1876'dan 2016'ya 140 yıllık darbeler tarihimiz

1876dan 2016ya 140 yıllık darbeler tarihimiz
Giriş Tarihi: 5.8.2021 12:13 Son Güncelleme: 7.9.2021 16:24
Cumhuriyeti mizin “darbeler tarihi”nin kökenlerini, aslında Osmanlı Devleti ’nin son yüzyılında aramak gerekir. Darbe geleneğinin Cumhuriyet’e bıraktı ğı miras; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan ve 15 Temmuz olmuştur.

Osmanlı'nın Son Yüzyılı ve Darbe Geleneğinin Hayatı mıza Girmesi

Cumhuriyet tarihimiz incelendiğinde, siyaset alanının aslında askerî müdahalelerle sürekli kesintiye uğramış bir demokrasi mücadelesi olduğu görülür. 1960 yılından 2000'li yıllara kadar, siyasî yaşam dört kez darbeyle bölünmüş, seçilmiş hükümetler iktidardan uzaklaştırılmış ve yıllar süren ara rejimlerle istikrar zarar görür. Cumhuriyetin kurulması süreci, Osmanlı Devleti'nin son 150 yılında geçirdiği hızlı ve yoğun modernleşme, daha doğru bir ifadeyle Batılılaşma sürecinden ayrı düşünülemez. Bu sebeple, Cumhuriyetimizin "darbeler tarihi"nin kökenlerini, aslında Osmanlı Devleti'nin son yüzyılında aramak gerekir. Batı'ya karşı hızla ve sürekli kan kaybeden Osmanlı Devleti'nin, yıkımı engellemek, en azından mümkün olduğu kadar geciktirmek için girdiği bu "modernleşme" süreci, genellikle Batılı kurumların "kopyalanması" şeklinde gerçekleşir. Askerî olduğu kadar idarî ve eğitim alanlarını da kapsayan bu kopyalama süreci, bir süre sonra kaçınılmaz olarak yeni bir bürokrasi sınıfının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Benzer şekilde Osmanlı "geleneği"nden farklı, yeni bir "aydın" sınıfı tarafından da desteklenen bu bürokrat sınıf, güçlü bağlantılara sahip olduğu Batılı devletlerin de desteğiyle kısa süre içerisinde büyür ve devlette padişahların yetki sahasını bile ihlâl edebilecek güce kavuşur. Çoğu, devlet burslarıyla Batı üniversitelerinde eğitim almış, Batılı ülkelerde yaşamış, Batılı hükümetler tarafından desteklenen, dolayısıyla Batı'nın "seküler, aydınlanmacı" fikirlerinin ya da siyasî nüfuzunun etkisi altında olan ve artık "Jön Türkler" diye anılan bu yeni bürokrat sınıf, zamanla kaçınılmaz olarak kendilerinden farklı dünya görüşüne sahip, muhafazakâr ya da Batı'ya "mesafeli" padişahlarla iktidar kavgasına girer.

Jön Türk bürokrasisi

Bu kavganın ilk kırılma noktası ise Sultan Abdülaziz'in 1876'da ordu zoruyla hal edilmesi ve "intihar"ı olur. İki bileğini birden keserek intihar ettiği söylenen Sultan Abdülaziz'in ölüm raporunda, olayın intihar olduğunu kesin şekilde ifade eden bir açıklama yoktur. Ayrıca, Abdülaziz'in cenazesinin inceleme için doktorlara gösterilmediği, raporun intihar şeklinde düzenlenmesine karşı çıkan ve imzalamayan bazı doktorların Jön Türk bürokrasisi tarafından sürgüne gönderildiği de bilinir. Tüm bunlar, olayın bir intihardan çok siyasî bir cinayet ya da suikast olduğu ihtimalini artırır. Daha sonra II. Abdülhamid döneminde kurulan ve Yıldız Mahkemesi sorguları da, bunun bir cinayet olabileceğini birçok kanıtla ortaya koyar. Abdülaziz'in vefatından kısa süre sonra, İngiltere'nin de isteğiyle tahta çıkarılan V. Murad'ın akıl sağlığının bozulmaya başlaması ve kendisiyle ilgilenen doktorların padişahlığa uygun olmadığını ifade etmesi üzerine Jön Türk bürokrasisinin isteksizliğine karşın kerhen onayladığı Sultan II. Abdülhamid'in hükümdarlığının başlamasıyla, Türkiye'de askersivil ilişkilerinde sonraki yüzyılı da etkileyecek yeni bir sürece girilir. Abdülhamid'in, henüz tahta çıkarken Jön Türklerin ısrarıyla ilan ettiği meşrutiyet rejimine 1878'de son vermesi, bu iki iktidar aktörü arasında 30 yıl sürecek bir kavganın da başlangıcı olur. Bu süre içerisinde Yıldız Camii'nin kapısında bombaların patlamasına kadar varan pek çok suikast ve darbe girişiminden kurtulmayı başaran Abdülhamid, sonunda 1908'de uzun kavgasını kaybeder ve meşrutiyeti tekrar ilân etmek zorunda kalır. Abdülhamid'in Jön Türk bürokrasisiyle mücadeleyi kaybetmesinde en kritik nokta ise özellikle 1900'lerin başında Selanik'teki III. Ordu'da görev yapan subayların çoğunun Abdülhamid'e muhalif yapılara mensup olması, dolayısıyla artık "İttihatçılar" olarak anılan muhalefetin askerî bir özellik kazanması olur. Abdülhamid'in Osmanlı Devleti'ni Batı saldırganlığına karşı korumayı amaçlayan aktif dış politikası sebebiyle düşürülmesi gerektiğini düşünen bazı büyük Batılı devletlerin de desteğini alan ve II. Meşrutiyet'in ilânı sonrası iyice güçlenen bürokratik muhalefete askerlerin de katılması sonucu Abdülhamid daha fazla direnemez ve yine Selanik'teki III. Ordu tarafından gönderilen birliklerin müdahalesiyle 1909 yılında iktidardan düşürülerek Selanik'e sürgüne gönderilir.

