrafında oluşan olumlu çağrışımların yok edilmeye çalışıldığı günlere geldik maalesef. Bu derece alaşağı edilmeye çalışılan aile kurumuna iade-i itibar için üzerimize neler düşüyor sizce?

Bu konuda büyük büyük lafl ar ediliyor. Aile hayatımıza dair hepimiz normalde yapmamamız gerektiğini düşündüğümüz bir şeyden vazgeçsek ve normalde yapmadığımız bir şeyi yapsak bunun bile çok şey değiştireceğini düşünüyorum.

Mesela çocuğuna şefkat göstermeye çekinen bir ebeveyn bu davranışını düzeltmeye çalışsa ya da çocuklarına günde en fazla yarım saat ayırabilen çalışan ebeveyn bunu bir saate çıkarsa çok şey düzelir. Küçük şeylerle aslında kendi ailemizi ihya etmekten başlatabiliriz bu süreci. Kendi aile yapımızı güçlendirerek en başta örneklik sergilemenin ben daha önemli olduğuna inanıyorum. Onun dışında tabi ki STK'ların, hükümetlerin, akademinin, din adamlarının üzerine düşenler var. En başta kendimizden başlayalım. Kendimize çuvaldızı batırmak hep daha zoru ama daha çok sonuç vereni…

Ailenin Adı Yok'ta ataerkillik için; "Her tür kilidi açan bir maymuncuktur" diyorsunuz. Bu maymuncuğun tek sahibi feministler mi sizce?

Ataerkillik kısaca iktidarın erkekte oluşu… Her türlü oluşum, yapı ve kurumda ataerkillik olduğu söyleniyor. Erkeğe ait olduğu için de kadın orada ezilmeye, horlanmaya mahkûm diye bir bakış açısı söz konusu. Ben bu toptancı bakış açısının eleştirilmeye mahkûm olduğunu düşünüyorum çünkü kadınla ilgili herhangi bir şey olduğunda sebebi sadece ataerkil düzen olarak tanımlamak bütün diğer faktörleri hem elimine ediyor hem de zalimi erkek olarak kodluyor. Dünyada evsiz nüfus sayısında diyelim ki yüzde 90'ı erkek. Hapistekilere baktığımızda neredeyse yüzde 99'unun erkek olduğunu görüyoruz. Hangi erkek diye sorduğumuzda ortaya böyle bir tablo çıkıyor. Erk sahibi kadın olduğu durumlarda kadınlar ezilmiyor mu? Patronu kadın olanlar bu satırları hatırlasın. Dünya çapındaki ünlü kadın liderlere bakın. Dolayısıyla güç dinamiklerini kadın-erkek üzerinden kurup bunu da böyle bir meta haline getirmek her kapıyı açan bir maymuncuk… Bazı komplo teorisyenleri vardır; dünyadaki panda nüfusunun azalmasından küresel ısınmaya kadar her türlü sorunu dünyayı yöneten beş aileye bağlarlar. Feministler de her meselede ataerkillik deyip işin içinden çıkarlar. Bu hem sorunu teşhis etmemek hem de çözümü doğru ortaya koymamak demek.

İstanbul Sözleşmesi'nden geri çekilmemiz konusunda, bir yükten arındığımızı söylüyorsunuz kitabınızda. Bunun yerine geleneksel yapımıza uygun bir kanunla aile içi şiddetle mücadeleyi savunuyorsunuz. Somut önerileriniz var mı bunun için?

İstanbul Sözleşmesi'yle alakalı sorun, sözleşmenin neşet ettiği leksikon feminist eşcinsel küresel siyasetin bir uzantısıydı. Yani, biyolojik cinsiyetle toplumsal cinsiyeti birbirinden ayıran, biyolojik cinsiyetin hakikatini reddeden bir dil ve kelime seçimi söz konusuydu. Bundan arındırılmış bir şekilde bizim yeni bir düzenlemeye gitmemiz bu anlamda önemlidir çünkü devletin en üst kademesinin imzası bu metnin altında olunca devletin alt kademeleri de buna uymak zorundadır. Örneğin eğitim konusunda bu eğitimi cinsel yönelim ibaresini kabul ederek çocuklarımıza vermek zorunda kalacaktık önümüzdeki süreçte. İstanbul Sözleşmesi'nin denetleme yapısı Grevio'nun bu konuda baskılarına maruz kalacaktık. Bunlardan arınmış olduk. Bu şiddetin sözleşme kapsamında dörde ayrılması ve suçun soyut bir şekilde tanımlanması da hukuken bazı haksızlıkları beraberinde getiriyordu. Kendimize özgü bir uygulamada fiziki şiddet ve psikolojik şiddetin önlenmesinde devletin etkin rol almaya devam etmesi, ŞÖNİM gibi şiddet önleme ve izleme merkezinin sayısının çoğaltılması, kadınlara ihtiyaçları olan hukuki ve psikolojik desteğin ücretsiz sağlanması imkânının arttırılması, Diyanet başta olmak üzere akademinin, sivil toplumun bu konuda bilinç oluşturmak, farkındalık yaratmak noktasında daha geniş kapsamlı çalışmalar yapması gibi öneriler var. Bunlar çerçevesinde devletin en küçük anlaşmazlıkta aileye müdahale eden, mahrem alanına giren bir rolden çok önleyici unsur olması ve şiddet söz konusuysa koruyucu bir unsur olması ve bunun kapsamını arttırması gerek. Elektronik izleme merkezleri kuruldu biliyorsunuz; şiddet uygulayan failler elektronik kelepçeyle 7\24 takip ediliyor. Bu uygulamalara da devam edilmesi çok önemli… Hukuki anlamda iyi hal neredeyse uygulanmıyor şiddet gösteren failler konusunda. İyi halin yargı mekanizmalarından çıkarılması da önemli bir gelişmedir.

Kendi anneniz ile kurduğunuz bağ için geçmişinize döndüğünüzde aklınıza gelen en çarpıcı imge ne oluyor? Çocuklarınızın sizi hangi imgelerle hatırlamalarını istersiniz?

Anneme dair tebessüm eden, şefkatli, müşfik bir kadın imgesi zihnimde beliriyor. Geçtiğimiz yıllarda oğlum komşunun oğluyla oynarken "Oyunu kazanan ödül olarak anneme sarılsın" demişti. Bunu ödül olarak görmesi beni çok mutlu etmişti. Dolayısıyla aynı müşfik anne, herhangi bir şekilde yardıma ihtiyacı olduğunda başını dönebileceği bir varlık olarak imge olmam benim için büyük bir başarı olur diye düşünüyorum.

HİLÂL KAPLAN KİMDİR?

Çankırı Dodurgalı bir ailenin kızı olarak 1982 yılında İstanbul'da doğdu. Anadolu Lisesi'nden sonra Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümünü burslu kazandı. Ardından Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümüʼnde yüksek eğitimine TÜBİTAK bursuyla devam etti ve dereceyle bitirdi. Türkçeye tercüme edilen yüksek lisans tezi olan "Türkiye'nin Ölmeyen Babası: Atatürkçü Gençliğin İmkânsız Yası" başta olmak üzere yayınlanmış üç kitabı ve yerli yabancı çeşitli mecralarda çıkmış makaleleri vardır. Hâlen Sabah ve Daily Sabah gazetelerine köşe yazarlığı yapmaktadır. Evli, iki çocuk annesi, dört çocuk teyzesidir.

BİZE ULAŞIN