Bir itirafla başlamak istiyorum. Bende başlarda sistem eleştirdim, fıtratı konuştum, sömürü mekanizmalarını ele aldım... Hepsi doğruydu. Ama hepsi de dışarıdan bakıyordu. Şimdi şunu soralım: Biz bu analizleri yaparken neden bu kadar uzun süre sadece görüneni masaya yatırdık? Neden sistemi eleştirirken aynı dilin içinden konuştuk? Bu soru hem dürüst hem rahatsız edici. Çünkü cevap bizi de içine alıyor.
Modern dünya bize derin bir ontolojik daralma yaşattı. Sadece ölçülebileni gerçek, sadece görüneni değerli, sadece eylem üreteni güçlü saydık. Bu materyalist redüksiyon gölgesinde kadını ele alırken bile hep maddi ölçütlere başvurduk. Kariyerine, başarısına, ekonomik gücüne baktık. Peki ya mana? Kadının Cemal sıfatları? Şefkat, sezgi, o derin ve sessiz bereket nerede kaldı? Görünmeyene değer vermeyişimizin en ağır bedelini kadın fıtratı ödedi. Bu soruyu sormak bile başlı başına bir cesaret işidir. Zira modern söylem, kadın meselesini yalnızca haklar, eşitlik ve temsil üzerinden ele almayı alışkanlık haline getirdi.
Bunlar elbette önemli konular ama tek başına yeterli değil. Çünkü bir insana kıymet vermek, onu kendi doğasına kavuşturmaktır, başka bir kalıba dökmek değil. Ve işte tam burada modern feminizmin büyük paradoksu kendini gösterdi: Kadını özgürleştirme iddiasıyla yola çıkan bu söylem, çoğu zaman kadını kendi derinliğinden kopararak erkek merkezli bir başarı anlayışına hizmet ettirdi. Oysa asıl özgürlük, değer ve kıymet asıl olan fıtrata dönüştür.
İnanan bir nörobilimci olarak da ele almak istedim bu konuyu, çünkü hakikat bu alanda bilhassa daha çok açığa çıkmaya başladı. Nörolog Iain McGilchrist'in çalışmasına bakınca, bunu "Sağ beynin susturulması" olarak adlandırabiliriz, yani yaşadığımız çağın krizini bir beyin dengesi krizi olarak tanımlar. Sol yarıkürenin kullandığı dil parçalayan, ölçen, kategorize eden ve kontrol altına alan bir dildir. Sağ yarıküre ise bütünü kavrayan, bağ kuran, sessizliği okuyandır. Modern uygarlık sol beyin egemenliğine kaydıkça empati, sezgi ve anlam gibi değerleri "verimsiz" ilan etti ve kenara itti. Bu kayma yalnızca bireysel değil maalesef kültüreldir, küreseldir. Eğitim sistemlerimiz çocuklara erken yaştan itibaren şunu öğretir: "Ölç, sınıflandır, başar." Sanat ikinci plandır; felsefe lüks, şiir demode ve sessizlik ise boşa harcanan zamandır. Halbuki McGilchrist'in dikkat çektiği şudur: Sağ yarıküre baskılandıkça insan yalnızca daha az yaratıcı olmaz, aynı zamanda daha az insan olur. Empati kurma kapasitesi daralır, anlam arayışı körelir, ilişkiler mekanikleşir.
Güçlü kadın miti
Kadın fıtratı, yapısal olarak sağ yarıkürenin ve "Default Mode Network"ün, yani içe dönüş ağının, derinliğini taşır. Kadın beyni, bağ kurma hormonu olan oksitosini daha yoğun salgılayarak toplumun biyokimyasal mayasını oluşturur. Bu yalnızca bir metafor değildir, nörobiyolojik bir gerçektir. Araştırmalar kadın beyninin sosyal bağlantıya, duygusal belleğe ve empatik işleme daha fazla kaynak ayırdığını ortaya koymaktadır. Ancak sistem kadına şunu fısıldadı... "O iç dünyan, o sessiz derinliğin değersiz. Dışarı çık ve erkek modeline göre üret."
İşte "güçlü kadın miti" tam da bu noktada doğdu. Kadını özgürleştirmek için değil, onu kendi özünden koparıp erkekleşmeye zorlamak için. Bugün başarılı kadın imgesine bakın... Sert, hırslı, duygularını bastıran, yorgunluğunu gizleyen, "erkekler gibi" dayanıklı olan kadın. Bu imge bir özgürleşme değil, aksine kadın fıtratına bir ihanettir. Kendi sesini duyabilmesi için kadına verilmesi gereken şey, daha fazla performans baskısı değil, daha fazla sessizlik ve kendi derinliğine duyulan saygıdır.
