İklim krizi bir enerji krizidir

İklim krizi bir enerji krizidir
Giriş Tarihi: 17.9.2021 13:09 Son Güncelleme: 19.10.2021 13:32
Yapılan ölçümlere baktığımızda en yüksek sıcaklıklar son 10 yılda yaşanmış. Bu da sıcaklıkların artıp iklim ile beraber iklimin diğer parametrelerinin de değiştiğini gösteriyor. Bu da refaha erişim isteğinin, enerjiye olan ihtiyacın ve sera gazlarının artmasının bir sonucu.

Son 20 yıldır yüzeysel bir şekilde haberdar olduğumuz fakat son yıllarda etkisini giderek yoğun bir şekilde hissettiren ve gündemimizi iyiden iyiye meşgul etmeye başlayarak artık "kriz" olarak anılan ciddi bir meseleye dönüştü iklim değişikliği. Yüz binlerce yıldır varlığını sürdüren ekolojik denge özellikle son yüzyılda insan elinden ağır hasarlar aldı. Yaşadığımız felaketlerle varlığını daha sık hatırlatmaya başlayan bu kriz, tüm dünya ahalisi olarak hırslarımızı, rekabeti, tüketimi, ilerleme çılgınlığını, kısacası hâkim sistemi gözden geçirip tüm insanlığı tehdit eden bu ortak soruna odaklanmamız gerektiğini söylüyor. Bu röportajda Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Meteoroloji Mühendisi Adil Tek ile iklim krizinin boyutlarını, yakın gelecekte bizi hangi senaryoların beklediğini, devletlerin çözüm için neler yapması gerektiğini ele aldık.

Tüm dünyanın gündemini yoğun bir şekilde meşgul eden küresel ısınma ve iklim değişikliği kavramlarının gerçekte ne anlama geldiğini bize açıklar mısınız? Bu krize neler sebep oldu ve ne gibi tehditleri beraberinde getiriyor? Son yıllarda neden daha sık konuşmaya başladık?

Bu kavramlar bir anda değil, kademe kademe oluştu. İlk olarak bilimsel çevrelerde 1950'li yıllarda sıcaklıklarda bir dalgalanma olduğu gözleniyordu. Ölçümlerde yükselme eğilimi olduğu fark ediliyordu. Bu değişikliklerin tam olarak hissedilmesi 1970'lere dayanıyor diyebiliriz. Önceleri hem akademide hem toplumda bu mesele daha zayıf konuşulurken iklim değişikliğine bağlı olayları yaşadıkça konuşmanın dozu gittikçe arttı. Özellikle 2000'li yıllardan sonra uç değerler dediğimiz olaylar, bir önceki değeri geride bırakarak sıklığını arttırdı. Toplumsal olarak duyarlılık çok daha geç kazanıldı ama bu tarihlerden sonra da mesele toplumun tüm mekanizmalarına nüfuz etti. Tarihsel olarak kısa bir özetle bu şekilde gerçekleşti.

Kavram olarak ise önce "küresel ısınma" adıyla başladı çalışmalar. Küresel ısınma; ekosistemin içerisindeki yani yerküredeki ısı enerjisinin ve buna bağlı olarak sıcaklıkların artması anlamına geliyor. Sonra görüldü ki sıcaklıklar artıyor ama olay tek başına sıcaklıkların artmasından ibaret değil. Atmosferik, meteorolojik ve klimatolojik olarak baktığımızda sıcaklığın artması iklimin diğer parametrelerini de etkilemeye başladı. Rüzgâr, yağış ve nem değerlerinde değişikliklere yol açtı. Biz bunları gündelik hayatımızda görünce ve yaşamaya başlayınca bunun adı küresel ısınma ve iklim değişikliği oldu. Daha sonra içinden ısınma kalktı çünkü temelde ısı değişikliği olsa da atmosferdeki diğer parametreler de artmaya başladı. Süreç ilerledikçe bu sefer de küresel iklim değişikliği olarak adlandırıldı. Gözlemlerin sonuçları hayatımızı da etkilemeye başladı ve gittikçe etkilerini daha fazla hissettik. Sonuç olarak bu bir krize dönüştü.

Bilim insanları ilk kez değerlerdeki artışları nasıl fark etmeye ve araştırmaya başladı peki? İklim değişikliği kendini nasıl gösterdi?

