Milli duruş: II. Abdulhamid'den Erdoğan'a

Bu toprakların insanlarının canla başla ürettikleri ne varsa ham madde adı altında sudan ucuza batıya akmalı, sonra da yüksek meblağlara bu insanlara geri dönmelidir.

Fatmanur Altun SAYI:16 / Eylül 2015
Milli duruş: II. Abdulhamid'den Erdoğan'a
Bu toprakların bir milli duruş meselesi var. Son 200 yıldır milli duruşla ortaya çıkmış politik aktörlerin serencamına bakıldığında bu çok iyi görülebilir. Önerdikleri hayat görüşü yahut savundukları ideoloji farklı dahi olsa II. Abdülhamid'den, Adnan Menderes'e, Turgut Özal'dan Tayyip Erdoğan'a kadar milli duruş sergileyen aktörlerin çok sert bir muhalefet biçimi ile karşılaştıklarına ve bunun da çeşitli siyasi ve toplumsal kırılmalara zemin hazırladığına şahitlik ediyoruz. Peki milli duruş derken neyi kastediyoruz?

Türkiye gibi ülkelerde milli duruş demek basitçe Batı çıkarlarını, ülkenin çıkarlarının gerisine koymak demektir. Bu, Batı ile hiçbir ilişki ve iş birliğinin olmayacağı anlamına gelmez. Batı ile ilişki dünyanın bugünkü siyasi tablosunda her ülke için kaçınılmaz bir durumdur. Milli duruş sahibi olma ile olmama arasındaki ayrım, bu ilişkinin varlığından ziyade mahiyetinde ortaya çıkar. Bir tarafta Batı çıkarlarını ülkenin çıkarlarının önünde gören, felsefi ve kültürel anlamda Batı'nın üstünlüğüne iman etmiş aktörler vardır. Bu aktörler ulusal yahut uluslararası düzeyde Batı'nın ortaya koyduğu çerçevenin dışına çıkmaz, ülkenin kendine ait bir hareket alanı olabileceğine inanmadıkları için buna dair imkanları da kollamaz, başka bir söyleyişle 'ülkeyi maceraya sürüklemez'ler. Her konuda Batılı muhatapları ile istişare eder, sık sık Batı başkentlerine gidip bağlılık tazeler, gereken konularda icazet ister ve çoğunlukla 'bekle, gör' derler. 'Ufak olsa dahi kendilerine ait' gördükleri bu topraklarda Batılı yaşam tarzının hakim olmasını isterler. Böylece çelişkili bir ruh hali ve potansiyel bir zihinsel yarılmadan uzak olmak isterler. Kültürel ve duygusal olarak da kendilerini bağlı gördükleri Batı'nın çıkarlarının bu topraklardaki savunuculuğunu yapmak bu kişileri hem duygusal anlamda maliyetsiz hem de maddi anlamda fazlasıyla kazançlı hale getirmiştir. Zira Türkiye gibi ülkelerde Batı çıkarlarını savunanlar ve bunun gereklerini yerine getirenler genellikle dar bir sınıfsal yapı oluştururlar ve Batı ile ilişkileri yürütmenin karşılığını her anlamda fazlasıyla görürler. Batı tarzı bir yaşamı rahatlıkla sürdürebilecekleri ekonomik imkanlardan, kültürel ve sosyal atmosfere ve bürokraside tadını çıkarttıkları sayısız ayrıcalıklara kadar işgal ettikleri konumun avantajları saymakla bitmez.