Bu bizim maneviyatımıza nasıl bir zarar verdi diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Ki manevi dünya başlı başına içsel ve "görünmeyen" bir âlem. Şimdi çok önemli bir bağlantıya gelelim. Kadın fıtratı, Cemal esması, şefkat, sezgi, bâtın ile Allah'a iman arasında yapısal bir bağ vardır. Her ikisi de görünmeyene güvenmeyi gerektirir. Bir anne çocuğuna bakarken o çocuğun ileride kim olacağını göremez. Ama sever, ama besler, ama sabırla bekler. Bu görünmeyene iman değil midir? Bir kadın sezgisiyle söylenmemiş biracıyı hisseder. Kanıtı yoktur, ama bilir. Bu gözle görülmeyeni idrak değil midir? Şefkat, karşılığı olmayan bir verme, hesap yapmadan, görünmeden, ödülsüz... Bu imanın pratiği değil midir?
Kadın yeryüzünde bâtının temsilcisidir
Şimdi tersinden soralım... Bir toplum kadın fıtratını, Cemal'i, şefkati, görünmez bağı yok saydığında o toplumda Allah'a iman nasıl canlı kalabilir? Çünkü kadın fıtratı, bir anlamda imanın günlük hayattaki tezahürüdür. Görünmeyene değer veren, sessizliği taşıyan, bâtını yaşatan... Kadın bu köprüyü kuruyordu ve köprü yıkılınca iki kıyı birbirinden uzaklaştı.
Kadim bilgelikte evren iki boyuttan ibarettir, zahir (görünen) ve bâtın (mana). Zahir, bâtının yalnızca bir yansımasıdır, gölgesidir. Kadın ise yeryüzünde bâtının, görünmeyenin temsilcisi olarak var olmuştur. İslam geleneğinde kadın fıtratı, Allah'ın Cemal esmasıyla (lütuf, rahmet, sabır) özdeşleşir. Bu özdeşleşme tesadüf değildir. Tasavvuf geleneğinde Cemal, varlığın yumuşak ama kalıcı yüzüdür. Celal ise sert, azametli ve dönüştürücü olandır. İkisi birbirini var eder. Cemal olmadan Celal tahripte kalır, Celal olmadan Cemal sınırsız yayılır ve şekil tutamaz. Kadın ve erkeğin fıtratları bu iki ilkenin yeryüzündeki tezahürleridir, tamamlayıcısıdır, birbirinin rakibi değil.
Cemal bir örümcek ağına benzer, görünüşte narin, hatta kırılgan… Ama yeri geldiğinde bir Nebi'ye mağara kapısında siper olacak kadar güçlüdür. Akıl, bilgelik, ahlak gibi görünmez olduğu sanılan bu değerler aslında varlığın en sağlam temelidir. Tarihe bakıldığında en büyük dönüşümlerin arkasında çoğu zaman bir kadının sessiz ve derin etkisi yatar. Bir annenin duasıyla büyüyen bir lider, eşinin sabrıyla yeniden ayağa kalkan bir bilge, bir öğretmenin şefkatiyle köklenen bir nesil. Bu etkiler kayıt altına alınmaz, ölçülemez ama onlar olmazsa uygarlık çöker.
Ne var ki biz zahirin büyüsüne kapıldık. En temel olanın görünmez, en güçlü olanın sessiz olduğunu unuttuk. Ve o köprü yıkılınca mana ile madde arasındaki bağ da koptu. Tıpkı kadın ve erkek arasındaki bağ gibi… Artık bir annenin emeği "verimli iş" sayılmıyor, bir kadının sezgisi "bilimsel kanıt" olmadığı için ciddiye alınmıyor ve maalesef şefkat ise zayıflık olarak yaftalanıyor.
Güç tuzağı
İğneyi kendimize batıralım... Neden kandırıldık? Sistemi suçlamak yeterli değil. Kadın neden bu "güç" söylemine inandı? Çünkü görünmek ve değer görmek istiyordu. Bu son derece insani ve anlaşılır bir ihtiyaçtı. Ama sistem ona şu tuzağı kurdu... Sayılmak istiyorsan, sayılabilir ol! Başka bir deyişle: "Kendi dilinle değil, bizim dilimizle konuş. Kendi ölçütlerinle değil, bizim cetvelimizle ölçül." Kadın bu tuzağa düşerken kendi zarafetini, latifliğini, görünmezliğini, yani mahremiyetini bir güç olarak sahiplenmeyi unuttu. Görünmez olmanın yok olmak değil, aksine bir derinlik ve sır taşımak olduğunu kavrayamadı.
Hâlbuki en büyük güçler hep görünmez olanlar değil miydi? Yerçekimi görünmez ama kâinatı tutar. Sevgi görünmez ama insanı ayakta kılar. Koku görünmez ama doğrudan limbik sisteme sızan, maddeyi manaya bağlayan ve mantık devreye girmeden duyguları uyandıran en hızlı nörolojik arka kapıdır. Ve o küçük, kasıtsız, hiçbir zaman takdir edilmeyen anne şefkati, dünyayı taşıyan en ağır yüktür.
