Raşit Ulaş: İslamiyet iyi de Müslümanlar biraz şey(!)

İslamiyet iyi de Müslümanlar biraz şey!
Giriş Tarihi: 6.12.2016 13:11 Son Güncelleme: 15.12.2016 16:51
Raşit Ulaş SAYI:30Aralık 2016
Hutbeler insanların hayatına hiçbir şey katmıyor, hutbeden çıkan cemaat yeni bir şey öğrenmiş de bazı davranışlarına yeniden yön vermiş gibi olmuyor. Kimse koşa koşa “acaba bu hafta ne öğreneceğiz” diye hutbeye gitmiyor. Hâlbuki özellikle cemaat içinde, en temel namaz ve saf tutma kaidelerinde bile ciddi problemler yaşanırken bunlarla ilgili herhangi bir çalışma yahut çabanın görülmemesi ciddi bir sıkıntı.

Son zamanlarda yoğun bir tartışma gündeminin içindeyiz. Bilhassa 15 Temmuz'un ardından daha çok gündeme gelen Mehdi ve Mesih eksenindeki tartışmalar bizatihi Diyanet İşleri Başkanlığı'nın eliyle sıkça gündemde tutuluyor. Konu üzerine paneller, konuşmalar yapılıyor, konferanslar düzenleniyor. Doçentler, profesörler ve bilumum ilim adamları 'Mehdi var mı, Mesih gelecek mi' gibi, şu an en son gündeme gelmesi gereken konuyu konuşuyorlar. 22 Ekim'de KURAMER tarafından 'Beklenen Kurtarıcı İnancı' üst başlıklı bir sempozyum düzenlendi. Hatta Cuma hutbesinde bile bu konunun bir hurafe olduğu cemaate anlatıldı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez katıldığı televizyon programında bu konu üzerinde konuştu. Mehdi ve Mesih konularının gerçekliği, sahih hadislerde olup olmadığı apayrı bir tartışma mevzusu. Bu zamana kadar küçük birer azınlık dışında; "Mehdi gelecek zaten, hiçbir şey yapmayalım oturup bekleyelim" diyen kimseyi görmedim. Aksine 15 Temmuz'da doğrudan çatışmanın içinde yer alan tanıdığım yüzlerce insanın Mehdi'nin varlığına ve geleceğine inandığını biliyorum. Bu bağlamda düşünüldüğünde halkın hiçbir şartta, karşılaştığı bir tehdit karşısında sırtını müstakbel bir şeye dayayarak oturup beklemeyeceği artık net olarak anlaşıldı. Bunun aksini düşünmek 15 Temmuz'a rağmen Türkiye'yi anlamamış olmak demek.

Diyanet, politikanın günceline göre mi yoksa insanın günceline göre mi hareket edecek, asıl soru ve sorun bu. Peki, nedir insanın günceli? İnsanın şuan günceli, ev kiralarıdır; artış oranı altının artış oranından fazla olan ev fiyatlarıdır. İnsanın günceli, her attığı adımda ödediği faiz yani emeğinin çalınması, açık seçik haram olan bir fiilin normalleşmesidir. İnsanın şuan günceli, resmi tefeci bankalar ve meşruiyeti aslında gayri meşru olan emlakçılık sektörüdür. İnsanın şuan günceli, maden işçileridir, tükettiğimiz sağlıksız besinlerdir, hormonlu meyve sebzeler, genetiği değiştirilmiş gıdalardır, adil ve hakkaniyetli bir dünya sisteminin var olmayışıdır. Otobüs sırasında bile oturarak gitmek için başkasının önüne geçip birbirini ezme, küçücük bir konuda bile kul hakkı yemekten kaçınmama, trafikte gayri insani şartlarda yolculuk yapma ve en basit mevzularda dahi birbirine tahammül edememektir. İnsanın şuan günceli, namusluca hayatta kalabilmektir, insan olamamak ve insanca yaşamanın ne olduğunu bilememektir.

