Yıllar önce, Ankara'nın meşhur semtlerinden Kavaklıdere'de yürürken gözüm bir ağaca ilişti. Aslında yürürken etrafa bakınmak pek âdetim değildir. Fakat kaldırımın hemen üzerindeki bu ağaç, kabuğu soyulmuş gövdesindeki sayısız zımba teliyle bir anda yakaladı beni. Zavallı ağaç, sökülüp giden ilanlara rağmen mülkiyetin paslı izlerini etinde taşımaya devam ediyordu. Hangi kıymetli duyuru onu böyle yaralamıştı acaba? Belki de "Ağacı koru!", "Doğayı sev!" gibi sloganlar asılmıştı gövdesine. Onunla vedalaşıp yoluma koyulurken, bir varlığı etine metal batırarak korumanın tuhaf çelişkisini düşündüm. Gövdesindeki paslı zımbalar, temsillerin geride bıraktığı izleri hatırlatıyordu bana. Belki de ağaca değil kendime bakmıştım. Zira üzerine değerlerin, sembollerin, sloganların asıldığı kadınlara benziyordu ağaç. Temsil ettiği şey sökülüp gittiğinde geriye nasıl da delik deşik bir gövde kaldığının görüleceği; belki de bu yüzden kimsenin üzerine slogan asmaktan vazgeçmediği o kadınlığa…
Tarih boyunca kadınların üzerine neler asılmadı ki? Öyle ya, ailenin her şeyidir kadın, yuvayı dişi kuş yapar. Fakat gerektiğinde cepheye koşmaktan geri durmaz, "Kahraman Türk Kadını!" olur. Bir zaman gelir, deri değiştirir ülke; kadın asriliğin bayrağını taşır. Nasıl giyineceğine dair bir bildirge asılır üstüne. Bir zaman gelir, fabrika kızı olur; emeği kutsanır. Eğitim düzeyi arttıkça Avrupalı çağdaşlarını yakalar, istihdamın bel kemiği olur. Ne var ki "elindeki hamur" gözden düşer. Kimisi "çağdaş" görünümden uzak olduğu için eğitim hakkından mahrum edilir; zira modern Türk kadını "gerici" ve "ucube" olamaz. "Bu kadına haddi bildirilir." Zaten güzellik standartları da devamlı güncellenir. Modaya uygun giyinmek kâfi gelmez. Kaldı ki çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın vardır. "Küçük dokunuşlar", cerrahi işlemler, diyet menüleri listesi asılır üstüne. Çalışan kadın, ev kadını, köylü kadın… Hepsi annelikle şereflenir. Kadın nerede nasıl olursa olsun, kutsal anneliği kuşanır, cennet ayaklarına serilir. Ne var ki cennette bile huzur bulamaz.
Kadın kimindir?
İslam Ansiklopedisi'nin "cennet" bahsinde, "hurilerin kendi ayrıcalıklarından söz edeceği sırada cennetteki dünya kadınlarının, dünya hayatında işledikleri güzel ameller sebebiyle onlardan üstün olduklarını söyleyip hurileri susturacakları" belirtilir. Anlayacağınız kadın, cennette bile tetikte, kıskanç ve kibirlidir. Sonsuz cennet nimetleri arasında bile, hâlâ dünyadaki kocası için hurilerle rekabet halinde fakat neyse ki galiptir. Şükür ki, "cennete giriş öncesinde uygulanacak bedenî ve ruhî arındırma operasyonu sonunda, kadınların cinsî hayatlarına olumsuz etki yapan, mutluluklarını bölen fizyolojik arızalar ve ruhî depresyonlar tamamen giderilecek"tir. Anlaşılan o ki, kadınların cinsel sorunlarının müsebbibi elbette eşleri değil -yine- kendileridir. Bakmayın kadınların konu mesuliyet olunca bedenlerinin kendilerine iade edilmesine. Aslında kadının bedeni ona ait değildir. Acı çekerken, yaşlanırken kendisiyle baş başa bırakılan kadın bedeni, dışarıdan bir saldırıya uğradığında aniden kolektif bir mülke dönüşür: 2005 yılındaki değişikliğe kadar tecavüz suçu, Türk Ceza Kanunu'nun "adab-ı umumiye ve aile nizamına karşı cürümler" başlığı altında ele alınır. Yine anlayacağınız, kadına karşı işlenmiş en ağır suç ona değil, ait olduğu topluma karşı işlenmiştir.
