Yeni orta sınıfların Türk sinemasındaki yansımaları

2011 Yılında yapılan geriye kalan filminde bir aşk üçgeni aracılığıyla kadınların toplumsal konumu, kadın-erkek ilişkileri, sınıfsal çatışmalar ve ikiyüzlülük üzerine bir drama anlatılır. Orta sınıf hayatının ikiyüzlülüğü,erkeğe bağımlı yaşayan kadının aile içindeki konumu, statü olarak kadının sınıfı ne olursa olsun "alt sınıf" olarak yer almaya devam ettiği gerçeği gün yüzüne çıkarılır.

SAYI:40 / Kasım 2017
Yeni orta sınıfların Türk sinemasındaki yansımaları

Barış Saydam

Ertem Eğilmez'in 1984 yılında çektiği ve başrolünde Şener Şen'in oynadığı Namuslu filmini sanıyorum herkes biliyordur. Kurallara bağlı şekilde düzgün bir hayat yaşamaya özen gösteren bir devlet memurunun başına gelen gülünç olayların anlatıldığı filmde, 1980'li yılların değişen değerlerini görmek mümkün. 12 Eylül sonrası yeniden şekillenen Türkiye'de "köşeyi dönmenin" erdem kabul edildiği, toplumsal ilişkilerin bozulmaya başladığı, para, statü ve gösterişin sınıfsal sembol olmasının yanı sıra yeni toplumun yeni erdemleri olarak kabullenilmeye başladığı bir dönemin izleri vardır. Ali Rıza, en sonunda oğluna; "Baban gibi hırsız ol" diye öğüt verirken, bir dönemin de Ali Rıza karakteriyle birlikte kapandığının, yeni bir dönemin başladığını sezeriz. Dönem, yeni orta sınıfların dönemidir. 1980'ler Türkiye'de pek çok şeyin değişmesinin de miladıdır. Turgut Özal ve ANAP'la birlikte Türkiye'nin neoliberalizme hızla uyum sağlama çabası, yapılan siyasi ve ekonomik reformlar, geniş bir alana yayılan özelleştirmeler beraberinde orta sınıfların da mevcut durumunda bir değişim yaratır. Siyasi, ekonomik ve toplumsal hayatta darbe sonrası yaşanan modernleşme hamleleri profesyonelliğin, uzmanlaşmaya duyulan ihtiyacın ve piyasa mekanizmasının da güçlenmesine sebep olur. Kendisinden önceki kuşaktan farklı olarak 90'lı yıllarda kendisini geliştiren yeni orta sınıflar eğitim ve uzmanlaşma becerileri sayesinde bilgi ve teknolojiye hâkimiyetlerini de pekiştirirler. Özellikle işletme alanında lisansüstü eğitim yapan, yabancı dil bilen, önemli üniversitelerden mezun olmuş, küresel dünyaya entegre olabilen bir kitleden söz etmek mümkündür. Ali Şimşek, Yeni Orta Sınıf- Sinik Stratejiler isimli kitabında bu kitleyi şu şekilde tanımlar: "Bu sınıf kalifiyesiz beyaz yakalılara göre göreli ayrıcalıklı iş ve piyasa koşullarıyla ayırt edilebilecek yeni orta sınıfın "üst" kısmını tanımlamaktadır. Bu "hizmet sınıfı" neredeyse hizmetler sektörünün -bankacılık ve finans, bilişim sektörü, medya ve halkla ilişkiler, reklamcılık- geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak kadar büyüdüğü, 1980'li, özellikle de 1990'lı yılların şık vitrini olacaktır." 1980 sonrasında yaşanan değişimler bu sınıfın büyümesine neden olduğu gibi, hizmet sektöründeki genişleme de bu sınıfın gerekliliğini gösterir. Hızlı büyüyen yeni orta sınıfların topluma entegrasyon süreci ise, toplumda bireyleşmede bir artışın yaşanmasını da beraberinde getirir. Çağlar Keyder, "Yeni Orta Sınıf" adlı makalesinde yeni orta sınıflardaki bireyleşme eğilimini şöyle ifade eder: "Bireyleşme, insanları otoritenin tanımladığı veya ailenin, mahallenin tekelinde olan ortamların dışına çıkarıyor; birbiriyle uyuşan yaşam pratiklerinin seçtiği yeni mekânlar yaratıyor, toplumsallaşmada yatay ilişkiler ön plana çıkıyor. Devletten ve mahalleden bağımsızlaşmış yaşam modelleri değer kazanıyor."