Peki, Diyanet İşleri bunun neresinde? Hayatın tam göbeğinde en ciddi ve gerçek problemler bu kadar etrafımızı kuşatmış bizi boğmak üzereyken, bu konularda öncü olması gereken âlimlerin ve resmi kanalla da Diyanet'in nerede konumlandığını görmemiz çok zor değil aslında. Mehdi ve Mesih gibi bizi hiç ama hiç ilgilendirmeyen mevzuların bulunduğu bir yerde debelenip duruyor ne yazık ki…

Çok net bir ifadeyle söyleyecek olursak, sabah işine gidip akşam evine gelen ve Allah'ın emirlerini uygulayıp yasaklarından kaçınan bir Müslüman'ın Mehdi'nin yahut Mesih'in var olup olmaması, gelip gelmemesi gerçekten umurunda değil. Bu mesele televizyonlarda konuşulacak, hutbelerde anlatılacak kadar halkın hayatında büyük yer kaplayan bir mesele değil.

Hurafe avcılığı

Diyanet'in meşhur bir hurafe listesi var. 21'inci Yüzyıl Türkiyesi'nde Hurafeler adlı kitapla neşredilen bu hurafeler, neredeyse attığımız her adımın hurafe olduğunu söyleyecek nitelikte. Kitapta hurafenin tanımı şöyle geçiyor: "Hurafe; bilim ve mantık açısından temeli olmayan bazı telakki, düşünce ve uygulamaların din adına ileri sürülmesi veya benimsenmesidir(…)" Baştan yanlış olduğunu düşündüğüm bir tanımlamayla giriş yapılıyor. 'Bilim açısından temeli olmayan' şeklinde bir ifade kullanıldığı zaman, bin yıllık sözde din-bilim çatışması klişesi yeniden dillendirilmiş olur ki; burada Kuran-ı Kerim'in Allah tarafından vahiy yoluyla elçisine gönderilmesi ve bunun da kâğıda geçirilerek bir dinin anayasasını teşkil etmesini bilimle açıklamanın nasıl mümkün olduğu merak konusu olur. Bunlarla birlikte cin ve melek, cennet ve cehennem gibi kavramları bilimle açıklamanın imkânını bulamadığımız zaman, neredeyse dinin ana kaidelerinin hepsi dolaylı yönden hurafe kategorisine girmiş oluyor. Diyanet'in tanımına göre dini bilimle; yarış, çatışma, uyum, uyumsuzluk, entegrasyon gibi ilişkilerin içine sokmak başlı başına bir hurafedir ki dine en büyük zararı da bu verir.

Bu listeye dönüp baktığımızda yine enteresan şeylerle karşılaşıyoruz: "Cenazenin 7, 40 ve 52'nci gecesi ile ölüm yıldönümünde hatim ve mevlit okutmak, camiye girerken cami duvarını öpmek, misafirin, askere gidenin yahut yola çıkanın arkasından su dökmek…" Listede gerçekten itikadi olarak zararlı olabilecek hakiki hurafeler olsa da aslında samimi bir güzelliğin ürünü olarak ortaya çıkan davranışlar da hurafe listesine dâhil edilmiş. Cenazenin belirli günlerinde Kuran ve Mevlit okutmanın ne gibi bir zararı olduğunu birilerinin açıklaması lazım. Yahut camiye girerken Allah'ın evi deyip muhabbetle cami duvarını öpmenin…