Sahi, kadın kimindir? Kime emanettir? 20 seneyi aşkın süre önce değişen ceza kanunu, kadınlığı bir fert olarak kendisine iade etmeye yetti mi? Faillerin cezalarına indirim olarak yansıyan "haksız tahrik" kalkanına bakılırsa kadın, nizamnamelerin soğuk yüzünde hâlâ üzerinde hak iddia edilen bir değer olarak görülüyor. "Ya benimsin ya kara toprağın" diyen o acımasız sahiplenmeden, "Kadınlarımız" söylemine kadar pek çok dilsel pratikte, kadının bir başkasına emanet edilmeden var olamıyor; toplumsal dilin zımbaları, o gövdeyi mutlaka birine nispet ediyor. Elbette sosyolojik olarak hiçbirimiz mutlak bir boşlukta yaşamıyoruz; hepimiz ailemize, toplumumuza, vatandaşı olduğumuz devlete "aitiz." Birbirimize emanetiz. Ancak bu aidiyet, erkek için statü alanı açarken kadını panoptikonik bir nesneye dönüştürüyor. Zira toplumun gözü, "emanetine" sahip çıkma gerekçesiyle her daim kadının üzerinde. Hele üç hücre var ki, gözetim kulesinin ışıkları en çok buraya vuruyor: Bekâr kadın, "dul" kadın ve başörtülü kadın.
Bekleme ve sorgu odası: Bekârlık
Türkiye'de bekârlık, bir geçiş, bir ara dönem olarak kabul görür. Gençliğe adım atmış kişilerin "gerçek" hayatının evlendikten sonra başlayacağı kabul edilir; zira evlilik, kimlikte yer alan medeni hâl bilgisinden daha fazlasıdır; bir tür sosyal statü tescilidir. Dolayısıyla bekârlık maddi ve manevi hazırlıkların tamamlandığı bir bekleme odası gibidir. Bu yüzden Türk toplumunda bekâr kadın, "evlenmemeyi tercih etmiş" değil "henüz evlenmemiş" ya da "evlenememiş" kişidir. Evliliğin bir beceri ve başarı olarak kabulü, bekâr kişiyi çeşitli özellikleri sebebiyle "tercih edilmemiş" olarak işaretler. Statüsü henüz tescillenmiş bu kadının tüm sosyalleşme anları, panoptikon kulesinden uzanan o meşhur "Konuştuğun var mı?" sorusuyla birer sorgu seansına dönüşür. En sıradan bayram sofrasından en neşeli arkadaş buluşmasına kadar her mekân, aslında o "asıl ilanın" ne zaman asılacağını denetleyen birer kontrol noktası olarak işler. "Burası aile apartmanı" diyen komşu denetiminden, tamirci çağırırken duyulan o meşhur "tekinsizlik"e kadar pek çok duygu, bekârlığı sultanlıktan çıkarır. Öyle ki, "Sinek kadar kocam olsun, başımda dursun" deyimi, kadının kendi gövdesinin tehlikede olduğu bu panoptikonda, bir "mülkiyet korumasına" duyduğu ihtiyacının acı bir itirafıdır.
Elbette erkek de bu sorgudan muaf değildir, ne var ki kadının acelesi vardır. Zira "oğlan dura dura koç olur, kızlar dura dura hiç." Flörtün tasvip edilmediği ahlaki çerçevede bile uzayan bekârlık "artık", aile büyüklerini görücü beklemekten vazgeçirir, karşı cinsle çerçevesi belirlenmiş "arkadaşlıkları" onaylar hâle getirir. Hele ki bekâr kadının yaşı çocuk sahibi olmak için daha verimli olan yaşları geçtiyse, kişinin "evde kalmış" olması işten bile değildir. Zira "kız kurusu" olması an meselesidir. Toplumun gözünde kadının "özsuyu", yani onu değerli kılan doğurganlığı "kurumak üzeredir." Bu yüzden Neşeli Günler'de Sıdıka Hanım'ın o meşhur "Göster ama elletme" öğüdü bizi sadece güldürmez, tükenen doğurganlık sermayesi ile cinsel ahlak arasındaki gerilimi açık eder. Ahlaki denetimin iplerini son çare olarak gevşeten bu pazarlık masası, koca adayını yoldan çıkarmayacak ama başka bir yöne sapmasına da izin vermeyecek bir hızla nikâh masasına oturtmayı hedefler. Aksi takdirde son kullanma tarihi yaklaşan Nilgün'ün turşusu kurulacak, "taze" olmasa da ileri bir tarihte "hâlâ yenilebilir" olmak üzere kavanozlanacaktır.