Keyder'in ifade ettiği gibi yeni orta sınıfların mekân tercihleri, hayat standartları, tüketim alışkanlıkları özelleşen bir eğilim gösterirken, aynı zamanda bütün bu eğilimler zaman, mekân ve uzam olarak da bireyin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılar. Sözsüz pek çok kuralın, davranış biçiminin ve kültürün sarmaladığı toplum içinde, toplulukla birlikte yaşayan; öğrenen, gelişen, bilgi ve becerisini aktaran birey yerine kendi içine hapsolan, yalnız ve yabancı bir birey gelir.

Yeni Türk Sineması'nda orta sınıflar
Türkiye'de yeni orta sınıfların görünürlüğü, alanı ve işlevi arttıkça sinemamızda da daha fazla hikâyelerini görürüz. Romantik Komedi (2009), Çoğunluk (2010), Geriye Kalan (2011), Kusursuzlar (2013), Kış Uykusu (2014), Bulantı (2015) ve Rüzgarda Salınan Nilüfer (2015) filmleri bu anlamda yeni orta sınıfların yaşam şekillerini, ilişkilerini ve habituslarını ortaya koymak için akılda kalıcı örnekler olarak karşımıza çıkar. Seren Yüce'nin Rüzgarda Salınan Nilüfer filmi, tam da söz ettiğimiz yeni orta sınıfı gözlemleyen bir yapımdır. Yönetmen, filminde iki farklı çiftin birbirleriyle ve toplumla olan ilişkileri, hayattan beklentileri ve içine düştükleri boşlukları resmeder. Korhan ve Handan çifti Bağdat Caddesi'ne yakın bir yerde küçük kızlarıyla birlikte son derece steril ve konforlu bir üst orta sınıf hayatı yaşar. Aykut ve Şermin çifti ise, maddi olarak diğer çiftin gerisinde olup yapmak istedikleri işlerde onların sermayesine muhtaçken, onlar da kültürel sermayeye sahiptir. Filmde, Bostancı ve Kadıköy hattı üzerinden Özalist ve Kemalist orta sınıflar, ekonomik sermaye ile kültürel sermaye karşı karşıya gelir. Özalist sınıflar 80 sonrasında ekonomik sermaye üzerinden gittikçe büyürken, kimliklerini tanımlayan unsurları ise sermaye, statü, tüketim alışkanlıkları oluşturmaktadır. Kemalist orta sınıflar ise, filmde, ekonomik sermayeye sahip olamasalar da kültürel sermaye üzerinden inceltilmiş bir zevk, "yüksek" bir estetik algısı ile kendi alanlarını yaratmış bireyler olarak portre edilir. Çatışma, bu iki alanın karşılaşması üzerinedir. Filmde, Korhan ve Handan çiftinin yurtdışındaki sayfiye yerlerinde tatile gittiğini, kızlarını en iyi okullarda okuttuğunu, farklı mutfakların yemeklerini tükettiklerini, sınırsız bir tüketim alışkanlığıyla kendilerini var ettiklerini görürüz. Bunun karşısında Şermin ise kitap yazan, tipik bir entelektüel görünümündedir. Romantik Komedi, Geriye Kalan ve Kusursuzlar gibi filmlerde yeni orta sınıfların aile ve evlilik ile sınavları kadın karakterlerin yaşadıkları üzerinden konu edilir.