Yerkürenin ve güneş sisteminin nasıl oluştuğuna, oluşurken hangi evrimlerden geçtiğine dair öne sürülen teorilerin hepsinin içerisinde yerkürenin ısınma ve soğuma dönemleri olduğu biliniyor. Paleolitik çağ dediğimiz 800 bin yıl öncesine gittiğiniz zaman bunların bazı dönemlerinde atmosferdeki karbondioksitte artış ve azalmalar olmuş. Karbondioksitin arttığı dönemlerde sıcaklıklar da doğal olarak artıyor çünkü karbondioksit atmosferdeki en önemli sera gazlarından biri. Atmosfer, birtakım gazların bileşiminden oluşuyor. Onların her birinde moleküller var. Güneşten gelen enerjinin elektromanyetik dalga boyu spektrumun da kısa dalga boyundan başlar, uzun dalga boyuna kadar bir bant üzerinde ifade edilir. Güneşten gelen ve bizi ısıtan kısa dalga frekanslı enerji o moleküllere çarpmadan rahatlıkla geçip geliyor ve yeri ısıtıyor. Güneşten sürekli ısı geliyor, yer ısınmaya başlıyor; bir denge oluşması için bunun bir de soğuma mekanizmasının oluşması gerekiyor. Bu denge oluşmazsa yer sürekli ısınır, atmosferde sıcaklık sürekli artmaya başlar. Dünyanın güneşe dönen tarafından kısa dalga boylu güneş enerjisi gelir. Yeryüzünün karanlık tarafından da kaçış başlar. Bu da uzun dalga boyuyla olur. Uzun dalga boyuyla olduğu için eğer bir sera gazı varsa buna çarpar, yayılır veya geri döner. Soğuma mekanizmasını engelleyen şey sera gazıdır. Normalde doğada sera gazı belli bir miktarda vardır ama miktarının artması bu sistemi değiştiriyor.

Sera gazları nedir peki?

Şu anda en önemli sera gazları olarak su buharı, karbondioksit, metan gibi gazları sayabiliriz. Diğer gazlar da var ama şu anda en ağırlıklı olarak karbondioksit mevcut. Atmosferde karbondioksit ne kadar artıyor diye merak edilir. Ölçümlere göre 1950'lerde 240 ppm (milyonda bir) olan karbondioksit değeri bugün 400 ppm'in üzerine çıkmış durumda. Şu anda 440'larda olması lazım… Neredeyse 70 yılda 2 katı kadar artmış durumda. Bu da atmosferdeki sera gazlarının gittikçe arttığını ve yerden kaçışı önleyerek atmosferin ısınmasını sağlayacak mekanizmanın daha kuvvetli çalışmaya başladığını gösteriyor. Paleolitik dönemdeki karbondioksit oranı ölçülebiliyor şu an. Kutuplardaki derin buz tabakalarında karbon12 denen bir izotop var. Milyonlarca yılda oluşmuş derindeki buzlardan örnek alınarak karbondioksit miktarı anlaşılıyor. Paleolitik iklim dönemlerini incelediğimizde karbondioksitin arttığı dönemlerde yerkürenin, atmosferin, ekosistemin sıcaklıkları hep artmış. Fakat burada şöyle bir durum söz konusu; daha önceki artışlar hiçbir zaman bu seviyeye gelmemiş. Artış ve azalmalar hep olmuş ama şu andaki 440 ppm'lerdeki değere hiçbir zaman gelmemiş. Örneğin 220'ye çıkmış, sonra 150'ye düşmüş. Tabii binlerce yıl süren dönemler bunlar. Bu sefer değerler hep yukarıya doğru gitti. Bir eşik vardı, o eşik aşıldı. En yüksek eşik yaklaşık 250 ppm, şu anda 440 ppm mesela.

Yaşadığımız dönemde bu değerlerin bu kadar zirveye çıkmasının sebebi nedir peki?

