Hıristiyanlık’tan İslam'a uzanan fundamentalizm

“Bu İslami fundamentalistler, radikal teröristler, Ortadoğu canavarları, İsrail ulusunu yok etmeye, İsrail’i denize gömmeye ve dünyayı fethetmeye yemin etmişlerdir.”

H. Şule Albayrak SAYI:02 / Haziran 2014
Hıristiyanlık’tan İslam'a uzanan fundamentalizm
Bu sözler Amerikan Protestan fundamentalizmi dendiğinde ilk akla gelen Jerry Falwell'e ait. Müslümanları 'fundamentalizm', 'radikalizm' ve 'terörizmle' eşitleyen bu görüşün sahibi Falwell, Hıristiyanlığı sadece ABD'de değil; ABD'nin dünya politikalarında da etkin kılmak için mücadele etmiş önemli bir kamusal figür olarak bilinir. Falwell, 1980'lerde çok ses getiren ve bu dönemde önemli sayıda üyeye sahip olan Ahlaklı Çoğunluk (Moral Majority) hareketinin lideri olarak ABD'yi İncil çizgisine çekmek için mücadele vermiş; bu mücadele sırasında ülkenin ahlaklı olmayan seküler bir azınlık tarafından yönetildiğini savunmuştu. Bu azınlığa karşı Amerikan fundamentalistlerini siyasetle ilgilenmeye teşvik eden Falwell ve hareketi oy kullanma, kongreye mektup yazma ve lobi faaliyetleri gibi siyasi davranışları öne çıkarmıştı. Öyle ki, onun ardından fundamentalizmin öncü ismi olan Pat Robertson, 1988'de Amerikan Başkanı olmak için bir girişimde bile bulunmuştu.

Tanrı'nın kamusal hayattan uzaklaştırılması

Falwell ve grubunun siyasi davranışı özendirmesinin temelinde devlet politikalarının yönlendirilme çabasının yanı sıra fundamentalistlerin temel çatışma konuları olarak seçtiği kimi sosyal sorunlara müdahale çabası da dikkat çeker. Örneğin 1988'de Operation Rescue adlı grup, kürtaj uygulayan kliniklerin önündeki eylemleriyle kadınların buralara girişini engellediği sırada Falwell, kendini grubun amigosu ilan ederek eylemcilere desteğini ortaya koymuştu. Oysa Amerikan kamuoyu tarafından bilindiği üzere kürtaj karşıtlığı kimi zaman bu uygulamayı yapan doktorların öldürülmesine kadar gidebilmekteydi. Fundamentalistlerin kürtaj ya da eşcinsellik gibi toplumsal sorunlara yaklaşımı 11 Eylül olaylarının yorumlanması sırasında da kendini gösterdi. İkiz Kuleler'e saldırıdan iki gün sonra Falwell, kendisi gibi bir fundamentalist olan ve fundamentalist fikirleri yaymak için 700Club adlı televizyon kanalını kuran Robertson'la ilginç bir söyleşi gerçekleştirdi.

Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırıları değerlendirirken bu olayların temel sebebinin Tanrı'nın kamusal hayattan uzaklaştırılması olduğunu savundu: "Federal hukuk sisteminin yardımıyla Tanrı'nın kamusal alandan, okullardan uzaklaştırılması… Kürtaja destek verenler de bundan sorumlu olmalılar, çünkü Tanrıyla dalga geçilmez. Ve biz 40 milyon günahsız bebeği öldürdüğümüzde Tanrı'yı kızdırmış oluyoruz. Ben gerçekten paganlara, kürtaja destek verenlere, feministlere, gey ve lezbiyenlere, ACLU ve People for the American Way gibi alternatif yaşam tarzları geliştirenlere, ki bunların tümü Amerika'yı sekülerleştirmeye çalışmaktadır, parmağımı yüzlerine tutup 'Bunun (11 Eylül saldırılarının ) olmasına siz yardım ettiniz' demek istiyorum." Robertson'ın hemfikir olduğu bu değerlendirmeleri takiben fundamentalist vaizler, Tanrı'nın ABD'de yeni bir dini uyanışı başlatacağını savundular.