Cumhuriyet'e miras: Darbe geleneği

Otuz üç yıllık Abdülhamid iktidarına bir askerî darbe ile son vererek devletin yönetimini tümüyle ele geçirmeyi başaran İttihatçılar, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nı kaybederek 1918'de çökmesine kadar iktidarda kalır. Ordu içerisinde de özellikle genç subaylar arasında pek çok destekçisi bulunan bu yeni seküler, elitist bürokratik iktidar, mirasını kaçınılmaz olarak Kuruluş Savaşı'ndan sonra Cumhuriyet dönemine bırakır. Kurtuluş Savaşı'nın komuta kadrosunun çoğu doğrudan İttihatçı ya da bir şekilde İttihatçılar ile bir arada bulunmuş askerlerden oluşur. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi isimlerin hepsi Abdülhamid'in düşürüldüğü dönemde yukarıda anılan III. Ordu'da ya da karargâhının bulunduğu Selanik'te görev yapmıştır. Bu durum, Atatürk'e muhalif bazı eski İttihatçıların tasfiyesi yanında, Abdülhamid'in düşürüldüğü "atmosfer"in Cumhuriyet'in ilânından sonra yaklaşık 25 yıl süren tek parti iktidarı döneminde devam etmesine sebep olur.

Kendisini artık "merkez"de konumlandıran ve kendi açısından "kurucu" niteliği de taşıyan "seküler" reformist bürokrasi, yukarıda sayılan sebeplerle asker ile yakın ilişki içerisinde olduğu, hatta iktidarı paylaştığından, bu bürokrasinin "siyasî kanadı" olarak tanımlanabilecek CHP ile asker arasında herhangi bir sorun yaşanmaz. Bu dönemde asker-sivil ilişkileri, "siviller ve askerlerin ülkeyi birlikte yönettiği seçkinci bir bürokratik iktidar" olarak şekillenir. Merkezde bulunan bu bürokratik gücün dışındaki tüm aktörler ise artık "çevre"dedir. 1940'ların ortalarına kadar ikinci bir partinin genel seçimlere girmesine izin verilmemesi, hatta buna gerek bile duyulmaması, "merkez"deki bu bürokratik iktidarın demokrasiye bakışı ve merkezdeki konumunu kaybetmesi durumunda göstereceği refl eks hakkında da ipuçları verir. Bu, aynı zamanda elitist "kurucu" merkez ile "diğerleri"nden oluşan çevre arasında giderek şiddetlenen bir dikotomi demektir.

60 Darbesi'ne giden yol

Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yeni ve büyük bir değişim dalgası başlatan II. Dünya Savaşı sonrası dönem, aynı zamanda bu yeni merkez-çevre ilişkisinin ilk sınavı olmuştur.

Savaştan sonra yoğun Sovyet baskısıyla karşı karşıya kalan ve Batılı devletlerin, özellikle ABD'nin desteğine ihtiyaç duyan CHP iktidarı, bu yeni dönemin küresel trendi olan çok partili demokrasiye isteksiz bir yeşil ışık yakmak zorunda kalır ve 1946'da Celal Bayar ile Adnan Menderes'in liderliğinde Demokrat Parti (DP) kurulur. DP'nin aynı yıl yapılan erken seçimlerle TBMM'ye girmesi ve 1950 seçimlerini kazanarak, kurulduktan yalnızca dört yıl sonra 27 yıllık CHP iktidarını bitirmesi, "kurucu" elitler için merkezi kaybetme tehlikesi demektir.

