Mustafa Akar: O gece meydanlara koşan milyonlarca insan büyük bir hikâyenin kahramanlarıdır

O gece meydanlara koşan milyonlarca insan büyük bir hikâyenin kahramanlarıdır
Giriş Tarihi: 1.10.2026 14:48 Son Güncelleme: 2.10.2026 15:34
Benim kahramanım Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed’dir. Kitabımızın içeriği ve 15 Temmuz açısından baktığımızda ise, o gece hayatını kaybeden bütün şehitlerimiz benim için kahramandır. Onların fedakârlığının karşılığı yoktur. Gazilerimiz, tankların karşısına çıkan, ne olacağını bilmeden evinden çıkıp meydanlara koşan milyonlarca insan da bu büyük hikâyenin kahramanlarıdır.

Abdulhalik Çimen -

Yakın tarihimizin en büyük kahramanlık örneklerinden biri 2016 yılının 15 Temmuz gecesi yaşandı. Milletimiz o gece muazzam ve benzeri görülmemiş bir direniş göstererek darbecileri bertaraf etmesini bildi ve sokaklarda, köprülerde, kışlalarda, hava limanlarında darbeperestlere unutulmayacak bir ders verdi. O gece aynı zamanda sayısız kahramanlığa sahne oldu. Darbe girişiminin başlangıcından sonuna kadar gece boyunca sadece sokaklarda değil TV stüdyolarında ve gazete koridorlarında da tarihe not düşüldü. Özellikle Turkuvaz Medya Grubu ve A Haber darbe sürecinin hem tanığı hem muhatabı oldu. Turkuvaz Medya A Kanallar Genel Müdürü Abdülhalik Çimen o gecenin tanığı olarak 15 Temmuz sürecinde gördüklerini, kurumunun duruşunu tanıklıklar, belgeler, gözlemler ve gazilerin hikâyeleri üzerinden Turkuvaz Kitap'tan çıkan Bir Daha Asla adlı kitapta kaleme aldı. Çimen kitabını, kritik darbe süreci tanıklıklarını ve 15 Temmuz'da yaşanan kahramanlıkları Lacivert'e anlattı.

Bir Daha Asla (Turkuvaz Kitap – Temmuz 2026) adıyla, adında da okurlar için bir uyarı bulunan önemli bir kitap kaleme aldınız. Kitabı hangi gerekçelerle yazmayı planladınız?

Öncelikle, severek okuduğum Lacivert Dergi'ye beni bu röportaj vesilesiyle konuk ettiğiniz için teşekkür ederim. "Bir Daha Asla" adının özel bir anlamı var. Çünkü bu kitabı yazmaktaki asıl gayem; unutmamak, unutturmamak ve yaşananları gelecek nesillere doğru biçimde aktarmaktı. 15 Temmuz'u ve o geceye kadar Türkiye'nin yaşadığı vesayet ve darbe süreçlerini zamanın içerisinde kaybolacak bir hatıraya dönüştürmek istemedim.

Bugün dijital çağda bilginin çok hızlı yayıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Fakat bilgi hızlandıkça, algı da gerçeğin önüne geçebiliyor. Gerçeklik, yaşanan bir olay, üzerinden çok zaman geçmeden eksik bilgilerle, farklı yorumlarla veya kimi zaman bilinçli çarpıtmalarla başka bir biçime sokulabiliyor. Benim çıkış noktam biraz da buydu. 15 Temmuz'un üzerinden yıllar geçtikçe bu düşüncem daha da güçlendi. Çünkü bazı olaylar yaşandığı gün çok şey anlatır; fakat zaman geçtikçe yeni sorular ortaya çıkar: Türkiye 15 Temmuz'a nasıl geldi? O gece ne yaşandı? Millet nasıl bir refleks gösterdi? Devletin içerisinde kimler direndi? Medya nasıl bir sınav verdi?