Romantik Komedi'de, aynı evde yaşayan üç genç kızdan birinin evliliği üzerinden ikili ilişkiler, gündelik hayata yansıyan tüketim ve romantizm gibi konular seyirlik bir ana akım sinema örneği olarak verilir. Geriye Kalan, kocası ve kızıyla geniş ve aydınlık evinde kalan Sevda ile onun olmaktan korktuğu her şeyin cisimleşmiş hâli gibi duran Zuhal'ın hayatları arasındaki tezat üzerine çatısını kurar. Bir aşk üçgeni aracılığıyla kadınların toplumsal konumu, kadın-erkek ilişkileri, sınıfsal çatışmalar ve ikiyüzlülük üzerine bir drama anlatır. Orta sınıf hayatının ikiyüzlülüğü, erkeğe bağımlı yaşayan kadının aile içindeki konumu, statü olarak kadının sınıfı ne olursa olsun "alt sınıf" olarak yer almaya devam ettiği gerçeği gün yüzüne çıkarılır. Kusursuzlar'da ise, iki kız kardeşin bir Ege kasabasında geçmişleriyle yüzleşmesi üzerinden, orta sınıf değerlerinin bireyde ve çekirdek ailede yarattığı tahribat ortaya çıkar. Özellikle Geriye Kalan, orta sınıf, kentli kadınların güvenlikli ve konforlu evlerinde bir tür hapis hayatı yaşadıklarını, kadınların güzelliklerine ve sağlıklarına takıntı derecesine özen göstererek, kendilerini bir anlamda yeniden yaratma süreci içerisine girerek bu şekilde bireyselleştiklerini gösterir. Ev, genellikle kadının bireyselleştiği ve evdeki gündelikçiler üzerinden kendisini ayrıştırdığı, sınıfsal statükosunu o şekilde kurduğu bir alana dönüşür.

Yeni orta sınıfların mekânla ilişkisi
Ömer Laçiner, "Kentlerin Dönüşümü" adlı makalesinde, modern çağda kentleri ve tipik kentlileri genellikle ticaret ve endüstri alanlarında girişimci olarak anılan, orta ve büyük mülk sahibi olan bireylerin temsil ettiğini, kentin mekân, ilişkiler ve kültür olarak etkin kullanımını bu sınıfların gerçekleştirdiğini ve dolayısıyla kente "havasını" verenlerin de yine bu sınıflar olduğunu söyler. Rüzgarda Salınan Nilüfer, Geriye Kalan, Romantik Komedi gibi filmlerde tam da Laçiner'in vurgusunu yaptığı, bir tür "kenti yaşama", kente "havasını" verme durumu söz konusudur. Kentin gezme, yeme-içme, bir araya gelme ve farklılaşma mekânları karakterlerin denetimi altında gibidir. Bu filmlerdeki mekânlar ve yaşam tarzı, bir anlamda yeni orta sınıfların habituslarını ortaya çıkarmaktadır. Bourdieu'cu bir kavram olan habitus, insanların belirli kültürler veya alt kültür içerisinde yaşamaları sonucunda zihinlerinde sahip oldukları temel bilgi stokunu anlatır. Habitus daha ziyade yapılandırılmış bir yapıdır. Toplumsal yaşamı, kendi sistemi içinde toplumsal kategorilere ayırmanın içselleştirilmesinin bir tezahürüdür. Habitus, bireyin içinde yer aldığı toplumsal bağlamının etkisini harekete geçiren bilişsel ve güdüsel bir mekanizma halini alır. Bu yüzden de, bu karakterlerin yaşama alışkanlıklarını habitustan bağımsız bir şekilde, filme özel olarak değerlendirmek eksik kalacaktır.

Karakterlerin içinde bulunduğu toplumsal hayat ve gündelik yaşam pratiklerinde belirli bir hayat tarzları vardır. Hayat tarzını belirleyen, beğenilerini şekillendiren, kişinin habitusu aynı zamanda onun diğerlerinden ayrışmasını da sağlar. Bu filmlerde, mekânla birlikte karakterleri tanımlayan bir diğer baskın öğe de, biyolojik ihtiyaçları karşılaşmak yerine sınıfsal farklılığın altını çizen tüketim alışkanlarıdır. Gösteriş üzerine kurulan tüketim ilişkisi, kişinin kendisini diğerlerinden ayırmasını sağlarken, bulunduğu sınıfın ve ayrıcalıklarının da altını çizmeye yarar.