İklim krizi bir enerji krizidir. Enerjinin üretim şekli ve enerjinin sürdürülebilir kullanılmasında yaşanılan problemlerdir iklim krizi. Olay şu; toplumlar gelişmek ve refaha ulaşmak için enerjiye ihtiyaç duyar. Üretim ve tüketimin muhakkak bir enerji karşılığı var. Bu ikisine talep ne kadar artarsa enerjiye ihtiyaç da o kadar artar. Tüm bunların enerji tüketimini kol kuvveti ile yapmış olsaydık bir problem olmayacaktı. Geleneksel metotlardaki gibi tarlaları dev makinelerde çekmesek yine bir problem olmayacaktı. Motor çıktıktan sonra asıl problemler başlıyor. İklim probleminin kaynağı sanayileşme diyebiliriz. Sanayileşmedeki enerji nasıl üretiliyor peki? Cuma pazarına gider gibi enerji pazarına gidiyorsunuz. Bu enerji pazarındaki ürünlerin hepsi karbon kökenli; yani petrol, temiz gözüken doğalgaz, kömür. Bunlar şu anda pazarın yüzde 80'ini oluşturuyor. Bunların yakılıp enerji üretilmesi demek atmosfere karbondioksitin salınması demek. Problem bu salınma esnasında başlıyor. Yenilenebilir enerjiler var ama şu andaki enerji ihtiyacını karşılayabilecek kapasitede değil çünkü başta dediğimiz gibi tüketim çok fazla. Mesela yüzde 10 seviyesinde atıktan ve gübreden üretilen biyoyakıt enerjisi kullanılıyor. Hidroelektrik santral, güneş ve rüzgâr santralleri gibi enerjilerden yakıtlar üretiliyor. Ama bunlar dünyadaki yakıt ihtiyacını karşılayabilecek seviyede değil. Bunlar haricinde problemleri olan bir alan olarak nükleer var. Mesela "nükleerleri bırakalım" diyen ülkeler nükleerlerin tamamını kapatmış değil. İsveç örneği çok verilir; 8 nükleer santrali vardı, 4'ünü kapattı ama hâlâ 4 tane daha aktif santrali var. Niye kapatamıyor? Çünkü bir sürdürülebilirliği var, ondan vazgeçemiyor. Burada bir paradoks var.

Bu enerji pazarı nedir? Nasıl işliyor?

Enerji pazarında yüzde 80'ler civarında fosil yakıtların kullanımı mevcut. Fosil yakıtların yerine yeni bir enerji üretim şekli koymazsak, enerjiyi sürdürülebilir şekilde kullanmazsak - ki şu anki gidişat bu kullanımın değişmeyeceğini gösteriyor atmosfere salınan karbondioksit miktarı artacak. 50 yıl, 100 yıl, 200 yıl, 500 yıl ve bin yıl sonrası için birtakım hesaplamalar yapılıyor. Şöyle yapılır bu hesaplamalar; atmosfere salınan karbondioksit miktarına bağlı olarak soğuma ve ısınma mekanizmasının yerde biriktirdiği enerji miktarının ne kadar olacağı üzerine senaryolar yazılıyor. Rpm 8,5, rpm 6, rpm 3 şeklinde ifade edilir. Bu enerji birikimlerine karşılık sıcaklık artış senaryoları çizilir ve bu ardından gelebilecek afetler, deniz seviyesinin yükselmesi, buz erimesi gibi sorunlar konuşulur. Bunlara iklim senaryoları denir. Hesaplamalarda bu senaryolar mevcut.

Her şey böyle devam ederse, bizi gelecekte nasıl senaryolar bekliyor?

