İstanbul üç parça iken

İstanbul üç parça iken
Giriş Tarihi: 21.9.2021 14:38 Son Güncelleme: 22.9.2021 14:06
Kalkınmakta olan ülkeler, mesela biz, Batılılara bakıp “İyi ama bugünkü felaketin sebebi biz değiliz ki çözümü bizden bekliyorsunuz?” dememeli, ülkelerle ilişkimizi onların karbon salımına göre kurmalıydık. Tedbir almak için hâlâ geç değil.

Zannederim 2021 yılıydı; netameli bir yıldı. Bir yandan orman yangınları, bir yandan seller; bir yandan o sırada Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan'ın 19 yıldır iktidarda olan partisine karşı, beş partinin açıkça, üçünün de gizlice ittifak yapıp bu ittifaka kamuoyu nezdinde itibar kazandırmak için yalana-abartıya dayalı kurgularla yaptıkları algı operasyonları sürüyordu.

Siz alfa ve beta kuşağı gençler hatırlamazsınız; ama Z kuşağı ağabeyleriniz, ablalarınız iyi hatırlarlar: O sırada İstanbul üç bölüm idi. Tarihi yarımada denen Fatih-Eyüp tarafı, sonra karşıda yarımadanın öteki yarısı Galata- Pera ve ikisinin karşısında İstanbul Boğazı'nın ayırdığı Kadıköy tarafı. Boğaz o zamanlar böyle göl gibi değildi. Bazı yerlerde suyun üstüne çıkan minareleri takip ederseniz, Boğaz'ın o zamanki hattını, sınırlarını görebilirsiniz.

Galata-Pera kıyıları ta Karadeniz kıyılarına kadar tek parça idi. Şimdi gördüğünüz üç büyük ada tek parça idi. Beyoğlu'ndan otobüse binerdiniz, Levent'te inerdiniz. Levent'te binerdiniz, Sarıyer'e kadar… Şimdiki gibi aralarında köprü, feribot yoktu. Haliç diye bir şey vardı; tarih kitaplarında Fatih'in gemilerini karadan yürüterek indirdiği körfezimsi su. Üzerinde üç büyük köprü vardı; ikisi araç için, birisi metro köprüsü. Bugünkü gibi Marmara Denizi ile Karadeniz birleşmiş değildi; Haliç de Marmara ile Karadeniz'i bağlayan İstanbul Boğazı denen bu yoluna açılırdı. Şimdiki İstanbul Kanalı da açıldığı zaman ince uzun bir kanaldı.

Uzmanların çoğuna göre Akdeniz ve Karadeniz'in böyle adeta birleşmesi, Anadolu ve Trakya'nın da diğer ülkeleri gibi yüzölçümlerinin küçülüp, denize karışmaları bir doğa felaketi sayılsa da insanoğlunun elindeki tek gezegeni yaşanamaz hale getirmesine doğru giden küresel ısınmanın durdurulması için gerekli adımların atılmasında en etkili oluşumlardan birisi olduğu açıktır.

Büyük Türk Göçü etkisi

İstanbul'un adalaşmasından çok önce Venedik haritadan silindi, Hollanda ortadan kalktı. Fransa, İspanya ve Belçika birbirini takiben yarı yarıya küçüldü; ama insanlık Akdeniz'in Mısır'ın ve Suriye'nin yarısını kaplaması ile aynı yıllarda oluşan yeni İstanbul ve Anadolu olgusundan çok daha fazla etkilendi. Siyaset bilimcilere göre bu etkide Türklerin o yıllarda başlayan büyük göçü çok etkili oldu.

Avrupa'da ve ABD'de nüfusun artışı 21. yüzyılın başlarında durmuştu; bunu Rusya ve Çin'deki nüfus gerilemeleri izledi. Kızıldeniz'in Arap Denizi ile, onun da Hint Okyanusu ile birleşmesi aynı yıllarda Arap ülkelerinin nüfusunda da önemli gerilemelere yol açmıştı. Arap Yarımadasının bir taraftan Kızıldeniz'in diğer taraftan Basra Körfezi'nin işgaline uğraması, Körfez ülkelerinin birbiri ardında yok olması, Hazar Denizi'nin Basra Körfezi ile birleşerek İran'ı ikiye bölmesi bölgedeki en önemli coğrafi değişimlerdi.