Merkezdeki bürokratik elitlerin siyasî temsilcisi CHP, zorunlu olarak çevreye taşınırken, seçilmiş olmadıklarından dolayı bu demokratik değişime uyum sağlayamayan, aslında sağlamak istemeyen asker ve sivil bürokrasi ise merkezde kalmaya devam etmek ister. Bunun anlamı, beklendiği gibi, darbedir. Henüz seçim sonuçlandıktan birkaç gün sonra dönemin Genelkurmay Başkanı'nın Cumhurbaşkanı İsmet Paşa ile birkaç kez baş başa görüşmesi ve DP Hükümeti'nin buna karşı İsmet Paşa'ya yakınlığıyla bilinen komuta kademesini değiştirmesi, aslında asker-sivil ilişkilerinin sonraki yıllarının bir özeti ya da "giriş"i gibidir. 1950'ler boyunca DP'ye karşı üretilen "irtica" söylemi, 6-7 Eylül Olayları gibi sokak provokasyonları, Kıbrıs gerginliğiyle birlikte başlayan ekonomik sorunlar, bu sorunlara çözüm arayan Menderes'in Moskova ile temas kurma eğilimlerine ABD'nin tepkisi gibi gelişmelerle "şartlar olgunlaşır" ve sonunda seçimle düşürülemeyen DP iktidarı 27 Mayıs 1960'ta askerî darbeyle düşürülür. 1961 seçimlerini de tek başına kazanamayan CHP'nin iktidara dönebilmesi için sivil siyasetçilere dayatılan "21 Ekim Protokolü" ile 80'li yaşlarındaki İsmet İnönü tekrar başbakan yapılır, böylece CHP de merkezdeki yerine geri döner. Artık her şey "olması gerektiği gibi"dir. Benzer bir "kaza"nın tekrar yaşanmaması için "tüm tedbirler" alınır, bir başbakanın asılarak katledilmesinden bile çekinilmez. Bu tarihten sonra, 2000'lere kadar, sivil siyaset seçim yoluyla merkeze geri dönmek, merkezdeki "kurucu" elitler de onları çevrede tutmak için çaba harcayacak, yakın tarihimiz bir "asker-sivil siyasetçi" savaş meydanına dönecektir. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997'deki "post-modern" darbeler, bu savaşta sivil siyasetin "kaybettiği" muharebeler olur.

Kırılma noktası 15 Temmuz

Ancak, 2000'li yıllar bu "statüko"nun değişeceği yeni bir dönemin başlangıcıdır. 28 Şubat'ta belediye başkanlığı görevinden alınmış, hapse atılmış, siyasi geleceği "bitirilmiş" olan Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde kurulan AK Parti, 2002'de tek başına iktidara gelir. Yukarıdaki deneyimlere sahip ve son derece usta bir siyasetçi olan Erdoğan, 2007 seçimlerine kadar hep doğru adımlar atarak seçmen kitlesini ve desteğini genişletir.

Henüz iktidarının ilk yıllarında bir kapatma davası, "Cumhuriyet Mitingleri" adı verilen planlanmış muhalif gösteriler ve çok güçlü bir bürokratik dirençle karşılaşan Erdoğan, bunların hepsini aşmayı başarınca devreye yine "asker" girer ve 27 Nisan 2007 gece yarısı Genelkurmay Başkanlığı'nın resmî web sayfasında yayımlanan bir "e-muhtıra" ile yeni bir darbenin kapısı aralanır. Ancak, Erdoğan'ın önceki liderlerden farklı olarak bu girişime direnmeyi başarmasıyla asker-sivil siyaset ilişkilerinde yeni bir dönem başlar ve bu tarihten sonra Erdoğan'ın kitlesel desteği, dolayısıyla demokrasinin bağışıklığı sürekli güçlenir. Sonraki süreçte "Gezi Olayları" olarak anılan ve aynı günlerde Brezilya'da başlayanlarla çok benzer yöntemlere sahip sokak şiddeti ve ardından 17-25 Aralık 2013'teki jüristokratik girişimleri de yenmeyi başaran bu demokrasi bağışıklığı, en büyük sınavıyla 15 Temmuz 2016 gecesi karşılaşır.

Demokrasimiz, o gece doğrudan bir askerî darbe girişimiyle karşı karşıya kalır, toplumun demokrasisine sahip çıkması ve seçilmiş hükümetin direnci sayesinde bu girişim de başarısız olur, 251 vatandaşın şehit edilmesi, TBMM'nin bombalanması, köprülere, otoyollara tankların gönderilmesi bile darbe girişiminin başarılı olmasına yetmez. Şüphesiz, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin püskürtülmesi, Türkiye'de asker-sivil siyaset ilişkilerinde yepyeni ve "normal" bir dönemin başlangıcı olur. Bu dönüm noktası sonrasında, ordu içerisindeki darbeci yapıların tasfiyesi başlar, daha sonra Suriye, Libya ve Irak'ta gerçekleştirilen başarılı operasyonlar bu tasfiyenin isabetini ve askersivil siyaset ilişkilerinde normalleşmenin önemini bir kez daha ortaya koyar.

BİZE ULAŞIN