Batılı barbar emperyalizmin Ortadoğu'daki kurşun askeri olan soykırımcı Siyonistlerin Türkiye'nin Kapadokya'ya kadar uzanan bölgesinin de bulunduğu Nil ve Fırat arasındaki coğrafyayı "Vadedilmiş Topraklar/Arz-ı Mev'ud" adı altındaki teolojik fantazya ile ele geçirme projelerini hafife almamak lazım. Kökeni binlerce yıl öteye uzanan bu sapkın teolojinin günümüzde bir bakıma ABD'nin Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'de izlediği dış politikanın omurgası haline geldiğini görüyoruz. ABD'nin terör ile savaşında da bu sinsi projenin pusula olarak işlevselleştirildiğini görüyoruz.
Bir bakıma Arz-ı Mev'ud inanışı 2000'lerden sonra Amerikalı Neo-conların terör ile savaş adı altında devreye soktuğu yeni işgal dalgasında tebdil-i kıyafetle yeniden karşımıza çıktı. ABD'nin son 25 yıldaki Orta Doğu stratejilerini de göz önüne alarak bu yeni hamleleri neo-conların Büyük Orta Doğu Projesi'nden 'Neo-Kenan Doktrini'ne dönüşen 'Büyük İsrail Projesi' şeklinde tanımlamak mümkün.
Amerikan yönetimi bir bakıma bu Siyonist-Evanjelik projeyi uygulamaya mecbur edilmiş durumda. Nitekim Epstein dosyasının da gösterdiği gibi Siyonist lobi hemen her alandaki hâkimiyeti nedeniyle Amerikalı ve Avrupalı siyasileri ve derin devlet yapılarını neredeyse esir almış durumda. Sadece Atlantik'in her iki yakasındaki yönetimleri değil Ortadoğu'daki birçok siyasi ve ekonomik sınıftaki etkin isimlerin de Mossad'ın aparatı olarak hareket eden Jefrrey Epstein'in kurduğu kirli lolita ağının mahkûmlarına dönüştüğünü unutmamak lazım.
Ancak Siyonist lobilerin tahakkümüne rağmen İsrail ile ABD arasında derin bir jeopolitik ayrışma sürecinin de yaşandığını göz ardı etmemek gerek. Burada da Türkiye gibi bağımsız duruş sergileyen aktörlerin uyguladığı ezber bozan ve oyunu yeniden kuran stratejilerin etkili olduğunu görüyoruz. Özellikle de Gazze'deki soykırımdan sonra ABD'nin İsrail'e ve Siyonist hedeflerine bakışı reel-politik dinamiklerden dolayı değişmiş durumda. Değişmek zorunda kaldı. Bunun zoraki bir dönüşüm olduğunu gönüllü olmadığını bilmek lazım.
Post-siyonist bir döneme doğru
Siyonistlerin İsrail ve ABD arasındaki bu ayrışmayı Epstein dosyası benzeri şantajlar ve ekonomik sabotajlarla devam ettirmesinin devri artık kapanıyor. Nitekim 20 maddelik Gazze barışı planında ısrarcı olan Trump yönetimi içeriden ve dışarıdan gelen bütün baskılara rağmen rotasını değiştirmiyor. Yeni süreçte Gazze ve Batı Şeria'nın ilhakını şimdilik önleyen ABD, Filistin'i kendi mandası altına alıp uluslararası bir koalisyon eliyle yönetmek istiyor.
ABD'nin 18 Kasım 2025'te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne sunduğu ve onaylanan 20 Maddelik Gazze Barış Planı anlaşması, bir bakıma Siyonist fantezilere indirilmiş bir iç darbe olarak okunabilir. ABD ve İsrail arasındaki ayrışmanın işareti veya küresel reaksiyon karşısında geri adım olarak da değerlendirilebilir.
Zira ABD'nin BMGK'ya sunduğu ve kabul edilen tasarıda, Gazze'ye Uluslararası İstikrar Gücü'nün (ISF) görevlendirilmesini şart koşan ve Filistin Devleti'nin kurulmasının önünü açabilecek ifadeler barındırması İsrail'de paniğe yol açtı. Özellikle tasarıdaki "Filistin Yönetimi'nin reform planı makul bir biçimde uygulanmasının ve Gazze'nin yeniden inşasında ilerleme kaydedilmesinin ardından Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmelerine ve bir devlet kurmalarına yönelik güvenilir bir yol için koşullar sağlanabilir" maddesi Tel Aviv'de fırtınaların kopmasına neden oldu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, BMGK'nın Gazze'ye ilişkin oylaması öncesinde Filistin Devleti kurulmasına yönelik her türlü girişime karşı çıkacağını açıkladı. Fakat İsrail ne yapsa da devran değişiyor artık. Orta Doğu ve dünya post-siyonist bir döneme giriyor.