Ancak bu değişimler ve yeni coğrafya, Türkiye-Azerbaycan- Türkistan hattında, başka bir deyişle Türki Kuşak'ta nüfusta gerileme şöyle dursun, artış hızını uzmanları çok şaşırtmıştı. Bunun sonucu olan nüfus hareketleri ise Büyük Türk Göçü adı verilen dönemi başlattı. Bugün Büyük Okyanus'un parçası olan Güney Çin Denizi, Filipin Denizi ve Japon Denizi'nin kapladığı alanda yer aldığını tarih kitaplarından okuduğumuz Endonezya, Myanmar, Tayland ve Çin'in Hunan eyaletindeki nüfusun da çok kısa zamanda ortadan kalktığına dikkat çeken uzmanlar, bu boşluğu Büyük Türk Göçü ile ortaya çıkan yeni ekonomik dengenin doldurduğunu vurguluyorlar.

Ekolojik değişimin ilk habercisi

Dünyadaki ekolojik değişimin ilk habercisi, yukarıda ana hatlarını çizdiğim 2021 yılında ortaya çıkmıştı. O yıl, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli adı verilen bir Birleşmiş Milletler kurulu, daha sonraki yıllarda küresel ısınmayla ilgili dönüm noktası olan bir rapor yayınladı. Raporda, küresel ısınmayı durdurmak için klor-flor-karbon gazları (CFC) emisyonlarının 10 yıl içinde yarıya indirilmesi gerektiği, aksi taktinde hava sıcaklıklarında küresel artışın, 1,5 santigrat derece olacağı belirtiliyordu.

12.50 Celcius'un sırrı, bu dereceden sonra kutuplardaki buzların ve yüksek yerlerdeki (örneğin Himalayalardaki) buzulların süratle ve geri döndürülemez şekilde erimeye başlayacağı tahmininden kaynaklanıyordu. "Tahmin" diyoruz; ama o tarihte insanların çoğu, örneğin ABD'nin o yıl görevden ayrılmış olan başkanı Trump bu verilere inanmıyor; bunun dünyayı kontrolüne almaya çalışan bir grup bilim insanının uydurduğu bir şey olduğunu söylüyordu.

Trump'tan çok önce başka ABD başkanları da CFC felaketine inanmamışlardı. Oysa 20'nci yüzyılın ortalarından beri, dünyanın bir "sera etkisine" girdiği biliniyordu. O tarihte "gelişmiş ülkeler" olarak bilinen 7 ülke; Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, Çin ve ABD, çarpık sanayileşmeleri, dengesiz tarım yatırımları, ısıtma ve soğutma teknolojileri ile dünyamızı kocaman bir seraya çevirmişlerdi. Atmosferimizin dış katmanını klor-fl or-karbon gazları (CFC) ile kaplamıştık ve bu gazlar ozon tabakasında kocaman delikler açmışlardı. Bu deliklerden içeri giren güneş ışınları dünyada iklim değişikliğine yol açmıştı. Rapor yayınladığı yıl dünya ortalama bir Celcius (33 Fahrenhayt) derece ısınmıştı. Sonuç; ormanların kendi kendine yanmasına, dengesiz yağmurlara, hiç görülmemiş sellere müsait ortamın oluşması olmuştu.

Hemen unutulan felaket raporu

Atmosferdeki ozon deliği 1970'ten beri biliniyordu; bu deliğin oluşmasında bir numaraları sorumlu olan ülkelerin bir araya gelip çare düşünmesi tam 20 yıl aldı! Montreal Protokolü diye bilinen belgede önerilen çare ise komikti: Gelişmekte olan ülkeler, sanayileşmiş Batı ülkeleri gibi kalkınmasınlar! Gelişmekte olan ülkelerin siyasetçileri ve aydınları "Başka bir kalkınma yolu var mı?" diye soruyorlar ve bu 7 ülkenin hatalarını aynen tekrarlıyorlardı.

ABD'nin küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine kötü de olsa bulunmuş çarelerin derlendiği protokoller ve anlaşmalardan çekilmesi ise, ekolojik denge çabalarının tümüyle aksamasına sebep oldu. Ayrıca ABD'nin bu anlaşmalar imzalanırken diğer ülkelerin hazırlıklarını ve düşüncelerini gizlice dinlediği ortaya çıkınca, küresel ısınma ile ilgili mücadelede hemen hemen tamamen unutuldu. 2021 Raporu da aynen böyle, birkaç kişiyi korkutan bir belge olarak kaldı ve kısa zamanda hatırlanmaz oldu.

