İnsanlık tarihindeki en ilginç fenomenlerden biri neredeyse her çağda insanların bir şekilde bir "kurtarıcı"yı beklemiş olmasıdır. Bu bazen "Mesih"tir, bazen "Mehdi", bazen bir kral, bazen bir devrim, bazen bir teknoloji. Bütün bu farklı isimlerin ve anlatıların arkasında ortak bir yapı vardır: Dünya henüz tamamlanmamıştır ve bir şey ya da biri gelip onu tamamlayacaktır.
Bu beklenti, ilk bakışta sadece dini bir inanç gibi görünebilir. Oysa mesele bundan daha derindir. Mesih beklentisi, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir parçasıdır. Çünkü insan, yalnızca olanla yetinen bir varlık değildir. Tahayyül gücü ve fıtratındaki adalet duygusu sayesinde insan olan ile olması gereken arasındaki gerilimde yaşar. Adaletsizlik gördüğünde, eksiklik hissettiğinde, tarihsel kırılmalarla karşılaştığında, bu böyle gitmemeli diye düşünür. İşte mesih fikri, bu itirazın en güçlü sembollerinden biridir.
Mesih sembolü bu yüzden filozofların da dikkatini çekmiştir. Onlar için çoğu zaman mesih bir dini figür değil, düşünme biçimidir. Kimileri bu beklentiyi insanın umut kapasitesinin bir göstergesi olarak görür. Kimileri ise tehlikeli bir erteleme mekanizması olarak eleştirir. Kimileri mesihi tarihin bir kırılma noktası olarak düşünürken, kimileri onun çoktan sekülerleştiğini ve modern ideolojilerde yaşamaya devam ettiğini savunur.
Ben de dindar bir Müslümanım ve benim ilahiyatımda da bu kavramın önemli bir rolü vardır. Ancak bu yazıda mesih kavramını İslami bağlamın dışında filozofların gözünden inceleyeceğim. Böylesi bir analiz elbette mesih inancının teolojik boyutunu inkâr etmeyi gerektirmez ve ben de inkâr etmiyorum. Nitekim yazımın sonunda konuya Müslüman bir perspektiften de bakacağım.
Umut ya da gerçeklikten kopuş
Mesih ile ilgili filozoflarda ortaya çıkan ilk fikir ayrılığı mesih beklentisinin insanın umut kapasitesinin bir ifadesi mi, yoksa gerçeklikle yüzleşmekten kaçmasının bir yolu mu olduğudur. İkinci perspektifi en net şekilde Friedrich Nietzsche'de bulmak mümkündür. Nietzsche için kurtarıcı fikri, özellikle de Hristiyan bağlamındaki mesih anlayışı, insanın zayıflığının bir tezahürüdür. Ona göre insan, hayatın acısını, belirsizliğini ve trajedisini doğrudan kabullenmek yerine, bunu erteleyen bir anlatı kurar. Bu şimdiki acısının bir gün telafi edileceğinin ifadesidir. Nietzsche'ye göre bu anlatı tehlikelidir. Çünkü insanı bu dünyadan koparır, eylem gücünü zayıflatır ve onu pasif bir bekleyişe mahkûm eder. Mesih beklentisi bu açıdan bir umut değil, geciktirilmiş bir hayattır.
Nietzsche'nin perspektifini kabul etsek bile, ki dindar insanların büyük çoğunluğu etmeyecektir, insanın neden böyle bir beklentiye ihtiyaç duyduğu sorusunu cevapsız bırakır. Bu soruya karşıt perspektiften cevap veren isimlerden biri Ernst Bloch'tur. Bloch'a göre insan, "henüz olmayan"a yönelen bir varlıktır. Yani insan sadece mevcut olanla tanımlanmaz. İnsan geleceğe doğru açılır. Mesih beklentisi bu anlamda bir zayıflık değil, insanın yapısal bir özelliğidir. İnsan, tamamlanmamış bir dünyada yaşadığını hisseder ve bu eksikliği giderecek bir ufka yönelir. Bu ufuk bazen dini bir dilde mesih olarak ifade edilir, bazen de daha dünyevi ideallerle. Mesih umudun vücut bulmuş halidir.
Ancak Bloch'un cevabı da bir başka soruyu doğurur. Mesih beklentisi nasıl bir umuttur? O insanı pasif bir bekleyişe mi sürükler, yoksa insanı dönüştürerek harekete mi geçirir? Walter Benjamin burada ilginç bir perspektif ortaya koyar. Benjamin, mesih fikrini gelecekte bir gün gerçekleşecek büyük bir olay olarak değil, her anın içinde gizli bir imkân olarak düşünür. Ona göre tarih, düz bir ilerleme değildir. Tam tersi, içinde bastırılmış adalet taleplerini barındıran kırılmalarla doludur. Mesih, bu kırılmaların birinde, beklenmedik bir anda "şimdi"ye müdahale eden bir figür gibidir. Bu yüzden mesihi beklemek, sadece geleceğe bakmak değil, bugünün içinde saklı olan adalet imkânını fark etmektir.