"Altın adı pul oldu, kız adı dul oldu"
Karacaoğlan "Üç derdim var birbirinden seçilmez, bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm" der. Şüphesiz ozanın buradaki kastı boşanmak değil sevdiğinden uzakta hasret çekmektir. Fakat Türkiye sosyolojisi bağlamında düşündüğümüzde ayrılık derdini pekâlâ boşanmak olarak da düşünebiliriz. Zira Türkiye'de boşanmak, çoğu zaman evlenmekten çok daha sancılı bir bürokratik ve toplumsal dirençle karşılaşır. "Yapmak zor, yıkmak kolay" sözü, hukuk sisteminin aile birliğini sağlamaya yönelik katı tutumu karşısında zayıf bir klişe olarak kalır. Nitekim tarafların ayrılık üzerinde ittifak etmediği davaların süresi düşünüldüğünde durumun vahameti ortaya çıkar. Taraflardan birinin evlilik birliğini sonlandırmak istemesine rağmen diğerinin devamlılığı konusunda ısrarcı olduğu, başka bir ifadeyle "boşanma konusunda bile anlaşmaya varamamış" kişilerin ayrılma süreci, iki kişinin de rızasına bağlı kılınır. Fakat yıkmanın asıl zorluğu hukuki süreçte değil boşanmaya karar verebilmektedir. Hele bu kararı verecek olan kadınsa, önce sabırsız, şımarık, geçimsiz, kocasını elinde tutamamış olmadığını ispat etmek, sonra üzerine asılacak "dul kadın" zımbasıyla yaşamayı göze almak zorundadır.
Zira artık adı "kız" değil, o küçümseyici tınısıyla "dul"dur. Kadını bir erkeğe ait kılan o zımbanın sökülmesi, o güne dek "yenge" etiketiyle nispeti tescillenmiş olan ve bu sayede cinsel iştahın uzağında tutulan kadını, bir anda "sahipsiz bir arazi" gibi kamusal denetimin ve eril pusunun ortasına bırakır. Gibi dizisinde İlkkan'ın yüzünde sinsi bir neşeyle arkadaşlarına müjdelediği "Selin boşanmış!" haberi, bu zırhın delindiği ânı nasıl da şölene çevirir. Yılmaz'ın "Boşanmışlık bir karakter özelliği değildir." şeklindeki itirazına İlkkan'ın verdiği o meşhur cevap, toplumsal kodlarımızın en karanlık yerinden seslenir: "Benim sevdiğim bir özellik." Zira bir Anadolu deyişiyle söylenecek olursa, "ateşi yel, erkeği dul azdırır."
Boşanmış kadın, çevresindeki evli kadınlar tarafından "yuva yıkıcı bir tehdit", erkekler tarafından "kolay lokma" olarak görülür. Bu ağır denetim altında kimi kadın, dedikodudan korunmak için kapısının önüne erkek ayakkabısı koymaya, sahte yüzükler takmaya devam eder; yani bir erkeğin gölgesi olmadan hayatta kalamayacağını, mülkiyetsizliğin bir "güvenlik açığı" olduğunu her gün yeniden tecrübe eder. Erkeğin soyadı ve medeni hâli iş yerinde bir ayrıntıyken, kadın için soyadı değişikliği meraklı gözlerin, fısıltıların ve "açık hedef" haline gelmenin resmî beyanıdır. Halk arasındaki "Altın adı pul oldu, kız adı dul oldu" deyimi, mülkiyet dışı kalan kadının uğradığı "değer kaybını" tesciller.