Diğer tarafta ise geniş halk kesimleri vardır. Bunlar, 'İnsan memleketini neden sever?' sorusuna, 'Başka çaresi yoktur da ondan' şeklinde cevap veren insanlardır. Bu topraklarda doğan, burada ölen ve burası için ölecek olan kalabalıklardır bunlar. Bu kalabalıkların çıkarları ile Batı çıkarları ise taban tabana zıttır. Batı'nın bu topraklardaki çıkarlarının tesis edilmesi için bu kalabalıkların sömürülmesi şarttır. Ülkelerinde konfor içinde yaşamak isteyenlerin bu kalabalıkların ürettiği değerlere hesapsızca el koyması zorunludur. Batılıların bir kuruş ödediği ürüne, bu toprakların insanları bin kuruş ödemelidir. Bu toprakların insanlarının sahip oldukları yahut canla başla ürettikleri ne varsa ham madde adı altında sudan ucuza Batı'ya akmalı, sonra da yüksek meblağlara bu insanlara geri dönmelidir. Ellerinde bir şey kalmayan insanlar boğazlarını doyurmaktan başka bir şey düşünemez olmalı, hele hele siyasi bir talepte bulunmak akıllarına bile gelmemelidir.

Oysa böyle olmaz. Her 10-20 yılda bir bu kalabalıkların içinden birileri çıkar ve bu 'çıldırtan denge'ye isyan eder. İlginç biçimde bu kalabalıklar da bu insanların ardında hizaya girerler. Oysa ne yeterli eğitimleri vardır ne de olup bitene vakıf olmalarını sağlayacak iletişim kanallarına erişimleri... Bunca 'cahilliklerine, dağdaki çobanlıklarına, bidon kafalılıklarına' rağmen bu insanları destekler, mührü onların ellerine verirler. 'Sezgi'nin de bir bilgi kaynağı olduğunu ispat edercesine yaparlar bunu. Ancak bu kez karşılarına 'hükümet olma-iktidar olma' dikotomisi çıkar. 'Kendi insanı'nın hükümeti kurduğunu, ülkeyi idare ettiğini ama oyunun kurallarını kendi lehlerine bir türlü değiştiremediğini görürler. Zira iktidar başka bir yerde daha 'derin'lerdedir.

Bu derin yapılar ile kavga başlatanlar milli duruş sergileyen aktörlerdir. Bu aktörler memleketin ve arkalarında yürüyen kalabalıkların çıkarlarını Batı'nın ali çıkarlarından üstün görürler. Ulusal yahut uluslararası meselelerde Batı ile çatışma ajandaları olmasa bile kendi milli duruşlarını yansıtmak isterler. Zaman zaman Batı'nın koyduğu çerçevenin dışına çıkar, ülkenin manevra alanını genişletmeye çalışırlar. Gelişmeleri takip edip ön alıcı hamleler yapar, 'bekleyip gör'mek istemezler. 'Ülkeyi maceraya sürükleyen' böylesi aktörlere Batı çıkarları ile aynı anlama gelen uluslararası sistemin tahammülü yoktur. Peki bu aktörlere ne olur?

Alternatif iktidar odakları ile mücadele

Millilik meselesi aslında Türkiye için yeni bir mesele değildir. Tanzimattan itibaren bu ülkede milli olabilmek hep bir mesele olmuştur. Zira ilk kez Tanzimat'tan sonra hesap vermeden, risk almadan, belli kurumsal yapıların ardına sığınarak iktidara ortak olmanın yolu açılmıştır. Padişahın bile bir siyasi figür olduğu, iktidarının sınırsız olmadığı, meşruiyet ihtiyacına cevap vermek zorunda olduğu, aksi durumda 'hal edilme' tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu bir kenara not ederek yürüyelim. Şu halde yukarıda bahsi geçen risksiz iktidar, mutlak bir iktidar olmasa bile baş döndürücü bir şey olsa gerektir. Bu ülkede bu türden bir iktidara ilk ulaşan zümre bürokrasi olmuştur. Tanzimat ile birlikte hayata dahil olan Babıali bürokrasisi Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan 'ayan'lar gibi yeni iktidar odaklarından farklı olarak padişahın otoritesinden neredeyse tamamen bağımsız hareket edebilmişlerdir. Bu bağımsızlıkta büyük oranda pay sahibi olan Tanzimat'ın ve dolayısıyla bürokrasinin ortaya çıkışının mimarı Batılı devletlerdir. Padişahın otoritesini zayıflatacağı gerekçesi ile böylesi bir zümrenin ortaya çıkışını bizzat destekleyen Batılı devletler, aynı nedenle bürokrasi için bir bağlılık makamı haline dönüşmüşlerdir. Varlığını ve hayatiyetinin devamını Batı'ya borçlu olan askeri ve mülki bürokrasinin Osmanlı sistemi içerisinde Batı'ya yönelimi ve bağlılığı ilk ortaya çıkan ve en kuvvetli zümre olması boşuna değildir. Zaman içinde risk almadan iktidar keyfini sürmek isteyen yeni zümreler ortaya çıkacaktır ve bu yeni zümrelerin her biri bağlılıklarını Batı'ya sunacaklardır.