Bütün bunların birbirinden kopuk bir biçimde değil, bir bütün içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşündüm. Bir başka kaygım da gelecek kuşaklarla ilgiliydi. O geceyi yaşamamış gençlerimiz yetişiyor. Onlara yalnızca "15 Temmuz'da bir darbe girişimi oldu" demek yeterli değil. Bunun Türkiye açısından neden önemli olduğunu, hangi tarihsel süreçlerin ardından ortaya çıktığını ve milletin bu sınav karşısında nasıl bir irade gösterdiğini de anlatmak gerekiyordu. Kitabın adı da tam olarak bu yüzden "Bir Daha Asla". Yani geçmişe söylenmiş bir söz değil sadece; Aynı zamanda geleceğe bırakılmış bir uyarı.

15 Temmuz'u özellikle Turkuvaz Medya ekseninden ve darbeler tarihini de perspektife alarak değerlendiriyorsunuz. Bugünden baktığınızda bu kitap hangi boşlukları dolduruyor?

Kitabımızda 15 Temmuz'u yalnızca meydanlarda yaşananlar üzerinden değil, medyanın o gece üstlendiği sorumluluk ve oynadığı rol üzerinden de ele aldık. Gazete, radyo, televizyon ve bugün dijital medya; yalnızca haber aktaran mecralar değil, toplumların kriz anlarındaki reflekslerini şekillendiren ve yaşananları gelecek nesillere taşıyan önemli hafıza alanlarıdır. Bu açıdan Turkuvaz Medya'nın 15 Temmuz'a giden yıllardaki yayıncılık çizgisinin ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. 7 Şubat MİT krizi, Gezi süreci ve 17/25 Aralık'ta emniyet ve yargı üzerinden yürütülen kalkışma girişimleri, Türkiye'nin yaşadığı hadiseleri kendi gerçekliği ve toplumsal hafızası içerisinde okuma konusunda önemli bir tecrübe oluşturdu. Türkiye'nin meselelerine dışarıdan dayatılan kalıplarla değil, ülkenin kendi şartlarını, birikimini ve toplumsal gerçekliğini dikkate alarak bakmak; yayıncılık anlayışımızın temel taşlarından biri hâline geldi.

Dolayısıyla 15 Temmuz gecesi ortaya çıkan yayın refleksi, bir anda oluşmuş bir refleks değildi. O gece milletin yanında duran, yaşananları doğru anlamlandırmaya ve topluma ulaştırmaya çalışan yayıncılık anlayışının arkasında, yıllar içerisinde edinilmiş bir tecrübe ve birikim vardı. 15 Temmuz gecesi o birikim, tarihin en kritik anlarından birinde yeniden kendini gösterdi. Burada Turkuvaz Medya Yönetim Kurulu Başkan Vekili Serhat Albayrak'ın hakkını özellikle teslim etmem gerekir. Serhat Bey, 15 Temmuz öncesinde, o gece ve sonrasında Turkuvaz Medya'nın yayıncılık anlayışının ve kurumsal yönünün belirlenmesinde önemli sorumluluk üstlenen isimlerin başında geliyor. Farklı medya mecralarının aynı yayıncılık anlayışı içerisinde hareket etmesi ve özellikle memleket meselelerinde ve kriz dönemlerinde koordinasyonun sağlanması açısından önemli bir rolü oldu. Dolayısıyla 15 Temmuz gecesi Turkuvaz Medya'da ortaya çıkan tabloyu yalnızca o gece alınan kararlarla açıklamak mümkün değil. Bunun arkasında yıllar içerisinde oluşmuş bir kurum kültürü ve yayıncılık birikimi vardı. Kitapta biraz da bu görünmeyen tarafları kayda geçirmek istedim.

Kitap ciddi bir mesai ve emekle kaleme alınmış. Bunu her satırında görmek mümkün. Yazarken sizi motive eden güç neydi?