Yaşanan felaketlerle ilgili mekanizmanın öncesini biraz anlamamız gerek. Şu anda yer bu enerjiyi biriktirmeye başladı. Yani, yer atmosfer sisteminde ısı enerjisi birikimi gittikçe artıyor. Isı artınca ne oluyor? Bunu basitçe şöyle örnekleyebiliriz; bir tencere alalım, tencereyi ocağa koyalım, içine büyükçe bir taş koyalım, taşın üzerine buz parçaları atalım, biraz su ekleyelim, tencerenin kapağını kapatıp altını yakalım. Tencerenin içerisi kapalı bir sistem oldu. Etrafından bir alışveriş yok. Aşağıdan gelen ısı, yani güneşten gelen enerji içeride birikiyor. Peki, tencerenin içerisinde zamanla ne olur? Önce yavaş yavaş buz erimeye başlar. Sonra aşağıdan su buharlaşmaya başlar. Buna denizlerdeki buharlaşma diyebiliriz. Bu sebeple tencerenin kapağında damlacıklar oluşur ve damlacıklar yağmur şeklinde aşağıya doğru düşer. Bu sırada taş üzerinde sıcaklıklar oluşmaya başlar. Tencerenin altını ne kadar açarsak taşın sıcaklığı o kadar artar. Bu bizim sıcak hava dalgalarımızdır. Sıcaklığın artmasıyla denizlerdeki buharlaşma ve dolayısıyla yağışlar da fazlalaşıyor. Biz buna hidrolojik çevrim diyoruz; bu çevrim hızlanıyor. Döngünün hızlanmasıyla sıcak hava dalgaları meydana geliyor, fırtınalar artıyor. Bir cismin sıcaklığını arttırırsanız, o gazın moleküler hızı da artar. Bu fizik kanununu atmosfere vurduğunuzda atmosferdeki oluşan oksijen, azot gibi gazların hızları artıyor. Bu hızların artmasının karşılığı da tropikal siklonların, fırtınaların, kasırgaların sayısının artmasıdır. Atmosfer kendi içerisinde daha hızlı hareket ediyor. Sıcaklığın artması bunlara sebebiyet veriyor, yeryüzünde sıcaklık dengesizliklerine neden oluyor. Fizik kanunlarına göre doğanın gereği olarak her şey dengeye ulaşmaya çalışır. İnsan eliyle bozulan bir yer varsa doğa orada da dengeyi bulmak için uğraşır. Sıcaklıkta da bir yer çok sıcak, bir yer çok soğuksa oradan birbirine doğru hareket başlar ki iki sıcaklık dengeye gelsin. Bir yer 18°, bir yer de 30° ise 18°'den 30'a doğru bir akış başlar. 30°'de kendini 18°'ye yaklaştırmaya başlar. Hava olaylarının oluş sebebi de budur. Atmosfer ısınmaya başlayınca bu dengesizliğin giderilmesi için hareketler daha fazlalaşır. Bu da fırtınaların, kasırgaların fazlalaşması anlamına geliyor. Tüm bunlar zaten doğada olan şeyler ama bunların sayıları artıyor. Yine şöyle bir benzetme yapabiliriz; İstanbul'a bundan birkaç sene önce çok büyük dolu parçaları düştü. Soru şu; bu küresel iklim değişikliği mi? Bu kendi içinde baktığımızda olan ve olabilecek meteorolojik bir olay. Bunların sayılarının artması ise iklim değişikliği… Yani sıcaklık düşükse bu olaylar daha az olur, sıcaklığı arttırırsanız bu olaylar çok fazla görülmeye başlar. Küresel iklim değişikliği aslında böyle bir şey… Örneğin geçtiğimiz sene ABD'nin bir eyaletinde hava sıcaklığı birkaç saat içerisinde yaklaşık 33° kadar düştü, yaz mevsiminde kış yaşandı bir gün içinde. Sıcaklık artarsa dengesizlik de artacağı için bu olayların sayıları gittikçe artıyor. Bu 33°'lik düşüş 500 yılda bir görülürken bu 100 yılda, hatta 20 yılda bir gerçekleşince iklim değişikliği olmaya başlıyor. Günümüze bakarsak haberlerde hep şunları görürüz; "son yılların en sıcak yazı, rekor sıcaklıklar görüldü." Yani sıcaklık değerlerinde her sene rekorlar hep egale ediliyor, sıcaklık bir tık daha üste çıkıyor. Küresel ölçekte en sıcak yıllar son 20 yılın içine sıkışmış durumda. Düzenli periyotlarla ölçüm 1800'lü yıllarda başlıyor. O tarihlerden itibaren yapılan ölçümlere baktığımızda en yüksek sıcaklıklar son 10-20 yılda yaşanmış. Bu da sıcaklıkların artıp iklim değişmesiyle beraber iklimin diğer parametrelerinin de değiştiğini gösteriyor. Bu da refaha erişim isteğinin, enerjiye olan ihtiyacın ve sera gazlarının artmasının bir sonucu. Biz enerjiyi düzgün kullanmayıp fosil yakıtların yerine bir şey koymazsak dünya kendisini korumaya devam edecektir.

Muhtemel senaryolar neler olabilir? Ne gibi olumsuzluklarla karşılaşabiliriz?