28 Şubat'ta Diyanet'in aldığı tavrı çok iyi biliyoruz. Bir nesil Mehmet Nuri Yılmaz faciasıyla büyüdü. İrfandan yoksun, kuru, kaba ve oldukça katı fıkıhçı/hükümcü anlayışla pozitivist bir din için hayli mücadele verildi. Neredeyse bütün sahalarda irfan dediğimiz güzelliğin yok edilmesine çalışıldı, hâlâ da aynı mücadelenin farklı sahalarda ve şekillerde verildiğini görüyoruz. Aslında olması gereken ve beklenilen şey gerçekten hurafenin yok edilmesi ama bunun için evvela hurafe tanımının doğru ve ayakları yere basan bir tanımının olması gerekiyor ki teşhis doğru olsun ve ardından da tedavi gerçekleşebilsin. Tanım, her türlü pozitivist etkiden uzak, gözü yalnızca İslam'ın ana kaidelerine ve Rasulullah'ın mübarek hayatına bakan, bununla birlikte irfan geçmişinden mahrum olmamış duru bir samimiyetle olmalı. Ondan sonra ise neyin iyi olduğu, neyin kötü olduğu yahut neyin olmadığı ortaya çıkarılmalı. İtikadi olarak herhangi bir sıkıntısı olmayan, yalnızca halk arasında bir samimiyet ürünü olarak değerlendirilen davranışların zararlı birer hurafe olarak değerlendirilmesi yine Diyanet'i asıl görev alanından uzaklaştırıyor ve bir hurafe avcısı pozisyonuna sokuyor. Gidenin arkasından, 'su gibi gidip su gibi gel' diyerek su dökmeyi kimse İslam'ın ve imanın şartı olarak yerine getirmez, bu herhangi bir zararı olmayan bir halk geleneğidir. Bu ve buna benzer neredeyse hiç zararı olmayan davranışlarla uğraşmak boşa zaman kaybı ve hedeften uzaklaşmak demek.

İnsanca bir hayat

Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan bütün Müslümanların beklentisi, insanın insanca hayat sürmesi noktasında etkin bir rol alması ve kayıtsız şartsız Müslümanların yanında yer alması. Bu noktada Diyanet'in düzenlediği etkinliklerle birlikte Cuma hutbelerinin de çok önemli bir rolü var. Aşağı yukarı her hafta Cuma hutbesinden sonra bilhassa sosyal medyada hutbe üzerine yoğun bir eleştiri yağmuru geliyor. Birçoğu da haklı eleştiriler… Soyut ve daha önce yüzlerce kez konuşulmuş mevzular her hafta hutbe niyetiyle insanlara okunuyor. Hoca merdivenden çıkıyor, hutbeyi okuyor ve aşağı inip namazı kıldırıyor. Hutbeler insanların hayatına hiçbir şey katmıyor, hutbeden çıkan cemaat yeni bir şey öğrenmiş de bazı davranışlarına yeniden yön vermiş gibi olmuyor. Kimse koşa koşa acaba bu hafta ne öğreneceğiz diye hutbeye gitmiyor. Hâlbuki özellikle cemaat içinde en temel namaz ve saf tutma kaidelerinde bile ciddi problemler yaşanırken bunlarla ilgili herhangi bir çalışma yahut çabanın görülmemesi ciddi bir sıkıntı. Çok basit; saf tutmanın önemi Peygamber Efendimizce birçok hadiste defalarca tekrar edilmesine rağmen bu konu bugüne kadar herhangi bir hutbede cemaate anlatılmadı. Yahut bir başka hayati konu olan faiz… Hepimizin hayatında artık normalleşmiş bir 'kaide' olarak yer alan faizin her türlüsünün, her kılıflısının haram olduğu, alanların ve verenlerin ne gibi yaptırımlara maruz kalacağı bugüne kadar ciddi bir şekilde anlatılmadı. Ya zekât? Kesinlikle ülkedeki fakirliğin büyük bir kısmına deva olacak zekât kavramı belirli bir kurul tarafından TÜSİAD, MÜSİAD, TÜMSİAD gibi işadamları birliklerine anlatılsa, zekâtın hakkıyla yerine getirilmesi için telkinde bulunulsa ve Diyanet burada aktif bir rol alsa çok daha iyi olmaz mı? Peki ya; "işçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz" hadisi şerifi hakkında patronlara bir telkinde bulunuldu mu? Hayatımızı sürdürmeye çalıştığımız şu zor zaman diliminin içinde asgari ücretin açlık sınırı altında oluşu ve daha önce söylediğimiz gibi, en basitinden ev kiralarının uçuk fiyatları ve hayat sürdürme standardının oldukça yüksek oluşu insanların öncelikli gündemi. Her daim insanı yaşat ki devlet yaşasın düsturundan yola çıkarak hareket ettiğimizi söylemekle beraber insanların insanca yaşaması noktasında en önemli kontrol mekanizması olması gereken, Türkiye'nin en önemli resmi dini makamının etkin bir rol almasını beklemek en tabii hakkımız.

