Feyza Ketenci: Kadın imiş her ne var âlemde: İbnü’l-Arabî’de ötekiyle ilişki üzerinden hakikatle ilişki kurmanın imkânı

Giriş Tarihi: 24.06.2026 14:38 Son Güncelleme: 24.06.2026 14:38
İbnü’l-Arabî, düşüncedeki büyüklüğünü dişilik-erillik meselesini, Tanrı’ya taşımakla gösterir. Dinî metinlerin ve mitolojik anlatımların bir kısmında cennetten kovulmaya işaretle menfi yaklaşımlarla kendilerinden söz edilen Âdem-Havva portresi, İbnü’l-Arabî düşüncesinde yerini hakikate ulaşmaya çalışan insanın iki farklı yönüne bırakır.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ö. 638/1240) müşterek kavramdan hareketle insan kelimesini, kadın ve erkek diye ayırmak yerine gerçek anlamıyla kullanan ve bunu da teorisinin omurgasına dayandıran sayılı düşünürlerden biridir. Çünkü İbnü'l-Arabî her şeyden önce bir insan düşünürüdür. Kendisine kadar gelen Tanrı merkezli tasavvuf anlayışını, Tanrı kadar insanın da düşünceye dâhil olduğu ve artık meselenin onlar arasındaki ilişkiye evrildiği bir sisteme dönüştürmüştür. İbnü'l-Arabî'nin düşüncesini sistemleştirmesiyle tanınan Sadreddin Konevî (ö. 673/1274) de tasavvufun bu yeni döneminin, teknik tabirle ifade etmek gerekirse 'tasavvuf metafiziğinin', mevzu, mesele, yöntem ve maksadını ele aldığı Tasavvuf Metafiziği adıyla Türkiye'de bilinen Miftâhu'l-gayb isimli eserinin başında bunu teyit eder.

Orada özetle metafizikte meselelerin iki ilkeye dayandığını ve bunlardan ilkinin "Hakk'ın âlemle, âlemin de Hak ile irtibatının bilinmesi" olduğunu söyler. İkincisinin de ilk ilkede ifade edilen "irtibatın bilinebilir ve bilinemez meselelerini" teşkil ettiğini ifade ederek tasavvuf metafiziğinin tüm meselesini Hak ve âlemin irtibatı diye özetler ki âlemin bu teoride büyük anlamda insana, insanın da 'küçük âleme' işaret ettiği konusunda şüphe yoktur. Onların metafiziklerini, Tanrı-âlem ilişkileri üzerinden inşa etmeleri, tüm kimliklerinden bağımsız bir şekilde kadını, epistemik bir zeminde ele alarak konuşmalarında kendini göstermiştir. Başka bir ifadeyle bu teori sahiplerinin insanı, kelimenin gerçek anlamıyla metafiziğin meselesi haline getirmeleri, kadını da sosyal, kültürel ve biyolojik kodlarının ötesinde daha büyük bir perspektifle ele almalarıyla sonuçlanmıştır.