Birtakım olayların meydana gelmesi öngörülüyor. Önce bu öngörüleri bir sınıflandıralım: Atmosferde, denizde, buzullar ve kara üzerinde meydana gelenler. Kara üzerinde oluşanlar; orman yangınları, sıcak hava dalgaları, fırtınalar, kuraklık, aşırı yağış ve seller. Denize geldiğimizde; fırtınalar, deniz asiditesinin değişimi, deniz suyu sıcaklıklarının artışı ve deniz seviyesinin yükselmesi. Buzullardaki de buzların erimesi. Tüm bunlar karayı da etkileyen durumlar aynı zamanda. Birtakım hesaplamalar yapılabiliyor ama bazen de kaos teorisi dediğimiz hesaplanabilirlikten uzaklaşma meydana gelir. Yani hesaplar bazen öngörülebilir olmuyor. Peki, tüm bu yaşanan olayların bizlere etkisi nasıl olur? Yine sınıflandırma yapalım; alt yapı üzerine etkileri, insan üzerine etkileri ve ekosistem üzerine etkileri olarak üçe ayırabiliriz. Ekosistemdeki bu değişiklikler insan hayatını doğrudan etkiliyor. Alt yapıya etkisine bir örnek verelim; mesela siz bir liman yapmayı planlıyorsunuz. Limanı 200 yıl, 300 yıl boyunca işleteceksiniz. Denizin belli bir yüksekliği var, limanı tasarlarken onu baz alıyorsunuz. Deniz seviyesi 1 metre yükselirse sizin limanınız sular altında kalır, liman yatırımınız bütün işlevselliğini yitirir. Yağmur suları için drenaj kanalı tasarlıyorsunuz, var olan yağış düşme derecesine göre saniyede şu kadar metreküplük yağmuru tahliye edebilir diye hesap ediyorsunuz. Sonra birden sizin hesapladığınız yağış miktarının çok üstünde yağış düşüyor, sel felaketi meydana geliyor. Bu alt yapıyı çok büyük yağışlar için yaparsanız da maliyeti çok artıyor. Aynı şekilde baraj planlarsanız, yağışla beraber o da çöker. Yani bütün yatırımları iklim değişikliğine göre planlamanız gerekiyor. Mesela deniz seviyesinde geçen yüzyıldan bu yana 20 cm'lik bir yükselme var. Bu iş lineerlikten uzaklaşıp kaotikleşirse 40 cm de yükselebilir. O zaman yine alt yapı çöker. Bununla beraber insan sağlığında bir sürü problem çıkması öngörülüyor. En temelde yaşam şekilleri değişebilir. Temiz su temini, gıdaya erişim krizi meydana gelebilir çünkü sıcak hava dalgaları ve deniz seviyesindeki değişiklikler ekilebilir tarım arazilerini azaltır ya da şeklini değiştirir. Örneğin Karadeniz'de fındık yetişmeyebilir iklimin değişmesiyle. Mesela ekvatordan başlayarak bir çölleşme başlıyor ve gitgide genişliyor. Bu da bazı bölgelerde iklim şartlarını değiştirmiş oluyor. Sadece iklimi değil, hayvan türlerinin de yok olmasına sebep oluyor. Kuşların göç yolları değişiyor mesela. Olabilecek en büyük problemlerden biri de su savaşları meselesi. Bunun yanında sağlık, turizm hepsi doğrudan etkileniyor.

Sıcaklıkta ne kadarlık bir değişimden bahsediyoruz?

Kandilli Rasathanesi'nde 1868'e dayanan, 1911'den beri düzenli olarak yaptığımız kendi ölçümlerimiz de var. 110 yıllık sıcaklık ölçümünü koyduğumuzda 1,5 derecelik bir artış olduğunu kendimiz de görüyoruz. Son yıllarda da ortalama ve maksimum sıcaklıklar artıyor, ekstrem değerlerin sayıları da gittikçe artıyor. Minimum sıcaklıklar dediğimiz en düşük sıcaklıkların sayıları da azalmaya başladı, pozitife doğru evriliyor. Karlı günlerin sayıları azalıyor. Yani sıcağa doğru bir evrilme olduğu bizim kendi datalarımızda da mevcut. Peki, ne yapılması gerek? Problem şu: Enerjinin düzgün kullanılması. Enerjiyi düzgün kullanırsak, fosil yakıtların yerine başka bir enerji kaynağı koyabilirsek bu döngü biraz daha yavaşlayabilir. Şu anki gidişat bu döngünün yavaşlamayacağı yönünde… Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)'nde birtakım kararlar alınıyor fakat bunlara uyulmuyor. Karbon salınımının azaltılmasına yönelik bazı öneriler söyleniyor ama kimse uymuyor. O zaman da yapacak bir şey kalmıyor. Karbon salınımı sıcak hava dalgası getirmeye devam edecek.