İslam ve Yahudilik karşısında Hıristiyan fundamentalizmi

Makalenin başında alıntıladığım Falwell'e ait sözlerde yer alan İsrail dostluğu tesadüfi bir durum değil; bilakis fundamentalistlerin temel önermelerinden biri. Evvela belirtmek gerekir ki Amerikan fundamentalistlerinin dini öğretilerinde Yahudiler önemli bir rol oynar. Özellikle bu öğretide yer alan ahir zaman olaylarına yönelik mülahazalar, Yahudilerin kaderiyle fundamentalistlerin kaderini bir yerde birleştirir. Çünkü fundamentalistler İsa'nın döneceğine dair güçlü bir inanç beslerler ve fakat dönüşün olabilmesi için öncelikle İsrail devletinin Orta Doğu topraklarındaki varlığının teminat altına alınmasını gerekli görürler. "İncil bize kesin olarak Kudüs'ün ve Yahudilerin huzuru için dua etmemizi söylüyor." New Yorklu bir fundamentaliste ait bu ifade, aslında tipik bir fundamentalist yaklaşımın tezahürüdür. Nitekim bu tavır, fundamentalist liderlerin faaliyetlerinde de kolayca takip edilebilir. Dönemin İsrail Başbakanı Menachem Begin ve Likud Parti'siyle yakın ilişkiler tesis eden Falwell, Amerikan siyasetinde İsrail için lobi yapmıştır. Benzer şekilde Robertson'ın kurduğu medya kuruluşları da bizzat İsrail'e finansal destek sağlamak için önayak olmuştur. Böylece Amerikan kamuoyunda dikkat çeken bir Hıristiyan Siyonizmi olgusu ortaya çıkmıştır.

Fundamentalistler, İsrail karşısındaki dostane tutumlarının hilafına Müslümanları dini söylemlerinin belki de en olumsuz içeriğiyle eşitlemişlerdir. Bu anlamda Falwell ve Robertson gibi Filistinlilerin tüm Batı Şeria'dan sürülmeleri gerektiğini savunanlar olduğu gibi Kudüs'teki Mescid-i Aksa'nın yıkılıp yerine Yahudi Mabedi'nin inşa edilmesini ve İsrail sınırının Irak'a kadar genişletilmesini isteyenler de mevcuttur. Nitekim 1999'da birbirlerinden bağımsız olarak Mescid-i Aksa'ya saldırı planlayan üç Hıristiyan ve iki Yahudi yakalanmış; bunlardan ikisinin amacının İsa'nın yeryüzüne inip, şeytan orduları (Müslüman) karşısında zafer kazanacağına inanılan Armageddon savaşını başlatmak olduğu tespit edilmiştir.

Fundamentalistlerin Amerikan başkanlarıyla ilişkileri

Amerikan Başkanlık seçimlerinde aktif kampanyalar yürüten fundamentalistler, özellikle 1980'lerde Ronald Reagan'dan destek görmüşlerdi. Ancak siyasette önemli biçimde etkin oldukları dönem şüphesiz George W. Bush'un başkanlığı sürecinde gerçekleşti. Evanjelik bir köktenci olan Bush, kendisini Tanrı'nın görevlendirdiğine yönelik inancıyla, 11 Eylül sonrasında başlattığını ilan ettiği 'Haçlı Seferi'yle ve fundamentalist liderlerle olan yakın ilişkileriyle son dönemin en çok dikkat çeken ve tartışılan Amerikan Başkanı oldu. Devlet kadrolarına ve Yargı kurumlarına evanjelik Hıristiyanları yerleştiren Bush, Robertson'dan önemli ölçüde destek gördü. Seçimler sırasında Robertson'ın dile getirdiği şu ifadeler söz konusu desteğin açık bir yansımasıydı: "O (Bush), önemli hatalar yapabilir ama bu iyi ya da kötü hiçbir şeyi değiştirmez, çünkü dualarından dolayı Tanrı onu seçti ve kutsadı."