Uykusuz geçen geceler ve bir seneyi alan uzun bir çalışmam oldu. En büyük motivasyonum, yaşadıklarım, gördüklerim ve tanık olduğum hadiselerdir. Çünkü kimi zamanlar vardır; sadece yaşanmaz, aynı zamanda kayda geçirilmesi gerekir. 15 Temmuz işte böyle bir geceydi. Ben o geceyi önce bir vatandaş, ardından da bir televizyon yöneticisi olarak yaşadım. Televizyonda ve gazetelerimizde yaşananları, arkadaşlarımızın üstlendiği sorumluluğu, sahadaki muhabirlerimizin ve kameramanlarımızın karşı karşıya kaldığı şartları yakından gördüm. Fakat kitabı yalnızca kendi tanıklığım üzerine de kurmak istemedim. Şehitlerimizin, gazilerimizin, meydanlara çıkan vatandaşlarımızın, görevini terk etmeyen asker ve polislerimizin ve o gece sorumluluk üstlenen insanların hikâyelerine de ulaşmaya çalıştım.

O gece medyamız açısından da çok önemli bir koordinasyon yaşandı. Cumhurbaşkanımızın A haber / Atv ortak yayınıyla millete ulaşması, devletin ilgili kurumlarıyla iletişimin sürdürülmesi ve yayınlarınızın kesintisiz sürdürebilmesi birbirinden bağımsız gelişmeler değildi. Ancak benim için asıl mesele, kurum içinde tek tek isimlerin ötesinde, o gece ortaya çıkan büyük sorumluluk duygusuydu. Her arkadaşım kendi bulunduğu yerde görevini yapmaya çalışıyordu. Bir gün 15 Temmuz'u yaşamamış bir genç bu kitabı eline aldığında yalnızca "O gece ne oldu?" sorusunun değil, "İnsanlar o gece neden böyle bir irade ortaya koydu?" sorusunun da cevabını bulabilsin istedim.

15 Temmuz'u diğer darbelerden ayıran taraflara kısaca değinir misiniz?

Türkiye, yakın tarihinde ne yazık ki çok sayıda darbe ve vesayetçilerin müdahalesini yaşamış bir ülke. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 gibi farklı biçimlerde ortaya çıkan kanlı ve kansız müdahaleler, Türkiye'nin demokrasisi, hukuku ve millet iradesi açısından ağır tecrübeler yaşamasına neden oldu. Fakat 15 Temmuz'un çok temel bir farkı var: Bu kez millet darbeyi beklemedi; darbenin karşısına çıkarak göğsünü silahlara ve tanklara siper etti. Burada Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğini özellikle vurgulamam gerekir. O gece darbecilere karşı ortaya koyduğu kararlı ve dik duruş, milletin sokağa çıkması ve meydanlara inmesi yönündeki çağrısı, darbe girişiminin seyrini değiştiren en önemli siyasi anlardan biri olmuştur. Cumhurbaşkanımızın bu kararlı tutumu, devletin meşru kurumlarının direnme iradesini de güçlendirmiştir. Ardından millet meydanlara çıkmış; polisler, askerler, bürokratlar ve devletin farklı kurumlarında görev yapan insanlar kendi sorumluluklarını yerine getirerek darbeye karşı durmuşlardır.

Bu anlamda 15 Temmuz aynı zamanda millet iradesinin silahlı vesayet karşısında doğrudan ayağa kalktığı ve darbecilere geçit vermediği bir gecedir. Önceki darbelerde ve darbe girişimlerinde yaşananlardan farklı olarak, bu kez milletin yanı sıra milli medyanın da darbenin karşısında açık ve kararlı bir duruş sergilemesi, darbecilerin yanında yer almaması ve onların propagandasına ortak olmaması son derece önemliydi. 15 Temmuz'a kadar Türkiye'deki darbe süreçlerinde özellikle milli ve yerli medyanın bu ölçüde açık, kararlı ve fiilî bir direniş ortaya koyduğu bir örnek yaşanmamıştı. Bu nedenle 15 Temmuz'un anlaşılması ve kayıt altına alınması açısından medyanın duruşu da en az meydanlarda yaşananlar kadar önemliydi.