Bu teori sahiplerinin dedik, fakat hiç kuşkusuz bu konuyu Konevî'den ziyade İbnü'l-Arabî'nin eserlerinden takip ederek yazmak daha mümkün durmaktadır. İbnü'l-Arabî gerek ima ve işaretlerle gerekse de özelliklerini insanlık durumunun bir yönünü anlatmak için verdiği örnekleriyle müstakil olarak kadın konusuna görece daha çok yer verir görünmektedir. Hatta İbnü'l-Arabî ailesindeki kadınlardan bahsettiği gibi kendisinden ilim öğrendiği yahut bizzat kendisinin ilim öğrettiği kadınlar gibi hayatında bir şekilde yer almış kadınlara da yer vererek şahitliği üzerinden eserlerindeki örnekleri zenginleştirir. Zaten en önemli iki eserinden biri olan Fütûhât-ı Mekkiyye'yi veli anlamındaki adamlara yani ricâle (tekili: recül) tanıklığı üzerinden yazmıştır. Bu durum çoğu zaman İbnü'l-Arabî gibi düşüncenin en zor ve çetrefilli meselelerinden bahseden bir düşünürün aslında tecrübelerin bir kısmında bizimle 'ortak' olduğunu, yani bizden biri olduğunu düşünmemizi sağlar. Hatta okuyucu için kimi zaman onun düşüncesinin en keyifli kısmını da bu konular teşkil edebilir. Dikkatli bir İbnü'l-Arabî okuru için ortaklık izlenimi veren bu meseleler, teorinin tikel örnekler üzerinden ana önermeye nasıl bağlandığını takip etmek için çok önemli perspektifler sunar. Bu sayede okuyucu, düşüncenin hemen her alanında kalem oynatarak çok sayıda eser yazmış ve bu yüzden bahsettiği her konuya vâkıf olmanın zor olduğu bir düşünürle arasında entelektüel bağ kurabileceği bir zemin kendisine bulabilir ve hatta bu bağı güçlendirebilir de.

"Âlemde erkek diye bir şey yok"

İbnü'l-Arabî Fütûhât-ı Mekkiyye'deki bir şiirinde "…Âlemde erkek diye bir şey yok" der. Bu şaşırtıcı ifadesine karşı çıkacaklara ön savunma tarzında şiirin devamında şöyle söyler: "Örfün erkek diye belirledikleri; onlar da dişi..." Esasında sadece bu dizeler bile onun düşüncesinde kadın meselesini anlamaya önemli bir imkân sağlar.

İnsanın kendisinin yanında 'öteki' insanla ilişkisi üzerinden nihai metafizik bilgi diyebileceğimiz hakikate erişebilme imkânı, modern dönemde anlaşılması güç bir konudur. Bu anlayış, kadim dönemlerden beri ilk sırada kabul gören 'bireyselliğin' yanında hakikate ulaşabilmek için başka yöntemlerin de var olabileceğini düşündürmüş ve onlara kapı aralatmıştır. İbnü'l-Arabî'nin düşüncesinde ise 'öteki ile ilişki', her varlığın Tanrı'nın bir ismine işaret etmesi sebebiyle hakikatin bütününe ulaşmak için zorunlu bir mesele haline gelmiştir.

İbnü'l-Arabî'nin düşüncesi her şeyden önce insanın, hakikatin tümüyle ilişki kurabileceği kabulü üzerine kuruludur. Bunu 'kevn-i câmi' gibi teknik kavramlar üreterek teorisinde anlatmaktadır. Ona göre insan, âlemle ve öteki insan diye tabir edebileceğimiz kendi dışındakiyle ilişki kurabildiği ölçüde hakikatin bir yönüyle değil, tümüyle ilişki kurabilmesi mümkün bir varlık haline gelmektedir. Bu ilişkide birbiri için öteki diyebileceğimiz insan cinsleri, yani kadın için erkek ve erkek için kadın, hakikate dair 'işaret' taşımakla birbirlerine hakikate ulaşmak için bir olanak sağlar. Böylece dinî metinlerin ve mitolojik anlatımların bir kısmında cennetten kovulmaya işaretle menfi yaklaşımlarla kendilerinden söz edilen Âdem-Havva portresi, İbnü'l-Arabî düşüncesinde yerini hakikate ulaşmaya çalışan insanın iki farklı yönüne bırakır.

