Muhafazakârlık ve devrimcilik birbirini dışlar mı?

Muhafazakârlık ve devrimcilik birbirini dışlar mı?
Giriş Tarihi: 29.4.2014 10:56 Son Güncelleme: 28.11.2014 10:39
SAYI:01Mayıs 2014
‘Kim muhafazakâr, kim devrimci?’ sorusu, Türkiye’de yaşanan son on yıllık dönüşümün kilit sorgulamalarından birisi. Bu bağlamda, pek çok kavram gibi muhafazakârlık ve devrimcilik de yeniden gözden geçirilmeyi bekliyor.

Karşı bir soru olarak, 'muhafazakârlık ve devrimcilik birbirini dışlar mı?' sorusunun cevabını sona bırakarak önce muhafazakârlığın ne olduğunu ele alalım. Bir fikir geleneği ve siyasal ideoloji olarak muhafazakârlık, aydınlanmanın insan aklına tanıdığı sınırsız yetkiye tepki olarak doğmuştur. Bireyin doğal insani sınırlılıklarını aile, gelenek ve din gibi ortak değerlerle tamamlayarak ana sabiteleri koruma düşüncesini ifade eder. Bu düşünce içinde değişim, radikal değil, tedrici ve mutedildir. Muhafazakâr düşünce, katı ve tutucu olduğunda statükoya, jakobenizme ve hatta faşizme yaklaşırken, ılımlı bir çizgi takip ettiğinde, ilerlemeye ve itidalli değişim fikrine kapı aralar. Batı toplumlarında Kıta Avrupası muhafazakârlığı ile Anglo-Amerikan muhafazakârlığı arasındaki açı farkı da, muhafazakârlığın katı milliyetçiliğe veya liberal düşünce esnekliğine mesafesiyle ilgilidir.

Türkiye'deki muhafazakârlığın durumu ise biraz karmaşıktır. Bu karmaşıklığı belki de en iyi İdris Küçükömer'in "Türkiye'de sağ soldur, sol da sağdır" tezi ifade eder. Küçükömer 1969'da ortaya attığı meşhur tezinde, sağ muhafazakâr partilerin ilerlemeci ve değişime açık yönünü vurgularken, sanıldığının aksine sol siyasal hareketlerin kendi içine kapanık, farklı düşüncelere mesafeli ve devletçi reflekslerine dikkat çekmiştir. Bu tez, ilerici görünümlü Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve sol geleneğin halk kitlelerinden uzak, değişime kapalı, statükocu yapısını toplum nazarına sunmuştur.#Sayfa#

Kemalist ideolojinin 'halka rağmen halk için' yaklaşımı ve sosyalist hareketlerin 'öncü devrim' sloganları, Türkiye'deki sol siyasal duruşun, kendini ya toplumun önünde ya da üzerinde gördüğünü tesciller.

Küçükömer'in tezinin bir başka önemli vurgusu, İslamcı düşüncenin topluma daha yakın, değişim ve ilerleme fikrine daha açık olduğudur. Nitekim 1980'lerden 2014'lere Türkiye'deki siyasal gelişmeler Küçükömer'i haklı çıkaracak manzaralar ortaya koymuştur. Son 2014 yerel seçimlerinin sonuçları dahi Küçükömer'in bu tespitini doğrular niteliktedir. Milliyetçi Hareket Partisi kökenli bir ismi başkent belediye başkan adayı yaparak eksen kaymasını tescilleyen CHP, toplumla arasına koyduğu mesafeyi de düşük oy yüzdeleri ile belgelemiştir. Sol grupların ağırlıklı olduğu 'Gezi' statükosunun 'makarna yiyen kısa boylu seçmen' diskuru bu seçimlerde yine kendini göstermiştir. Buna karşılık muhafazakâr bir parti olarak Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) geniş halk kitleleriyle kurduğu ilişki, Küçükömer'in Türkiye'deki sol gelenekte eksikliğini ifade ettiği türden manzaralar ortaya koyar. AK Parti, toplumun farklı kesimlerini yatay bir hiyerarşi içinde temel Türkiye meselelerinin çözüm sürecine dâhil etmiş ve buradan güçlü bir toplumsal dinamizmin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kürt sorununun çözümü için oluşturulan 'âkil heyet' bu seferberliğin önemli göstergelerindendir. Öte yandan 'millet iradesi' vurgusuyla geniş halk kitlelerini kucaklayabilmiş, onların sorunlarına eşit mesafeden yaklaşabilmiştir.