Ancak soykırımcı Siyonistlerin alttan almasına aldanmamak lazım… Çünkü Siyonist rejimin kodları, uluslararası hukuk ve diplomasiyi tanımaz. İsrail'in meşruiyetini uluslararası hukuktan değil Siyonist teolojiden ve İsrailiyat zırvalarından aldığını unutmayalım.
İsrail teolojik coğrafyayı jeopolitik hedefe dönüştürüyor
Nitekim 10 Ekim 2025'te Mısır'da imzalanan Gazze Barışı'ndan sonra seküler olduğunu iddia eden muhalif lider Yair Lapid bile yönetimdeki radikal ve soykırımcı Netanyahu, Smotrich ile Ben- Gvir'i aratmayan Knesset'teki konuşmasında "vaat edilmiş topraklar"dan bahsetti. Tanah'ın (Yaradılış) 17:8'inci ayetini hatırlatan Lapid, Tanrı'nın İbrahim'e "Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim" vaadinin altını çizdi.
Tanah'ın 15:18'inci ayetinde ise vaat edilen topraklar "Mısır Nehri'nden büyük Fırat Nehri'ne kadar uzanır" deniliyor. Yani söz konusu coğrafya bugünkü Mısır, İsrail, Filistin, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak ve Türkiye coğrafyasını kapsıyor.
Hâsılı kelam, Siyonist İsrail teolojik coğrafyayı jeopolitik bir hedefe dönüştürmüş durumda. Bu ayetler Yahudiler zayıfken yüzyıllarca süren sürgünlerden sonra birer umut ve dönüş fermanı olarak işlev gördü. Ancak İsrail şimdi bu teolojik dayanağı bir fetih, işgal ve kaos projesine dönüştürüyor. Doğal olarak İsrail, Ortadoğu'yu ateşe veren neo-conların ardından şimdi kadim neo-Kenan doktrini ile hareket ediyor. Bu nedenle İsrail her tür barış ve uzlaşıyı sadece taktik olarak kabul edebilir. Bunu asla nihai olarak görmez.
Haliyle küresel ve bölgesel kuşatma altındaki soykırımcı İsrail yönetimi Arz-ı Mev'ud hedefine ulaşmak için çareyi tepeden tırnağa silahlanmada ve dış bağımlılıklarını azaltmada arıyor. 'Gazze Kasabı' Netanyahu, 24 Aralık'ta hava kuvvetleri pilotlarının mezuniyet törenindeki konuşmasında bağımsız silah endüstrisine 110 milyar dolar harcayacağını açıkladı.
ABD ve Avrupa'nın bedava verdiği soykırım silahları yetmiyor demek ki! İsrail Başbakanı, bu yeni askeri stratejinin gerekçesini de "Amacımız bağımsız bir silah endüstrisi inşa etmek ve müttefikler dâhil herhangi bir tarafa olan bağımlılığı azaltmaktır" sözleriyle ifade ediyor.
Eski dünya yıkılıyor
Bu itirafta hem bir beka endişesi hem de maruz kalınan hezimetin beyanı var. Netanyahu bu diklenişiyle aslında geceleri mezarlıkta ıslık çalanları aratmıyor. Çünkü korkuyor. Çünkü bütün Siyonist planlarının akamete uğrama riski var. İçeride ve dışarıda büyük bir baskı altında İsrail. Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki Mescid-i Aksa taarruzuyla güvenlik mitini yerle bir ettiği İsrail'in istihbarat ve askeri zafiyetleri artık başbakanları tarafından da kabul ediliyor.
Zira ABD başta olmak üzere Avrupa ve diğer sadık müttefikleri bile artık soykırımcı Siyonist projeden yüz çeviriyor. Ayrıca son kozları olan İran savaşında da istediklerini bulamamanın paniğini yaşıyorlar. Siyonizmin istediği gibi at koşturduğu eski dünya yıkılıyor. Post-siyonist döneme giren çağımızda yeni bir dünya ve yeni bir bölge kuruluyor.
Batı'nın koltuk değnekleriyle ayakta duran Siyonist projenin çöküşe geçmesi İsrail devletinin bekasını da ciddi biçimde tehdit edecek. Netanyahu ve diğer soykırımcılar teolojik ve ideolojik dayanakları çöken Siyonist hezeyanlarının geleceğini sadece kaos ve terörde görüyor.
Üç yıldır bölgenin haritasını değiştirme naraları atan Netanyahu giderek sıkışıyor. Sıkıştıkça da kaos projelerini daha da derinleştiriyor. Öyle ki Siyonistlerin yeni hedefi İsrail'i 21. yüzyılın süper Sparta'sı yapmak. Bir insanlık ve savaş suçlusu rejim olduklarına bakmadan dünyaya hâlâ meydan okuyorlar. Fakat ne yapsalar da gözlerindeki ve dillerindeki korkuyu gizleyemiyorlar. Çünkü devran değişiyor. Daha da değişecek. Siyonistler eskiden olduğu gibi bölgemizde artık istedikleri gibi at koşturamayacak.