A Haber olarak uzun yıllara yayılan yerli bir medya üretme iddianız var. Özellikle olayları anında yakalayan, canlı bağlantılarla meselelerin merkezinde yer almayı başaran bir A Haber var. Televizyonculuk açısından nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?

Televizyonculukta teknoloji değişebilir, ekranların biçimi değişebilir ama güven ihtiyacı değişmez. Bugünlerde insanlar haberleri öncelikli olarak televizyonlardan takip ediyor. Ayrıca telefondan, bilgisayardan, sosyal medyadan ve farklı dijital platformlardan takip edenler de var. Özellikle büyük bir kriz olduğunda, savaşlarda veya olağanüstü bir gelişme yaşandığında insanların dönüp baktığı ve "Şimdi ne oluyor?" sorusunun cevabını aradığı güvenilir olan mecra hiç kuşkusuz televizyonlar. 15 Temmuz gecesi bunun en somut örneklerini yaşadık. 6 Şubat depreminde, Ukrayna-Rusya savaşında, İsrail'in Gazze katliamlarında ve ABD-İsrail / İran savaşında gördük. Dünyada ve Türkiye'de insanlar bu büyük olayları televizyonlardan takip ediyor. Örneğin 15 Temmuz gecesi ve sonrasındaki günlerde A Haber ve ATV ortak yayınımızı ülkemizin nüfusunun yaklaşık yüzde 60'lık kısmından daha fazla sayıda insanımızın izlediğine ilişkin araştırma sonuçları yayınladı. Bu sonuç çok değerliydi. Bilgiyi doğru yerden almak.

A Haber'e dönecek olursak; A Haber'in bugün geldiği noktayı saha yayıncılığına verdiğini önemle açıklıyorum. Biz yayınlarımızı ekseriyetle sahadan yapıyoruz. Yerli ve milli medyanın temsilcisi A Haber'in Türkiye'nin hemen hemen bütün illerinde muhabirleri ve temsilcileri bulunuyor. Aynı zamanda dünyanın farklı kıtalarında ve birçok ülkesinde de sahada muhabirleri olan bir televizyon kanalı. Biz haberi yalnızca stüdyodan anlatmayı değil, mümkün olduğunca olayın olduğu yere gidip oradan aktarmayı temel bir yayıncılık anlayışı hâline getirdik. A Haber'in sınır ötesi yayıncılığı da çok önemli. Özellikle savaş bölgelerinde ve dünyanın birçok bölgesinde yaptığımız yayınlar, A Haber'in yalnızca Türkiye'de değil, uluslararası medya çevrelerinde de takip edilen bir haber kaynağı olmasını sağladı. Sahadan yaptığımız yayınların ünlü televizyonlar, ajanslar, gazeteler ve gazeteciler tarafından takip edilmesi ve referans alınması, saha yayıncılığının bizim açımızdan önemini gösteriyor.

Bizler, olayların duyulmasını bekleyen değil, olayın merkezine giderek haberi kendi görüntüsü ve kendi muhabiriyle veren bir sistem kurmaya çalıştık. Bunun Türk televizyonculuğuna yeni bir soluk getirdiğini düşünüyorum. Genç bir televizyon olmasına rağmen A Haber'in Türkiye'nin en çok izlenen haber kanallarından biri hâline gelmesinde, sahayı merkeze taşımasının önemli bir payı var. Geleceğin televizyonculuğu da bence burada şekillenecek. Teknoloji haberi daha hızlı ulaştıracak, yapay zekâ ve dijital platformlar yayıncılığın biçimini değiştirecek. Fakat bütün bunların üzerinde şu temel soru kalacak: "Bir haberin doğruluğunu nereden ve kimden öğrenebilirim?" Bizim cevabımız net: Sahada olacağız, doğru bilgiyi arayacağız, olayın merkezinden yayın yapacağız ve güvenilirliğimizi koruyacağız.