Girişte dediğim gibi, mesih beklentisi bazen dini bağlamın dışında kendini hiç beklenmedik düşünce sistemleri içinde gösterir. Bunun bir örneğini görmek için Hegel'i ele alalım. Hegel, tarihi rastgele olayların toplamı olarak değil, anlamlı bir süreç olarak düşünür. Ona göre tarih, özgürlüğün giderek açığa çıktığı bir gelişimdir. Bu bakış açısı, klasik mesih beklentisini doğrudan savunmaz. Ancak onun yapısını dönüştürür. Artık kurtuluş, dışarıdan gelecek bir figürle değil, tarihin kendi içinde gerçekleşir. Bir anlamda mesih, tarihin kendisine içkin hale gelir. Bu da çok güçlü bir dönüşümdür. Mesihi beklemek tarihin akışında zorunlu bir gerçekleşmeye dönüşür. Ki zaten dinler de bir anlamda mesihin gelişini kader olarak gördükleri için benzer bir vurgu aslında teolojide de vardır.
Sol Hegelci Karl Marx burada hocasının görüşünü farklı bir yöne kaydırır. Marx, dini mesihçiliği eleştirir. Ama ironik bir şekilde onun yapısını seküler bir biçimde yeniden kurar. Bu kez kurtarıcı bir kişi değil, bir sınıftır. Doğru bildiniz, bu sınıf proletaryadır. Kurtuluş ise ilahi müdahale değil, devrimdir. Ama yapı aynıdır. Şimdiki adaletsiz dünya, gelecekte kökten bir dönüşümle ortadan kalkacaktır. Yani, bizi güneşli güzel günler beklemektedir. Ve Hegel gibi Marx bunu kaçınılmaz görür, hatta bazı Marxistlere göre bu tarihin "bilimsel yasalarının" kaçınılmaz bir sonucudur.
Bu yüzden birçok düşünür, modern ideolojilerin aslında "seküler mesihçilikler" olduğunu söyler. En açık formülasyonu yapanlardan biri Karl Löwith'tir. Ona göre modern ilerleme fikri, görünüşte dinden kopmuş olsa da, aslında Hıristiyan eskatolojisinin dünyevileştirilmiş bir versiyonudur. Yani mesih fikri ortadan kalkmamıştır, sadece dil değiştirmiştir. Artık onu dinlerde değil, "ilerleme", "devrim", "bilim", "teknoloji" gibi kavramlarda görürüz. Bu bakış açısından insanlar dinden vazgeçseler de mesih fikrinden vazgeçmiyor. Sadece onu yeniden adlandırıyor. Bu da gerçekten Mesih inancının insan zihninde önemli bir yeri olduğuna işaret ediyor.
Mesih kavramına ilginç bir başka yaklaşımı Jacques Derrida'da bulmak mümkündür. Derrida, "mesihsellik" ile "mesihçilik" arasında bir ayrım yapar. Mesihçilik, belirli bir figürü, belirli bir tarihi olayı beklemektir. Mesihsellik ise daha soyut bir şeydir. Geleceğin açık olması, adaletin henüz tamamlanmamış olması, "gelecek olan"a karşı bir açıklık hâlidir.
Bu ayrım kanaatimce önemlidir. Çünkü Derrida'ya göre sorun Mesih beklentisinin kendisi değil, onun kapalı, dogmatik bir forma bürünmesidir. Eğer belirli bir kurtarıcıya, belirli bir senaryoya kilitlenirsek, gerçekliği kaçırırız. Ama eğer mesihselliği, yani tamamlanmamışlık hissini ve adalet beklentisini canlı tutarsak, bu bizi daha dikkatli, daha sorumlu bir varlık haline getirebilir. Mesih kavramına atıfla yapılan hataların sorumlusu bu kavram değil, o kavrama insanların nasıl yaklaştığı, o kavramı hayatına nasıl kattıklarıdır.
Derida'nın yaklaşımı beraberinde yeni bir soru getirir: Mesih'i beklemek mi gerekir, yoksa Mesih'i bekleyen bir bilinçle yaşamak mı?
Bu gerilimi en derin şekilde düşünen isimlerden biri Yahudi felsefeci Emmanuel Levinas'tır. Levinas için mesih fikri, dışarıdan gelip her şeyi düzeltecek bir figür olmaktan çok, insanın başkası karşısındaki sorumluluğuyla ilgilidir. Ona göre asıl problem, dünyanın kötü olması değildir. Daha ziyade bizim birey olarak başkasının acısı karşısında ne yaptığımız sorusudur. Bu yüzden mesihçi bekleyiş, ertelenmiş bir gelecekten çok, bugünün içinde bir etik uyanış olarak anlaşılmalıdır. Mesihi beklemek, belki de başkasının yüzüyle karşılaştığım anda başlar.
Bu bakış açısı, mesih beklentisini tamamen tersine çevirir. Artık kurtuluş, dışarıdan gelecek bir müdahale değil, içeriden doğan bir sorumluluk haline gelir. Ve bu, beklemeyi neredeyse imkânsız kılar. Çünkü beklemek, Levinas'a göre çoğu zaman henüz değil demektir. Oysa etik, her zaman şimdide gerçekleşir.
Benzer bir dönüşümü, farklı bir dilde dinar Hristiyan felsefeci Søren Kierkegaard'da da görürüz. Kierkegaard için insanın temel problemi, dış dünyadan çok kendi içindeki parçalanmadır. Umutsuzluk, insanın kendisiyle kurduğu yanlış ilişkidir. Bu yüzden kurtuluş da dışsal bir olaydan çok, bireyin varoluşsal bir sıçramasıyla ilgilidir. Mesih burada tarihsel bir figür olmaktan çok, insanın Tanrı'yla kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir. Beklemek, pasif bir zaman geçirme değildir. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi, kendi varoluşunu yeniden kurmasıdır.
Bu bakış açısında mesih beklentisi, eğer doğru anlaşılırsa, insanı pasifleştirmez. Aksine onu daha derin bir sorumluluğa çağırır. Ama yanlış anlaşıldığında, tam tersine, sorumluluğu ertelemenin en sofistike yollarından biri haline gelir. Bazen de Evanjelistlerin mesih vizyonunda ahlakı da önemsemeyen, mesihi getirmek için masum cana kıyılan bir forma da dönüşür.
Müslüman için mesih beklentisi
Yazının sonunda Müslüman kimliğime geri dönüp bu tabloya bakmak isterim. İslam düşüncesinde karşı çıkanlar olsa da, mesih ve mehdi beklentisi klasik gelenekte çoğunluğun kabul gördüğü görüş olmuştur. Fakat bu beklenti, çoğu zaman gözden kaçan çok önemli bir denge üzerine kuruludur. Beklemek vardır, ama zorlamak yoktur. Haşa, Allah'ı bir şeye zorlamaya çalışmak haddi aşmaktır. Umut vardır ama takvimlendirme yoktur. Mesihin gelişi insanı aşan gaybi bir bilgidir. Müslüman iman eder, ama müdahale etmez.
Bu denge kanaatimce çok önemlidir. Bu dengeyi kaybettiğimizde mesih fikri kolayca tehlikeli bir şeye dönüşebilir. Tarihte bunun örnekleri olduğu gibi, bugün de özellikle bazı Evanjelist çevrelerde açıkça görülen bir yaklaşımdır. Evanjelistler Mesih'in gelişini hızlandırmak, hatta adeta tarihsel olayları bu gelişe zemin hazırlayacak şekilde "tetiklemeye" çalışır. Bu bakış açısında beklemek, yerini tarihi manipüle etme arzusuna bırakır. İnsan, ilahi planın bir tanığı olmaktan çıkıp, onu zorlayan bir aktöre dönüşür.
Oysa bu yaklaşım, sadece teolojik olarak sorunlu değildir. Aynı zamanda felsefi olarak da problemli bir kibir içerir. Çünkü burada insan, tarihin nihai anlamını bildiğini ve onu yönlendirebileceğini varsayar. Bu, hem Friedrich Nietzsche'nin eleştirdiği türden bir güç yanılsamasını, hem de Jacques Derrida'nın uyardığı gibi geleceği kapatma riskini barındırır. Gelecek artık açık bir ihtimal değil, zorla gerçekleştirilecek bir senaryoya indirgenir.
İslami perspektifte ise daha itidalli ve daha derin bir yaklaşım vardır. Mesihin ne zaman geleceği bilinmez. Hatta bilinemez. Bu bilinmezlik, bir eksiklik değil, bilinçli bir sınırdır. Çünkü insanın görevi tarihi tamamlamak değil, ahlaki olarak doğru yerde durmaktır. Beklemek, burada pasif bir erteleme değildir. Tam tersi sürekli bir hazırlık ve teyakkuz hâlidir.
Bu yüzden Müslüman için mesih beklentisi, dünyadan kopmak anlamına gelmez. Tam tersine, dünyaya daha ciddi bağlanmak demektir. Çünkü ne zaman geleceği bilinmeyen bir hakikat karşısında, insan her anını ciddiye almak zorundadır. Eğer adalet bir gün mutlaka tecelli edecekse, o zaman bugünkü adaletsizlik karşısında kayıtsız kalmak daha da anlamsız hale gelir. Bu bakış açısı, mesih beklentisini ne bir kaçışa indirger ne de bir güç projesine dönüştürür. Onu, insanın kendi sınırlarını kabul ederek umutla yaşamasının bir biçimi haline getirir. Mesihi beklemek, onun geldiğinde bulunmak isteyeceğin bir insan olmaya çalışmaktır.