Bu kırılma, Allah'a olan imanımızı da derinden sarstı belki. Görünmeyene değer vermeyen bir göz, "Büyük Görünmez"i de idrak edemez hale gelmedi mi? İman yaşanılan bir halden çıktı, yalnızca bilgiye hatta bir kimlik işaretine dönüştü. Çünkü modern insan, Allah'ın konuştuğu o sessizliği yitirdi. Ekranlar, gürültü ve performans kaygısı kalbin aynasını paslandırdı. Artık insanlar yalnız kalmaktan değil, yalnız kalmadan korkar hale geldi. Oysa o sessizlik, fıtratın en berrak aynasıdır.
Cemal bastırıldığında erkek fıtratı da (Celal) anlamsızlaştı. Celal özünde koruma ve sorumluluk üstlenme yetisidir ama dengeleyici olan Cemal, yani şefkat ortadan kalkınca bu güç ya yıkıcı bir sertliğe ya da tam bir sorumsuzluğa dönüştü. Bugün pek çok erkek ne tam anlamıyla sert ne de tam anlamıyla şefkatlidir. İkisi arasında sürüklenen, anlamsızlık içinde boğulan, ne koruyacağını ne de neden koruyacağını bilen bir erkeklik krizi yaşanıyor. Bu kriz kadın fıtratının bastırılmasından bağımsız değildir. Çünkü Celal, Cemal'e karşı sorumluluk duyduğunda anlam kazanır. Şefkatin olmadığı yerde gücün yöneleceği bir kıble kalmaz. Sonuçları hepimizin gözü önünde... Evlerde duvarlar var, ama yuva yok. İnsanlar aynı çatı altında yabancı gibi yaşıyor. Çocuklarda karşılıksız sevgi eksikliği ve köklü bir güven bunalımı var, çünkü annenin şefkati ile babanın güvencesi aynı anda yok oldu. Toplumda ise rekabetin kutsandığı, başarının tanrılaştırıldığı, anlamın yitip gittiği derin bir kuraklık hüküm sürüyor. İnsanlar birbirine bağlanamıyor, yalnızlık salgın haline geliyor ve kimse bunun neden böyle olduğunu tam olarak açıklayamıyor. Açıklama aslında basittir... Fıtratımızdan uzaklaştık ve temeli unuttuk. Ve o temel, görünmeyendi.
Görünmeyene dönüş
Gerçek güç fıtratı inkâr etmekte değil, onu onurlandırmakta yatar. Bir kadının şefkati, bir annenin bereketi, bir bilgenin sessizliği ölçülemez ama medeniyeti ayakta tutan yegane "güçler" bunlardır. Bunları kaybettiğimizde ne kadar çok bina inşa edersek edelim, içi boş bir şehirden ibaret kalırız. Dönüş, nostaljik bir geçmiş özlemi değildir. Kadını eve hapsetmek değil, yuvanın (EV-liğin) değerini yeniden keşfetmektir.
Kadını sessiz kılmak değil, sessizliğin kendisinin ne kadar güçlü bir dil olduğunu anlamaktır. Kadını küçümsemek değil, küçük görünenlerin aslında ne kadar büyük olduğunu idrak etmektir. Peki, ne yapabiliriz? Sessizliği geri getirmek…. Her gün birkaç dakika gürültüden uzak kalıp iç dünyayı, bâtını dinlemek. Telefonu bırakmak, nefes almak, kendi sesini duymak. Bu küçük bir eylem gibi görünür ama aslında en devrimci adımdır.
Küçük görünmezleri onurlandırmak… Birinin emeğini, sezgisini, kalpten bildiği gerçeği kanıt aramaksızın onurlandırmak… "Teşekkür ederim" demek, tebessümü geri getirmek, bazen bir insanı yıllar boyunca ayakta tutan tek şey budur. Cemal'i sahiplenmek, şefkati zayıflık değil, en derin direniş biçimi olarak yaşamak. Sertleşmeye, kapanmaya, duygusuzlaşmaya karşı durmak. Yumuşak kalmak, her şeye rağmen bağ kurmak ve sevmek, bu dünyada gerçek bir cesaret ister. Fıtratı yeniden okumak… Kadının doğasını bir kısıtlama olarak değil, bir derinlik haritası olarak ele almak…
O harita, binlerce yıllık bilgeliğin içinde saklıdır, modern söylem onu yalnızca örtmeye çalıştı. Unutmayalım ki örümcek ağı kadar narin görünen ahlak ve mana, fırtınalarda devasa yapılardan çok daha dayanıklı çıkmıştır. Kadın erkek gibi olmaya çalıştığında değil, kendi fıtratının Cemal derinliğinde durabildiğinde dünyayı gerçekten dönüştürebilir. Çünkü kadının gücü görünmeyendir. Ve görünmeyeni taşıyanlar, tarihin en sessiz ama en kalıcı mimarlarıdır.