Yazının ilk bölümünde de sayılan insanın günceli olan konuların hiçbiri ciddi ve iyi bir dille ülkenin resmi din merci tarafından dile getirilmedi, getirilmiyor. Aksine hutbeler dünya ve Türkiye'deki siyasi gündeme göre şekillenip belli bir seviyede tutuluyor. Elbette bazı durumlarda hutbenin gündeme göre olması haklı olarak görülebilir ama hutbeler küçük politik olayların sesi hatta savunucusu haline geldiğinde yahut dünyada yaşanan bir olay sonunda bir savunma mekanizması haline döndüğünde durumun boyutu değişiyor. DAİŞ yahut İslam kisvesine bürünmüş herhangi bir örgütün yapmış olduğu her eylemi takip eden ilk Cuma hutbesi bir nevi; 'İslam iyi de Müslümanlar biraz şey…' kıvamında, kendini Avrupa'ya karşı savunma ve doğru anlatma çabası haline dönüyor. Zaten bir Cuma hutbesinden Avrupa'ya nasıl mesaj verebilirsin? Eğer Avrupa'da; "Türkiye'de hutbeler DAİŞ'i lanetlemek üzerine okundu" dedirtmek için veriliyorsa bu da ayrı bir facia demektir. Bizim buna ihtiyacımız yok. Türkiye'de DAİŞ'i destekleyen aklı başında bir Müslüman yok ki Cuma hutbesinde İslam'ın terör dini olmadığını anlatasın. Bütün bunları bir tarafa koyup bugüne kadar hiçbir hutbede Amerika'nın doğrudan isminin verilerek Irak'ta Afganistan'da, İsrail'in yine adı söylenerek Filistin'de, Rusya'nın adı verilerek Suriye'de yaptığı zulüm ve katliamların anlatıldığına şahit olmadık ama İslam ve Müslümanların isimleri anılarak bugüne kadar hep Batı'ya karşı bir savunma içine girildiğini sıkça görüyoruz. Bu ne bize ne de Diyanet'e yakışan bir tavır. Bizim kendimizi Batı'ya karşı savunmaya çalışmamız, 'İslam aslında öyle bir din değil' deme çabamız bizim için yeterince büyük bir utanç.

Diyanet İşleri Başkanlığı artık Türkiye'de hiç olmadığı kadar önemli bir konuma sahip. Söyleyeceği şeyler bugün her zamankinden daha önemli. Türkiye'nin içinde yaşadığı en zor dönemlerden biri olan bu çağda Diyanet'in doğrudan hayatın içinde insanları ilgilendiren mevzularda rol alması gerekiyor. İnsan düşünmeden edemiyor, neden Diyanet asgari ücret konusunda fikir beyan etmesin. Neden her geçen gün yükselen ve birkaç sene içinde ne olacağını düşünmek bile istemediğimiz yüksek ev kiraları konusunda ev sahiplerine telkinde bulunmasın? Bu ve bunun gibi birçok örneği sıralamak mümkün. Gönül ister ki önümüze baktığımızda tereddüt duymadan, var olduğunu bildiğimiz, politik ve gündelik hurafelerden arınmış bir Diyanet İşleri Başkanlığı olsun.

BİZE ULAŞIN