İçerideki öteki
Başörtüsü "Ben Müslüman bir kadınım" demenin en sarih ifadesidir. Dolayısıyla İslam'ın kamusal izharını başında taşıyan tesettürlü kadın, bu sembolü gönüllü olarak taşır bedeninde. Ne var ki bu izhar, onu bir fert olmaktan çıkarıp "İslam'ın kızı" yapan kolektif bir nişana evrilir. Böylece örtü, kadının tüm gövdesinde bir kontrol listesi olarak iş yapar. Bir kafede oturuşu, ses tonu, gülüşü, bonesinden sızan saçları, biraz kısalan tuniği, görünen ayak bileği… "Bir imtiyaz olarak başörtüsünün" temsil ettiği değerlerin aynasında sürekli denetlenir. Zira bunların hiçbiri İslam'ın kızına yakışmaz. Biraz sonra "İslamcı abiler"in sesi yükselmeye başlar: "Biz 28 Şubat'ta bunun için mi mücadele ettik? Bunun için mi bedel ödedik?" Hangi bedel başörtülü kadınınki kadar büyüktür bilinmez, fakat anlaşılan o ki, "abilerin" mücadelesi başörtülü kadının kamusal alanda dilediği gibi var olma hakkını değil, kendi istedikleri gibi var olma mecburiyetini savunmak için verilmiştir.
Zaten aynı abiler için başörtüsü, tesettürlü kadının "kendilerinden" olduğuna dalalet eder. Öyle ki dünyaya, ülkeye, siyasete dair pek çok konuşmaya eşlik eder "Sen bizdensin" ön kabulü. Tam da aynı sahiplikle, başörtülü kadının kurumsal ve profesyonel kimliği, aidiyet bildiren hitaplar arasında görünmez olur. Başı açık kadın profesyonel sahada "hocam", "doktor", "avukat hanım" gibi mesleki kimlikleri ve unvanlarıyla kabul görürken, başörtülü kadın "hanım kızımız"dır, "kardeşimiz"dir, "bacımız"dır. Anlayacağınız, başörtülü kadın yine kamusal bir özneden çıkarılıp yeniden "aile"nin içine alınmıştır. Çünkü o zaten "bizden"dir. Oysa sadece başörtüsüne bakarak "Bizden değilsin" demekle "Bizdensin" demek arasında kadının failliğini yok saymak bakımından hiçbir fark yoktur. Biri dışlayıcı, diğeri kapsayıcı iki ideolojik görüş de aynı düşünme biçiminin sonucudur. Birinde "öteki", diğerinde "içerideki öteki"dir başörtülü kadın. Zira pek de onlarınkine benzemeyen fikirlerini nihayet dile getirmiş ve bir anda "tanımsız" kalmıştır. Artık nereye yerleştirileceği bir türlü kestirilemez, kendine bir yer bulamaz.
Fakat eğer, mesleğinin ve emeğinin üstünü örten bu şefkatli perdeye, bu "babacan" dile itiraz ederse… İşte o zaman yerini bulur; her şey aydınlığa kavuşur. Kadının üzerine bir zımba daha basılır: "Feminist!" Toplumun ataerkil tasarımını, dildeki eril söylemi, kadınların görmezden gelinen sorunlarını dile getiren her kadının üzerine çakılır bu "feminist" zımbası. Bu yepyeni metal, kadının gövdesindeki o paslı metal yorgunluğunu, delik deşik edilmiş ruhunu ve gerçek sorunlarını konuşmanın tüm yollarını kapatır, bir susturucuya dönüşür. Zira birine "feminist" denildiğinde, artık onun ne anlattığına değil, ona iliştirilen ilanın neyi temsil ettiğine bakılır. Feministlerin "kimlerle yan yana geldiğinden" dem vurulur, "büyük resim" masaya yatırılır ve birtakım yapıların "ekmeğine yağ sürmemek" adına gerçek sorunlar kendi bağlamından koparılarak boğulur. "Ben feminist değilim" savunması da hükümsüzdür artık.
Hâsılı, başı bağlı, başıbozuk, başı örtülü… Tüm kadınlar "emaneten" yaşar bu coğrafyada. Neyse ki, centilmen "erkeklerimiz" asansörden inerken kadınlara öncelik vermeyi ihmal etmez. "Buyurun" der gülümseyerek. "Bayanlar önden." Belki de "ladies first" nezaketi, "kadınlar her an gözümüzün önünde olsun" demenin kibar yoludur. Kim bilir?