Dünyadaki ekolojik felaketin bedelini ise bu felakette hemen hemen hiç sorumluluğu olmayan ülkeler, örneğin Pasifik Adaları, Endonezya, Mikronezya, Vietnam ödediler. Yükselen denizler önce bu ülkeleri yuttu. Ardından Koreler yok oldu. Önce Güney Kore, ardından Kuzey Kore haritadan silindi. Moğalistan, denize sahili olmayan bir ülke idi, bugün Moğol kıyıları adeta turizm cenneti! Bizim şansımız, Trakya değilse bile Anadolu'nun denizden yüksekliğinin çok olması idi.

2021 raporu yayınlandığında, bugün İstanbul'da gördüğümüz bu manzarayı, Boğaziçi Üniversitesi İklim Politikaları Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, aynen ifade etmişti. Genç bilim insanı "BM İklim Raporu ilginç şeyler söylüyor. Raporda, önümüzdeki 100 sene içerisinde deniz seviyesinde yaklaşık 80 santim ile 1 metre arasında yükselme olacağı belirtiliyor," demişti. Ne var ki "önümüzdeki 100 sene" tahminindeki vade çok daha erken doldu ve 22. yüzyıla küçülen ve adalardan oluşan bir dünya ile girdik. Ayrıca, buzulların erimesinin deniz seviyesindeki yükselmeye etkisinin 1 metre civarında olacağı tahmini de tutmadı; denizlerdeki yükselme 70 metreye yakın oldu.

Denizler yükselirken

İstanbul'daki değişim felaket boyutuna varmadan önce Dr. Levent Kurnaz'ın tahmin ettiği gibi Haliç'in iç kesimlerinde ve Büyük ve Küçükçekmece'de deniz, yavaş yavaş çevresini işgal etti; sahil her gün adeta biraz daha içeri geldi… Gençler hatırlamaz ama Tekirdağ diye koca bir kentimiz vardı. Bugün baktığımızda Çanakkale anıtının sadece son 20 metresi görünüyor; ilk 20 metresi suların içinde. Komşumuz Yunanistan'da hebizim için özel önemi olan Selanik kentinin sadece tarihi haritalarda yeri var. İtalya için "çizme" denirdi; bugünkü gibi hızarda kesilmiş başparmağa benzemezdi. Mesele bir takım yaraları kanatarak sizi üzmek değil; ele almak istediğim konu, son 20 yıldır bayağı azalmış olan CFC salınım düzeyinin geçen yıl yine artma eğilimine girmiş olması. 21. yüzyılda da çoğu uluslar, "Karbon miktarını arttıran biz değiliz ki biz tedbir alalım!" diye önlem önerilerine karşı çıkıyordu.

Sonuçta çevre felaketinin doğmasında zerrece payı olmayan milletler, bu felaketin en büyük kurbanı oldular. Atalarımızın yaptığı hatayı yapmamak, CFC endeksinde sorumluluğu açıkça görülen ülkelere derhal ve tam bir ambargo uygulamak gerekir. Ortada, sorumlu veya sorumlu olmayan değil ama dünyasının yarısı sulara gömülmüş milletler var. Yıllar önce Prof. Dr. Kurnaz, "Deniz seviyesi 70 metre yükseldiğinde İstanbul üç adaya bölünecek," dediğinde kendisine inanan sadece bir televizyon yayıncısı çıkmıştı.

Çare o zaman da kolaydı; kalkınmakta olan ülkeler, mesela biz, Batılılara bakıp "İyi ama bugünkü felaketin sebebi biz değiliz ki çözümü bizden bekliyorsunuz?" dememeli, ülkelerle ilişkimizi onların karbon salımına göre kurmalıydık.

Şimdi de aynı şeyi yapabiliriz. O zaman musibetin kaynağı, Amerika, İngiltere ve benzerleri idi. Bugün sahnede onlar değil başkaları var. O zaman bütün dünya bu belalı yedi ülkeye karşı birleşmiş olsaydı, bugün insanlık olarak bir avuç adaya sığınmış olmayacaktık. Tedbir almak için hala geç değil. Elimizde, küçülmüş de olsa, hala üzerinde yaşayabildiğimiz bir dünya var.

BİZE ULAŞIN