Farklı kimlikleri ve etnik grupları zenginlik olarak gören çok kültürlülük politikaları Avrupa'da sol ve liberal partiler tarafından hayata geçirilirken, Türkiye'de tüm bunları muhafazakâr bir partinin yapıyor olması kayda değer bir durumdur. Fakat burada bir konunun altını çizmek gerekir. AK Parti bu siyaseti sol düşünce dinamiklerinden hareketle değil, 'muhafazakâr' sıfatının yanına eklediği 'demokrat' kimliği ile yapmaktadır. Solun 'anti-emperyalist' tanımlama içinde geri durduğu küresel politikalar, AK Parti siyasetinde emperyalist bağlamdan uzak, özgün bir siyaset diliyle yapılmaktadır.#Sayfa#

Türkiye'nin jeopolitik konumunu avantaja dönüştürme refleksi ile hareket eden AK Parti, Başbakan Erdoğan'ın seyahat duraklarının da gösterdiği gibi çok ayaklı küresel bir dış politika sürdürmekte, aynı zamanda Anadolu sermayesi ile küresel sermayeyi buluşturan bir ekonomik kalkınmaya öncülük etmektedir.

Bu süreçte uluslararası kurumlarla kurduğu ilişki, oryantalist ve hegemonik söylemlere karşı 'hak, vicdan ve adalet' merkezlidir. Türk dış politika tarihine 'one minute' hadisesi olarak geçen olay, AK Parti siyasetindeki devrimci karakterin en uç örneğidir. Keza, 1945'lerin siyasal aklı ile kurulmuş Birleşmiş Milletler'in karar alma mekanizmalarına yaptığı açık eleştiriler bu devrimci çıkışların örneklerinden sayılabilir.

AK Parti, başörtüsü sorunu gibi bazı köklü meselelerin çözümünde muhafazakâr bir tavırla tedrici dönüşümden yana olurken, kimi durumlarda radikal çıkışlar yapabilmektedir. Böylece, Türk siyasal yaşamında muhafazakârlık ve devrimcilik gibi zıt kutupların birbirini çektiği bir manyetik alan oluşur. Bu alan aynı zamanda Türkiye'nin 90 yıllık sorunlarıyla bağlantılı güncel meselelerinin ele alındığı yüksek hararetli bir tartışma zeminidir.#Sayfa#

Burada önemli bir sorun, siyasal hayatı dengeleyecek muhalefet eksikliğidir. Varlığını Kemalist devrimlerin muhafızlığı üzerine kurgulamış ana muhalefet partisinin, bu temel misyonunu dahi Anıtkabir'e gitmek ve 10'uncu Yıl Marşı söylemek gibi sembolik temsillere indirgediği görülür. Diğer sol hareketlerin de, Türkiye'nin yeni ihtiyaçlarına cevap üretebilecek bir dinamizmden yoksun olduğu açıktır.

Bu noktada, muhafazakâr ve devrimci karakteriyle Türkiye'nin değişim ve dönüşümüne öncülük eden AK Parti'nin ciddi bir sınavla karşı karşıya olduğunu ifade etmek gerekir. Ülkenin yüzde 50'ye yakınının destek verdiği bir iktidar alanını, muhalefetin olmadığı bir ortamda dengeli şekilde yönetmek o kadar da kolay değildir. Bu nedenle, büyük dönüşümün uzun vadeli sonuçları şimdilik belirsizdir. Muhafazakârlığın tutuculuğa da kayabileceği kaypak zemininde, AK Parti'nin nerede sabitleneceği bundan sonra izleyeceği siyasetle yakından alakalıdır.

Açtığı değişim ve dönüşüm ufkunun korumacı bir muhafazakârlığa dönüşmesi, onu da Kemalist ideolojinin teslim olduğu otoriter bir siyasal duruşun eşiğine getirebileceği gibi, yapacağı yeni demokrasi açılımları, onu uzun yıllar Türkiye'nin ana siyasi aktörü olarak da tescilleyebilir. Sivil anayasa hedefi ve toplumun tüm kesimlerini kucaklayacak bir siyaset dili, bu muhafazakâr ve devrimci ufku Türkiye'nin 90 yıllık meselelerinin çözümü için kârlı bir avantaja dönüştürebilir.


BİZE ULAŞIN