Bilindiği üzere normal şartlarda yöntemde bir eksiklik veya hata olması, kaçınılmaz olarak sonucun da eksik, hatalı veya yanlı olmasına yol açar. Tıpkı bunun gibi iki yönden, yani Âdem ve Havva'nın temsil ettiği insana dair iki yönden birinin eksikliği, hakikate ulaşma konusunda da noksan bir sonucu beraberinde getirecektir. Şemsiye bir kavram olarak 'insan' kelimesinin altında yer alan her iki cinse (kadın ve erkek) insanın iki yönü diye İbnü'l-Arabî gibi bakabilmek ise bu sorunu aşmaya yardımcı olabilir. Kişide baskın ve gizli olan kısım ya da kuvve-fiil diye ifade edebileceğimiz bu iki yönün en sistematik biçimdeki ifadesi Konevî'nin 'galibiyet ve mağlubiyet' terimselleştirmesinde karşımıza çıkar. Bu durum kendisindeki iki yönle, yani ilk olarak kendisinde baskın ötekisinde ise mağlup olan yönle sonrasında ise kendisinde mağlup ötekisinde ise baskın olan yönle ilişki kurmadığı sürece kişinin hakikate ulaşamayacağı anlamına gelmektedir. Bu meyanda her ne kadar öteki diye ifade etsek de bu yön her hâlükârda kişinin kendisinden başka bir yöne işaret etmeyecektir.

Her şey aynı anda eril ve dişi…

İbnü'l-Arabî kadın ve erkek arasındaki bu ötekilik ilişkisini izah etmek için Âdem ve Havva ile sembolize edilen doğrudan ve dolaylı yaratılışın münasebetine atıfta bulunur. Ona göre Âdem'in eğe kemiğinden yaratılması hasebiyle Havva, Âdem'in parçasıdır. Havva'nın parça olması aynı zamanda Âdem'e nispetle onun yaratılışının 'dolaylı' olmasına karşılık gelmektedir. Öyle ki parça-bütün, asıl-fer ve kök-dal gibi ilişkilerle bu konu sadece tasavvufun teorik konularını ele alan İbnü'l-Arabî'nin metinlerinde karşımıza çıkmaz. Edebiyat ve sanat gibi dinin dolaylı anlatımlarında da sevgi, muhabbet ve en temelde de aşk başlıkları etrafında parçanın eski bütününü, hatta İbnü'l-Arabî'de geçen ifadesiyle "vatanını özlemesi" ve bütünün de eski parçasını arzulaması gibi içeriğiyle hararetli şekilde bu konu tasavvufun dışındaki alanlarda da işlenegelmiştir.

Burada bütünün parçası olan yalnızca Havva değil, Havva'ya vekâleten tüm kadınlardır. Tıpkı Âdem'in tüm erkeklere vekâleten parçanın bütünü olması gibi. Çünkü Âdem ve Havva esasında tüm insanlığın ortak olduğu müşterek bir durumu temsil etmektedir. O halde kadın, erkeğin parçası olduğu gibi erkek de bu parçanın bütünü, aslı ve kökü olur. Bu anlatımı takip edersek kadının, kadın olmadan evvel parçası olduğu bütünde bir şekilde varlığını konuşabiliriz. Öyleyse kadının iki durumundan bahsedebileceğimiz bir zemin bulmuş oluruz: "Kadın önce erkektir, sonra ise kadın." Çünkü o, 'parça' iken kadındır, bunun öncesinde bütünde yani bütün içerisinde bir parçayken ise erkektir.

Bu anlatımda erkeğin ise kadına ait bir parçayı kendisinde taşıması, parçaya nispetle bütün olmasına işaret eder. Diğer bir ifadeyle kadının oluştuğu parçanın bağlı olduğu ve dayandığı bütün erkektedir, hatta erkektir. Parça olmadan bütün tamamlanamayacağı gibi bütün de parça olmadan hep eksik kalacaktır. Buradan hareketle tamamlanma yani kemâl yalnızca parçayla veya bütünle düşünülemeyecek bir şeye dönüşür. İbnü'l-Arabî, düşüncedeki büyüklüğünü -hemen her kavram ve mesele söz konusu olduğunda yaptığı gibi- bu parça-bütün ilişkisini yani dişilik-erillik meselesini, Tanrı'ya taşımakla gösterir. Bununla birlikte İbnü'l-Arabî bununla da kalmaz, bir açıdan parça yani dişi olanın başka bir açıdan ise bütün yani eril olabileceği üzerinde durarak tahterevallinin iki oturağı gibi bu ilişkinin sabitesini sürekli değişebilirlik üzerine kurar ve böylece onlar arasında dinamik bir ilişkiden söz eder. O halde bu düşünceye göre her şey aynı anda eril ve dişi olmaktadır. Öyle ki varlığın bütün katmanlarına ve mertebelerine taşınan bu dinamik ilişkinin esas kısmını Tanrı ile irtibatın mahiyeti oluşturmaktadır.