II. Abdülhamid, söz konusu alternatif iktidar odakları ile mücadele içine girerek gidişatı tersine çevirmek isteyen aktörlerin başında gelmiştir. Fakat akıbeti her birimizin bildiği gibi bir saray darbesine kurban gitmek olmuştur. Onun hal'ine giden süreçte inanılmaz bir algı operasyonunun yürütüldüğü, istibdat yaftası ile meşruiyetinin tartışma konusu edildiği, basının inanılmaz bir tazyikle üzerine geldiği, içeride ve dışarıda paydaşları olan bir koalisyon tarafından adeta öcü ilan edildiği ve oluşan atmosferde yan yana gelmesi hayal bile edilemeyecek bir çok kesimin Abdülhamid karşıtlığı ile mobilize edildiği görülmüştür. Benzer süreçler Adnan Menderes ve Turgut Özal için de geçerli olmuştur. Milli bir duruş sergileme azminde olan bu iki aktör de belli kampanyalara hedef olmuş ve biri idam edilerek, diğeri de zehirlenerek devreden çıkarılmıştır.

Erdoğan'ın milli duruşu

Türkiye 2002'den bu yana milli duruşa sahip bir başka aktörün liderliğinin keyfini sürüyor. Ne var ki bu keyfi mümkün olduğunca kısa tutmak isteyen odakların devrede olduğunu görmemize yetecek kadar tarihi müktesebat birikmiş durumda. Söz konusu odakların gayrimilli bir koalisyonu devreye soktuğu ise tartışma götürmez. Her gün yalan yanlış manşetlerle Türkiye'yi Batı'ya şikayet eden, türlü algı operasyonlarına imza atan, binlerce insanımızı öldüren ve hâlâ da haince pusularda öldürmeye devam eden bir terör örgütünü masum bir gençlik hareketi gibi sunacak kadar utanmazlaşan bir kısım medyadan, Erdoğan düşmanlığı yüzünden Gezi olayları gibi yıkıcı toplumsal hareketleri destekleyen, yönlendiren sözde meslek odalarına, seçimden çıkan tabloyu sırf Erdoğan'ı yıpratmak ve meşruiyetini tartışmaya açmak için kullanan, yapıcı hiçbir öneriye açık olmayan partilerden, PKK kampları bombalanınca soluğu Brüksel'de alan, ABD'nin arabulucuğunu, İsrail'in yardımını dilenen sözde siyasilere uzanan bir koalisyon bu.

Peki bu koalisyon başarılı olabilecek mi? Batı'da terör örgütleri bile milli çıkarlar söz konusu olduğunda geri adım atarken, bu topraklarda 200 yıldır milli duruş sahibi aktörleri devre dışı bırakan sistemin artık miadını doldurduğunu düşünmemiz için yeterli neden var. Bütün kampanyalara rağmen 'seni yedirmeyeceğiz!' diyerek bir siyasi aktöre koşulsuz destek veren geniş halk kesimlerinin varlığı bile, yeni bir toplumsal gerçeklikle karşı karşıya olduğumuzu gösteren önemli bir delil. Görmek isteyene…
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN