13 Temmuz 2024 günü akşamüzeri saatlerinde, Pensilvanya'da ABD'nin olası Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump'a kürsüde seçim kampanyası için konuşma yaptığı sırada bir suikast girişimi oldu. Cumhuriyetçi Parti'nin ulusal kongresinden iki gün önce meydana gelen olayda Trump kulağından yaralandı. Bu vaka, 1972'de George Wallace'a düzenlenen suikast girişiminden o güne kadar geçen 52 yılda, ilk kez bir başkan adayının yaralandığı suikast girişimi olarak kayıtlara geçti.
Kendisini korumaya alan gizli servis personeli arasında yaklaşık yarım dakika yerde kalan Trump sonra ayağa kalktı. Kulağından yüzüne doğru yayılan kan lekeleriyle yumruğunu havaya kaldırarak "Fight! Fight!" diye slogan atmaya başladı. Kalabalık da ona eşlik ederek "U-S-A! U-S-A!" sloganı atıyordu. Ender rastlanan bu an Associated Press muhabiri Evan Vucci tarafından fotoğraflanarak ölümsüzleştirildi.
ABD siyasi tarihinin en ikonik fotoğraflarından biri olan karede, etrafı gizli servis personeli tarafından sarılmış durumdaki Donald Trump, yüzü kanlar içinde, yumruğu havada, arkasında kocaman bir ABD bayrağı olduğu halde kaydedilmişti. Hem partisi hem de kendisi tüm seçim kampanyası boyunca bu ikonik fotoğrafı yaygın biçimde kullandılar.
Trump daha sonra çok sayıda konuşmada bu suikasttan kurtuluşunu "Tanrı'nın isteği"ne bağladı ve böylece teopolitiğin alanına adım atmış oldu. Tanrı ona ABD'yi kurtarması için bir görev vermişti. Üstelik kısa süre sonra başka bir miting hazırlığı sırasında bir suikast girişimi daha olduğu açıklandı. Bu defa saldırgan erkenden etkisiz hale getirilmişti. Bu saldırılar ona başkanlık yolunu açtı. Güya başkan olmasını Tanrı istiyordu ve ona kutsal bir vazife emrolunmuştu. Bu perspektif spot ışıklarını kendi üzerinde toplamaya bayılan Trump'ın çok hoşuna gitti.
O günden sonra Beyaz Saray bu teopolitik söylemi siyasetinin merkezine yerleştirdi. Örneğin inanç danışmanı Paula White sık sık dini ayinler düzenliyor. Bunlardan birinde geçen ay Beyaz Saray'da toplu şeytan çıkarma ayini yaptı. Ayin sırasında Trump'ın kutsal biri olduğu, ayak bastığı her yerin kutsal hale geldiği gibi metafizik çağrışımlarla dolu konuşmalar yapıyordu.
Bir paskalya yemeğinde daha da ileri giderek Trump'ı Hz. İsa ile özdeşleştirdi ve "Rabbimizin ve kurtarıcımızın bize gösterdiği tanıdık bir model" olarak takdim etti. Hatta işin içine kendisini de katarak "Tanrı'nın benden bunu size söylememi istediğine inanıyorum" diye ekledi. Trump'ın ilk dönem yemin töreninde dua eden ilk kadın din görevlisi olan White, aynı zamanda bir papaz, yazar ve televizyon vaizi. İlk dönem kampanyasında (2016) Evanjelik danışma kuruluna başkanlık da etmişti.
Gökten inen İsa
Trump ve ekibi dini söylemi merkeze alan yaklaşımları o kadar ileri götürdüler ki başkan yardımcısı J. D. Vance, Katolik dünyanın ruhani lideri Papa'ya bile din öğretmeye kalkışıp "Papa dini konularda daha dikkatli olmalı" gibi absürt sözler sarf edebildi. Trump da Papa'yla sık sık atışıyor ve "Ben olmasam seçilemezdi", "Vatikan'ı tekrar sürgün yeri haline getiririm" gibi üst perdeden tehditler savurabiliyor.
Trump ekibinin teopolitik alandaki hamleleri bazen komediye de dönüşebiliyor. Bunlardan birine nisan ayında Pentagon'da düzenlenen bir toplantı sırasında şahit olduk. Vücudunun her yerinde dini sembollerden oluşan dövmeler bulunan Savunma Bakanı Pete Hegseth, toplantıda İncil'den pasajlar okuduğunu söyleyerek söze başladı. Fakat bir detay vardı. Huşu içinde okuduğu ve hangi baptan alıntıladığını da söylediği pasaj aslında Pulp Fiction filminde geçen kurgusal bir metindi. Her fırsatta dini söylem kullanan birine kaderin bir cilvesi olsa gerek.
Son olarak kendi sanal medya hesabından paylaştığı bir görselde Trump, kendisini gökten inen İsa şeklinde resmetti. Sol elinde bir ışık topu, sağ eli yatakta uzanan "hasta adam Amerika"nın alnına konulmuş, etrafında askerler, sağlıkçılar, ulusal muhafızlar, arkasında ABD bayrağı ve savaş uçakları gibi çok sayıda semboller bulunan bu fotoğraf beklenen Mesih'in nihayet geldiğini müjdeliyordu. Ancak bu paylaşım büyük tepki çekti ve Trump orada kendisinin İsa değil doktor olarak gösterildiğini söyleyerek görseli medyadan silmek zorunda kaldı.
Paylaşıma sert tepki gösteren kuruluşlardan biri Trump'ın sıkı destekçilerinden Tapınak Şövalyeleri Tarikatı oldu. Her iki seçimde başkanı desteklediklerini ancak şimdi derinden üzüntü ve öfke duyduklarını, bu saldırgan ve küfür niteliğindeki paylaşımın derhal kaldırılarak Hristiyan kardeşlerinden kamuoyu önünde özür dilenmesini talep ettiler. Sanal medyada kullanıcılar MAGA hareketinin kırmızı şapkasını yaktıkları videolar paylaşmaya ve Trump'a öfke kusmaya başladı.
İronik olan ise başka ülkelerin yönetimlerini dini fanatizmle suçlayıp bu sebeple oraya buraya saldıran ABD yönetiminin her hafta Oval Ofis'te Trump'ın omzuna elini koyup dua ettikleri görüntüleri yayınlaması, alnına boyayla haç çizip konuşma yapan dışişleri bakanları, vücudunda Arapça "kafir" yazısı, Kudüs Krallığı sembolleri, Latince "Tanrı istiyor" yazılı dövmeler bulunan savunma bakanları, Beyaz Saray'da şeytan çıkarma ayinleri düzenleyen danışmanlarla dünyaya nizam verme iddiasında bulunmaları.
Trump'ın dünya barışı söylemi
Elbette teopolitik siyasette küçümsenecek bir detay değil. Bunun örneklerine tarihte hep rastlanmıştır. Mesela 11 Eylül İkiz Kuleler saldırılarından sonra dönemin ABD başkanı Bush'un gelecek günleri "Haçlı Seferi" olarak nitelemesi ve dünyayı medeniyetler çatışması fikri etrafında bölerek kendisinden yana tutum almayan herkesi terör destekçisi ilan etmesi sonucunda, önce Afganistan sonra Irak işgallerinin geldiğini biliyoruz. Burada da yoğun bir dini söylem kullanılmış ve Soğuk Savaş sonrası yeni düzen arayışının bu olay etrafında şekillendirilmeye çalışıldığını görmüştük.
İkinci başkanlık dönemine "dünya barışı" söylemiyle başlayan ve hatta Nobel Barış Ödülü isteyen Trump bugün Filistin'de, İran'da, Lübnan'da, dünyanın gördüğü en fanatik dinci ülke olan İsrail'in peşinde çatışmadan çatışmaya sürükleniyor. Amerikan halkının vergilerini İsrail'in savaşlarına akıtıyor ve kurduğu MAGA hareketi kendi içinde bölünüyor. Öyle ki Trump destekçisi, ünlü muhafazakâr TV sunucusu Tucker Carlson bile hükümetin asıl resmi inancının artık "İsrailizm" haline geldiğini söylüyor. Amerika'nın bütünlüğünü koruma, parçalanmasını önleme ve ülkeyi yeniden dünyanın kralı yapma sözüyle iktidar olan Trump kendi taraftarlarını bile bir arada tutmakta zorlanıyor.
İşte bu noktada teopolitiğin reelpolitik, jeopolitik ve jeoekonomik duvarlara tosladığına şahit oluyoruz. Köşeye sıkıştıkça radikal dini söylemlere daha çok sarılan Trump ekibi, İran savaşıyla birlikte benzinin beş dolara fırlamasını, faizlerin ve enflasyonun yükselmesini durduramıyor.
"24 saatte bitiririm" dediği Rusya-Ukrayna savaşı onun göreve geldiği 1,5 yıldan beri aynen devam ediyor. Gazze'de soykırıma Lübnan'ın işgali eşlik ediyor ve tüm dünya ekonomisini sarsan Hürmüz Boğazı İran'a saldırı yüzünden ek maliyetlere sebep oluyor. Şimdi de Küba'ya saldırmaktan söz ediyor. Üstelik İsrail'in Lübnan'ı işgal girişimi sürerken Trump "Anlaşma sağlandı. Artık İsrail Lübnan'a saldırmayacak. Yeter artık!" dedikten sonra İsrail "Lübnan'da girdiğimiz yerlerden çıkmayacağız" diye duyuruyor.
İşte bu nokta teopolitik söylemin reel siyasetin soğuk yüzüyle çarpışma anıdır. Güncel örneklerden yola çıkarak, durumun jeostratejik ve jeoekonomik yönlerine bir göz atalım. İran'a Haziran ve Şubat aylarında başlatılan savaşta da hem ABD hem İsrail yine dini söylemler kullandı. Ancak ABD'nin Çin ile rekabetinde izlediği kuşatma ve can damarlarını kesme hamlelerine harita üzerinde bakıldığında konunun gerçek boyutu daha iyi anlaşılıyor.
2021'de Çin İran ile 25 yıllık kapsamlı bir stratejik ortaklık anlaşması imzaladı. Anlaşma milyarlarca dolarlık petrol tedarikinin yanı sıra, teknoloji transferleri, İran'a yaptırımların delinmesine olanak sağlayan finans ağları, gölge deniz filoları gibi başlıklar içeriyor. Çin'in devasa nüfus ve üretim gücüyle son 20 yılda ABD'yi zorladığı biliniyor. Ancak en büyük handikapının enerji tedariki olduğu da aşikâr.
Küresel hegemonya mücadelesinde büyük/kurucu aktör olmak perspektifiyle hareket eden Çin'in enerji bağımlılığından kaynaklanan yapısal kırılganlıkları var. Bu kırılganlığın ilk sıralarına İran ve Venezuela'yı yerleştirmek mümkün. Dünya petrol arzının yüzde 20'sinin ve önemli miktarda LNG arzının sağlandığı körfezin çıkışındaki Hürmüz Boğazı'nın kapanması hem Çin'i hem de Asya ekonomilerinin çoğunu besleyen enerji koridorlarını tehdit altına aldı. Böylece bölgesel bir savaş küresel bir tehdide dönüştü.
Çin petrol ihtiyacının yüzde 63'ünü deniz yoluyla, bunun da yarısını Hürmüz üzerinden sağlıyor. İran'ın petrol ihracının yüzde 90'ı Çin'e yapılıyor. Bunlar Çin ve İran için hayati önemde bir boğazın tehlikeye girdiğini göstermeye yeter. İran savaşı öncesi Çin'in İran ve Venezuela kaynaklı tankerleri kendi kıyılarında bekleterek yaklaşık 40 milyon varillik petrolü bu yüzer depolarda stratejik rezerv haline getirdiği basına yansımıştı. Elbette sonsuz bir kaynak değil ama ABD saldırganlığını öngörerek belirli süre için üretim kesintisini karşılamış oldular.
Yeni hegemonya mücadeleleri
Öte yandan Çin'in ABD liderliğindeki küresel düzeni dengelemek ve kendi lehine çevirmek için İran'ın jeopolitik önemine de yaslanması gerekiyor. Askeri alandaki koordinasyon ise daha çok Rusya ile yürütülen mekanizmalar, Şangay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi platformlarla sağlanıyor. Krizin hemen ardından Çin limanlarındaki iki İran gemisine füzeler için katı yakıt malzemesi yüklendiğine dair raporlar bu konuda işbirliğinin sürdüğüne kanıttır. İran yaptırımları nedeniyle listeye giren Çin ve Hong Kong merkezli kuruluş sayısının 366'ya yükseldiğini de ekleyelim.
Venezuela hadisesine de benzer şekilde bakabiliriz. 3 Ocak'ta ABD'nin haydutluk yoluyla devlet başkanı Maduro'yu kaçırmasından önce Venezuela'nın petrol ihracatının yüzde 82'si Çin'e yapılıyordu. Yani dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip üç ülkeden ikisi ABD saldırganlığının hedefi durumunda.
Çin'in Kuşak-Yol projesiyle Avrupa'ya ulaşma hedefinin önüne geçmek amacıyla ABD'nin attığı adımlar da var. Ağustos ayında Washington'da imzalanan anlaşmayla Zengezur koridorunun işletmesi 99 yıllığına ABD'ye geçti ve adı da Trump Rotası konuldu. Böylece ABD, Orta Asya'ya doğrudan erişme imkânına kavuştu.
Kasım ayında Trump, Orta Asya liderlerini Beyaz Saray'da ağırlayarak Hazar Denizi'nin doğusunda Çin'i, batısında Rusya'yı, güneyinde İran'ı dengeleyecek stratejik bir adım atmış oldu. Buna karşılık Çin de başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa ile ilişkileri ABD gölgesinden çıkarıp daha bağımsız bir zemine taşımaya çalışıyor. Nitekim çeşitli ülkelerin yakınlaşmaları Avrupa'nın Çin'i rakip değil küresel istikrarın önemli bir parçası olarak görmeye başladığının sinyallerini veriyor.
Kısacası dünya kamuoyları ABD ve İsrail'in Mesih'in dönüşü, Armagedon Savaşı, vaat edilmiş topraklar gibi dini söylemleriyle oyalanırken arka planda çok daha somut, enerji ve ticaret yollarının kontrolüyle yeni küresel hegemonya mücadelesi tam gaz devam ediyor. Anlaşıldığı kadarıyla İsrail, Tanrı'yı değilse de ABD'yi bir kıyamete zorluyor. ABD'nin bu süreçten parçalanmadan çıkıp çıkamayacağını, İsrail isimli karakolun yerinde kalıp kalamayacağını bu mücadelenin sonuçları belirleyecektir.