Kabul edelim ki A Haber yerli medya iddiası açısından gerçekten bu ülkeye seslenen bir dil üretti. Bunu nasıl başardınız ve nasıl sürdürüyorsunuz?

Bunun tek bir formülü yok. Öncelikle kime yayın yaptığınızın farkında olmanız gerekiyor. Hitap ettiğiniz kitle çok önemli. Türkiye'nin kendi meseleleri, kendi hassasiyetleri, kendi tarihi ve kendi toplumsal gerçekliği var. Bunları yok sayarak Türkiye'ye yayın yapamazsınız. A Haber'in dili zaman içerisinde sahayla kurduğu ilişkiden de beslendi. Biz haber merkezinde oturup Türkiye'yi tarif etmeye çalışmadık. Muhabirlerimizi Anadolu'ya gönderdik, olayın olduğu yere gittik, halkın sesini dinledik.

Yerli medya iddiası benim için yalnızca "yerli" kelimesini kullanmak değil. Aynı zamanda Türkiye'ye bakarken Türkiye'nin kendi penceresini açabilmektir. Belgesellerimizde toplumsal hafıza programlarımız da analiz ve dosya haberlerimizde bunun önemini çok iyi gördük. Bir olayın neden meydana geldiğini anlamadan sadece görüntüsünü verirseniz haber eksik kalır. Bizim yayıncılık anlayışımızda bir olayın ve haberin yalnızca bugünü değil, geçmişi ve perde arkası da önemlidir.

Bir TV yöneticisi olarak yakın tarihe ilginiz nasıl gelişti?

Tarihe merakım çocukluk yıllarımdan başlıyor. Zaman içerisinde bu merak, mesleğimle birlikte daha da derinleşti. Gazetecilik ve televizyonculuk yapıyorsanız ve merkezinizde yazı/haber varsa yalnızca bugünü bilmek yetmez. Mensubu olduğunuz milletin, ülkenin ve inancınızın tarihini de bilmeniz gerekir. Çünkü hiçbir yazı, hiçbir haber kendi başına ortaya çıkmıyor. Her olayın bir geçmişi, bir arka planı ve bugüne uzanan bir hikâyesi mutlaka var. Zaten bir olayın neden yaşandığını anlamaya çalışırken ister istemez geçmişine bakıyorsunuz. Bunu yaptığınızda da tarihin bugünkü olayları nasıl etkilediğini, bazı gelişmelerin köklerinin yıllar, hatta bazen yüzyıllar öncesine uzandığını görüyorsunuz. Şunu açıkça ifade etmeliyim geçmişi ve tarihi bilirseniz bugünü ve geleceği daha doğru okuyabiliyorsunuz.

Bu sayıda Lacivert'te "Kahraman Kim?" dosyası yapıyoruz. Sizin kahramanınız kim ya da kimlerdir?

Bu röportajı, peygamber efendimizin dünyaya teşrif ettiği günde, Mevlid gecesinde gerçekleştirdik. Bu vesilesiyle şunu söylemek isterim: Benim kahramanım Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed'dir. Kitabımızın içeriği ve 15 Temmuz açısından baktığımızda ise, o gece hayatını kaybeden bütün şehitlerimiz benim için kahramandır. Onların fedakârlığının karşılığı yoktur. Gazilerimiz, tankların karşısına çıkan, ne olacağını bilmeden evinden çıkıp meydanlara koşan milyonlarca insan da bu büyük hikâyenin kahramanlarıdır. Ama benim için kahramanlık sadece meydanda olmak değildir. O gece görevini terk etmeyen herkes bu hikâyenin bir parçasıdır.