Sizce bireysel olarak bizler bu iklim krizinin büyümesinde bir pay sahibi miyiz? Bundan sonrası için neler yapabiliriz?

Dünya genelinde kişi başı enerji tüketimiyle karbon salınımına baktığımızda biz ülke olarak 74'üncü sıradayız. Ülke olarak en çok tüketen Çin 7'nci sıradayken ABD 3'üncü sırada yer alıyor. İlk sıralarda Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman yer alıyor. Yani bu 10 bin nüfusluk bir bölge 1 milyon varil petrol tüketiyor. 100 milyon nüfusluk bölge de 1 milyon varil petrol tüketiyor. Mesela ülke olarak karbon salınımında zirvedeki Çin'in milyonlarca kişiden oluşan bir üretim şekli var; 3 metrekare bir odada uyuyor, karnını doyuyor, bir makine önünde üretim yapıyor. Başka hiçbir şey yok. Bu kişinin bireysel kullanımı yok zaten. Bu sebeple 10 bin kişinin lüks içerisinde yaşadığı yerde kişi başına karbon salınımı en yüksekte çıkıyor. En basitinden neredeyse tüm nüfus bilmem kaç milyonluk araç kullanıyor. O araçların motorları normal çalışmıyor. Bir de petrol meselesi var tabii. Enerjiyi çok kötü kullanıyorlar. İşin bazı boyutları çok görülmüyor. Daha farklı çözüm önerileri sunuluyor. Önlem olarak dünyada karbon karnesi uygulaması düşünülüyordu mesela. Ülkelerin karbon karneleri olsun, karneler alınıp satılabilsin, zenginler fakirlerin karnelerini satın alsın ve onların haklarını kullansın şeklinde itici bir öneriydi. Karbondioksit salınımın azaltılması, devletlerin buna çözüm getirmesi gerek. Şu anda azalacak gibi gözükmüyor. Devletlere şekil veren de toplumlar tabii. Bizim de tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerek. Sürekli tüketmemiz gerektiğini bize yıllarca pompaladılar. Şimdi de değiştirmek çok zor. Mesela deprem her yerde olan bir şey. Ne zamanki depremin yıkıcı etkilerini gördük, tıpkı 99 depreminde olduğu gibi, o zaman insanlar da devletler de bilinçlendi, binaların şekilleri değişti. Öncesinde deprem gerçeği vardı ama depreme dayanıklı evler yapmadık.

Felaket yaşanmadan bilim insanları öngörse bile duyarlılık sağlanmıyor, topluma yayılmıyor maalesef. Şu anda da yaşadığımız şey buna çok benzer. Henüz o bilinç daha oturmuş değil, bazı felaketler yaşandıkça, aşırı sıcaklar, orman yangınları, sel gibi, kayıplar verildikçe yavaş yavaş farkındalık sağlanıyor. Sadece ülkemizde değil, dünyada da görüyoruz. Bu felaketlerin en temel sebebi iklim değişikliği… Sıcak hava dalgalarının sayısı arttıkça orman yangınları da artar, ciğerlerimiz daha çok yanar. Anlatmakla olmuyor, zorlukları yaşamadan toplumsal olarak algılamak çok zor. Sel felaketlerinin sayılarının artmasını da iklim krizi altında düşünmeye başlarsak toplumsal duyarlılık daha çok artacak.

FOTOĞRAFLAR: ŞEREF YILMAZ

ADİL TEK KİMDİR?
1963 yılında İstanbul'da doğan Adil Tek, İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği bölümünden 1986 yılında mezun oldu. 2015 yılından itibaren Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi yönetim kurulu üyesi, 2017 yılından itibaren de Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Meteoroloji Laboratuvarı Başkanlığı'nı yürütüyor. Ayrıca atmosfer, meteoroloji ve iklim konularında çalışmaları var.

BİZE ULAŞIN