Orta sınıf anlatılarının en politik olanlarından Bulantı ve Kış Uykusu filmlerindeki başkarakterler ise, hümanist entelijansiyayı temsil ederler ve çatışmayı daha derin bir noktadan kavrarlar. Türkiye'de Cumhuriyet döneminde devlet odaklı, bürokratik bir sermayeyle birlikte Cumhuriyet'in değerlerinin ve erdemlerinin savunucusu olan Batılı, modern ve aydınlanmacı Kemalist orta sınıfın çöküşü, bu başkarakterler üzerinden de rahatlıkla okunabilir. Bulantı'da, Bilgi Üniversitesi'nde felsefe dersleri veren Ahmet, çevresindeki herkese ve her şeye yabancıdır. Yabancılaşma, iletişimsizlik, çürüme ve değerler kaybı Ahmet'in en karakteristik özelliklerine dönüşür. Aslında Ahmet'in durumu, geçmişteki erdemler, ülküler ve ulvi amaçlar üzerine kurulan aydınlanmacı zihniyetin çöküntüye uğramasıyla ilişkilidir. Radikal okuyan Ahmet, okulu, eğitim verdiği alan ve gündelik hayatındaki tercihleriyle bizlere geçmişte kaybedilen ülkülerin ötesinde, Türkiye'nin geçirdiği dönüşümün de ipuçlarını verir. Tıpkı Kapadokya'da tiyatro tarihi kitabı yazmaya çalışan Aydın karakteri gibi… Aydın da taşrada yaşayan, sermaye birikimine karşın "Bozkırın Sesi" gibi mütevazı bir gazetede yazı yazan bir karakterdir. Hem eşi ve kardeşiyle hem de çevresiyle derin bir çatışma içerisindedir. Rüzgarda Salınan Nilüfer ve Kusursuzlar gibi filmlerde de gördüğümüz, orta sınıf karakterlerin içerisinde bulundukları yüzleşememe durumu, Kış Uykusu'ndaki Aydın karakterinde bir sınıfın yüzleşememe durumuna dönüşür. Nuri Bilge Ceylan, Aydın karakteri üzerinden bir sınıfın, bir kuşağın hikâyesini anlatır.

Handan'ın kendi sınıfsal farklılığını ve imtiyazlarını Şermin üzerinden kurmasına benzeyen bir ilişki biçimi, Aydın'da da imam karakteri üzerinden devam eder. İki karakter için de ekonomik sermaye tek başına yeterli değildir. İkisi de karşı taraftan aynı zamanda bir tür kültürel anlamda da ciddiye alınma, tanınma ve onaylanma isteğindedir. Kitap, iki karakter adına da bu anlamda sembolik bir unsura dönüşür. Farklı toplumsal kesimlerin kesişme ve ayrışma alanı, kitapta karşılık bulur.

Orta sınıfların hayatları sıklıkla televizyon dizilerinde entrika ve aşk ilişkileri bağlamında görünürlük kazansa da, sokağa ve yaşama gittikçe yakınlaşan yeni Türk sinemasında da eskiye nazaran daha fazla görünürlük kazanır. Toplumsal hayatta kadının konumunun sorgulandığı, gündelik hayata yansıyan tüketim alışkanlıklarının gözlemlendiği ve sınıfsal kırılmaların derin psikolojik ve sosyolojik analizlerine girişmeye çalışan örneklerle birlikte sinemamız da Özal sonrasında toplumsal hayatı şekillendiren orta sınıflara ait temsilleri beyaz perdeye taşır.

Barış Saydam kimdir? Sinema yazarı.



BİZE ULAŞIN