Kışlada, karakolda, hastanede, haber merkezinde görevini sürdüren insanlar da büyük bir sorumluluk taşıdı. 15 Temmuz'da milyonlarca insan kendi hayatının dışına çıkarak, işgal girişimine karşı ülkesine sahip çıktı. Bence o gecenin en büyük kahramanlığı da budur.

Kitabınızda özellikle tercih ettiğiniz kavramlar var: Milletin direnişi, hafıza, tanıklık vb. Bu açıdan Bir Daha Asla hangi boşlukları dolduruyor?

Naçizane, kitabımızın en önemli taraflarından birinin hatırlatmak olduğunu düşünüyorum. Çünkü hafıza yalnızca geçmişi saklamak değildir; geleceğe bırakılmış bir nottur. Geçmişi hatırlamak, aslında geleceği korumaktır. Bu nedenle kitabın bir bölümünde özellikle milletin direnişi, tanıklık ve hafıza üzerinde durdum.15 Temmuz gecesi milletimizin ortaya koyduğu direniş, yakın tarihimiz açısından çok özel bir yere sahip. Milletimiz yalnızca meydanlara çıkmadı; gerektiğinde canını ortaya koyarak devletine, vatanına, seçilmiş iradeye ve kendi geleceğine sahip çıktı.

Tankların önüne geçen, kurşunlara rağmen geri adım atmayan, ölüm pahasına meydanları terk etmeyen insanların ortaya koyduğu bu iradenin bütün yönleriyle kayda geçirilmesi gerektiğine inandım. Tanıklık da kitabın temel meselelerinden biri. İnsan, yaşadığı ve şahit olduğu hadiseleri anlatma ihtiyacı hissediyor. Hele gazetecilik yapıyorsanız, gördüklerinizi kayda geçirmek bir süre sonra yalnızca mesleki bir görev olmaktan çıkıyor, vicdani bir sorumluluğa dönüşüyor. Çünkü tarih yalnızca resmî belgelerle değil, insanların yaşadıklarıyla da yazılıyor. Sokakta direnen vatandaşın, hastanede görev yapan doktorun, karakolunu terk etmeyen polisin, meydanlarda mücadele eden gençlerin, minarelerden sala okuyan müezzinlerin ve haber merkezlerinde sabaha kadar görev yapan muhabirlerin, kameramanların yaşadıkları 15 Temmuz'un gerçek hikâyesinin parçalarıdır. Ben de bir gazeteci ve o gecenin tanığı olarak gördüklerimi ve yaşadıklarımı geleceğe aktarmayı bir sorumluluk olarak gördüm. Milletin direnişini ve bu tanıklıkları geleceğe taşıyacak olan ise hiç kuşkusuz hafızadır. Bu nedenle kitabımızda Türkiye'nin darbeler tarihini de hatırlatmak istedim. 27 Mayıs'tan 12 Mart'a, 12 Eylül'den 28 Şubat'a, 27 Nisan'dan 15 Temmuz'a uzanan süreçte millet iradesine, seçilmiş hükümetlere ve sivil siyasete yönelik müdahaleler yaşandı. Türkiye'de uzun yıllar boyunca millet darbeleri onaylamasa da, darbeler karşısında çoğu zaman sessiz kalmak zorunda kaldı. 15 Temmuz'u farklı kılan en önemli hususlardan biri ise tam burada ortaya çıktı. Millet bu kez kendi iradesine yönelik silahlı müdahalenin karşısına doğrudan çıktı.

Sokağa çıktı, meydanlara indi ve seçilmiş iradenin yanında durdu. O gece millet adeta "Bu ülkenin sahibi millettir" dedi. Bir Daha Asla da tam olarak buradan doğuyor. Ben bu kitabı biraz da bu sorumluluk duygusuyla yazdım. Yaşananları unutmayalım, tanıklıkları kaybetmeyelim, milletimizin ortaya koyduğu iradeyi gelecek kuşaklara aktaralım istedim. Hafızamızı diri tutalım ki aynı karanlıklar bir daha üzerimize çökmesin.

BİZE ULAŞIN