Bütün karşısında parça

İbnü'l-Arabî'ye göre Tanrı karşısında insanın durumu bütün karşısında parça, yani erkek karşısında kadın olabilir ancak. Bir âyet-i kerîmeye (Hicr, 29) mülhemle tasavvufun sadece teorik metinlerinde değil, edebiyat ve sanat alanlarında da çokça işlenen konusu burada devreye girmektedir. İlâhî nefesle yaratılan insan, bu nefes sayesinde ilâhî olandan bir parça taşır, fakat bütünün tamamını kendisinde taşımaması sebebiyle onun buradaki durumu kadına benzer. Öyleyse Tanrı karşısında cinsi fark etmeksizin insanın durumunu anlatan 'kadın olma' hâli, İbnü'l-Arabî'nin âlemde her şeyin kadın olduğunu ima eden şiirinin tüm dizelerinde anlamını bulur:

"…Allah'a hamd olsun!
Âlemde erkek diye bir şey yok
Örfün erkek diye belirledikleri
Onlar da dişi; onlar nefsim, emelim."
(Fütûhat-ı Mekkiyye, C. 18, s. 180)

Hiç şüphesiz İbnü'l-Arabî'nin Tanrı söz konusu olduğunda âlemdeki her şeyin kadın olduğu hakkındaki iddiası, varlığın en çok şu iki yönüne telmihle söylenmiş görünmektedir: Etkenlik-edilgenlik. Bu meyanda Tanrı karşısında herkesin kadın olması, herkesin O'nun karşısında 'edilgen' olduğu anlamına gelmektedir. "Hepimiz kadınız" ve "Ruhum bir dişidir" şeklindeki ifadeler de bu edilgenlik durumunu anlatmak için söylenmiştir. Onun bu anlayışı, bazı kadim dinî ve felsefî geleneklerde anlatımını bulmuş ilk yaratılış durumuna atıfla söylenmiş ifadelerin alanında değişiklik yapacaktır. Böylece kadın için erkeğin göğüs kafesinin bir parçasına atıfla "kadın önce erkektir, sonra kadın" ifadesi eksik ve yetersiz bir cümle olarak kalacaktır.

İbnü'l-Arabî'nin sunduğu perspektifle bu ifade, kadının yanında erkeğin, hatta bütün insanlık durumunu anlatacak kadar genişleyecek ve mesele Tanrı'ya bağlandığı için cümle limitlerine ulaşacaktır. Burada ötekine tekabül eden erkeğin, kadının karşısında değil yanında olması, hakikate ulaşma yöntemini göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim İbnü'l-Arabî'nin düzinelerce yazdığı eserlerde işlediği de buydu: Büyük anlamda insanın iki yönüne karşılık gelen kadın ve erkek olma halinin Tanrı ile karşılıklı ilişkisi. Bu meyanda insanın tek bir yönü üzerinde durarak hem modern çağın ürettiği dar tartışmalara hem de kadim dönemlerden beri var olagelen menfi yaklaşımların tıkanıklığının çözümü İbnü'l-Arabî'nin geniş perspektifiyle çözülebilir durmaktadır.

Nihayetinde İbnü'l-Arabî'nin âlemde erkek diye bir şeyin olmadığı hakkındaki söylemleri, tüm insanların iştirak ettiği müşterek halin nihai ifadesi haline gelecek ve bu halin özeti, Tanrı söz konusu olduğunda herkesin kadın, yani edilgen olduğu cümlesinde anlamını bulacaktır.

* Arş. Gör., İstanbul Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

BİZE ULAŞIN