Obama ise Amerikan siyasetine getirdiği yeni yaklaşımıyla evvela 'Haçlı Seferleri'ni sonlandırma yönünde kararlar aldı; kademeli olarak Irak ve Afganistan topraklarından çekilme planları yaptı. Toplumsal alanda ise fundamentalistlerin sinir uçlarına dokunacak yasalar yapılarak pek çok eyalette kürtaj ve eşcinsel evlilikleri serbest bırakıldı. Fundamentalistlerin şiddetle karşı çıktığı bu gelişmeler karşısında lider Pat Robertson, gelinen noktadan memnuniyetsizliğini Hıristiyanlık anlayışını yaymak için kullandığı medya organlarında açıkça dile getirdi: "Bu Başkan'dan kurtulmak için bir şeyler yapmamız, dua etmemiz lazım. O bir felaket, kesinlikle bir felaket. Demokrat, cumhuriyetçi ya da ne olursa olsun dramatik bir şey yapılmadığı sürece bu ülke önemli bir tehdit altında…" Öte yandan Başkan Obama'ya olan güvensizliğini onu 'kripto-Müslüman' olarak tanımlayarak gösteren Robertson, İslam dinini de Nazizm'e benzetmişti. Bu çerçevede İslam'ın yükselişi karşısında sessiz kalınamayacağını, Hıristiyanlık terminolojisini kullanarak İslam'a 'öbür yanağını çevirme'nin mümkün olmadığını söylemişti.

Fundamentalizm İslam'la nasıl özdeşleşti?

Köktencilik olarak dilimize çevrilen fundamentalizm kavramı, bir dini hareket olarak modernizm ve sekülerizmin geleneği ve inancı alt üst eden etkisine karşı direnişi ifade eder. Bu direniş asli kaynaklara geri dönüş, kutsal metnin yanılmazlığı ve literal okunuşun benimsenmesiyle şekillenmiştir. Kavram ilk olarak Hıristiyan inancının temel ilkelerine bağlılıklarını ifade eden ABD'deki bir grup Hıristiyan tarafından kullanılmış ve bu ilkeler 1910-1915 yılları arasında yazılan The Fundamentals adlı 12 serilik kitapçıkla ortaya konulmuştur. Bu çalışmayı yapan Protestanların temel endişesi akılcılık, evrim teorisi, sekülerizm, dini liberalizm ve Kutsal metinlere eleştirel yaklaşım gibi dini tezleri etkisizleştiren modernist yaklaşımların her geçen gün nüfuzunu artırıyor oluşuydu.

Her ne kadar fundamentalizm Amerikan Protestanlığının bir görünümü olsa da zaman içinde diğer dinlerde de benzer fenomenlerin varlığı kabul edilmiştir. Özellikle İslam diniyle özdeşleştirilen kavram, muhtevasındaki karışıklık ve kullanım alanının genişliği sebebiyle eleştirilmiştir. Zira bağlamından çıkarılarak kullanılan fundamentalizm kavramı, özellikle İslam dini söz konusu olduğunda modern dünyada ortaya çıkabilecek her türlü dini aktivite, yaklaşım ve uyanış için kullanılabilir esnek bir hâl almıştır. Bu anlamda yüzlerce yıldır tehlike addedilmeden ayakta duran ancak son yıllarda küfrün sembolü sayılan Buda heykellerini yıkan Taliban'dan demokratik değerlerle dini inançları harmanlayarak modern hayata dinî önceliklerini koruyarak katılan bir iş adamı ya da başörtülü bir kadını kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Din sosyoloğu Peter Berger de kavramsal sorunlara işaret etmiştir: "Bu kavram, sadece pejoratif bir ima barındırdığı için değil; aynı zamanda Amerikan Protestanlık tarihine ait bir terim olarak diğer dini geleneklere uygulanması sıkıntılara yol açacağı için de isabetli değildir."

Anlaşılan daha uzunca bir süre fundamentalizm kavramı Amerikan kökenlerinden kopmuş ve Müslüman bağlamına oturtulmuş şekliyle gündemimizi işgal etmeye devam edecek. Ancak mevcut tartışmaları kavramsal eleştirilerin süzgecinden geçirerek yapmak toplumsal gerçekliğin tahlili açısından son derece önemlidir. Hıristiyan bağlam içinde fundamentalist bir yaklaşım kabul edilen kutsal metnin tümüyle Tanrı sözü olduğu ve yanılmazlığı prensibi, İslam söz konusu olduğunda fundamentalist bir yaklaşım olarak kabul edilemez. Zira tüm Müslümanların üzerinde hem fikir olduğu ve dinin esasını oluşturan Kuran'ın vahyedilmiş Allah'ın sözü olduğu ilkesi olmaksızın hiçbir İslami yorum, yaklaşım ya da yaşayış söz konusu olamaz.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN