Edi Bese!

Türkiye’nin 30 yıl boyunca enerjisini emen terör illetinin bilançosu çok ağır oldu: Hayatını kaybeden 40 bin kişi, 300 milyar dolar maddi kayıp…

Beytullah Çakır SAYI:14 / Haziran 2015
Edi Bese!
"Jimınrabınanbıde bu Turki." Yani; "Bana bir ekmek ver, ama Türkçe diyorum!"

Yukarıda alıntıladığımız örnek, 1983 yılında askeri cuntanın çıkarttığı Kürtçenin özel alanda dahi konuşulmasını yasaklayan kanunun yarattığı trajik durumun toplumdaki yansımasını göstermesi bakımından oldukça manidar. Türkçe bilmeyen bir vatandaşın yasağı ihlal ederim kaygısıyla fırından ekmek alırken kendince geliştirdiği belki de geliştirmek zorunda hissettiği bu önlem, ülkemizin ne denli patolojik ve travmatik süreçlerden geçtiğini göstermek adına verebileceğimiz bir dolu örnekten sadece biri aslında. İnsanların doğuştan gelen temel haklarının anlamsız bir şekilde uzun yıllar yok sayılması sonucu zaman içinde gittikçe sertleşerek içinden çıkılmaz boyutlara ulaşan bir meseleden bahsetmeye çalışıyorum: Kürt meselesi…

Geldiğimiz noktada ülke olarak çözüme dair önemli aşamalar kaydettiğimiz aşikâr. Meselenin nasıl çözüleceğine ya da çözülmesi gerektiğine dair öneriler havada uçuşuyor. Çözüm elbette ki çok önemli ve hemen hepimizin temennisi de bu yönde. Ancak çözümün 'nasıl' gerçekleşeceğinin önemi kadar meselenin 'neden' kaynaklandığını, hangi saiklere bağlı olarak ortaya çıktığını hatırlamak, geçmişte yapılan yanlışlarla yüzleşme cesareti gösterebilmek bir daha aynı hatalara düşmemek ve aynı acıları yaşamamak adına bir o kadar önemli.
Kürt meselesi, Cumhuriyet'in ilk yıllarından beri etno-seküler temellere dayalı bir ulus inşa etme uğraşında olan merkez bürokrasi tarafından uzun yıllar 'asimilasyon ve geri kalmışlık' paradigmaları çerçevesinde değerlendirildi. Kurtuluş Savaşı dönemlerinde eşitlik temelinde 'siyasal bir ortak/asli kurucu unsur' olarak addedilen Kürtler, süreç içerisinde asker sivil bürokratların politik manevralarıyla yok sayıldı. Bu yok sayışın altında yatan en önemli saikin asker sivil bürokratların içine düştüğü bölünme paranoyası olduğunu söyleyebiliriz. Mezkûr paradigmaya sadakatte milim taviz vermeyen, kurguladığı tek kimlikli toplum yapısını katı bir kararlılıkla toplumun geneline empoze etmeye çalışan bu üst aklın garabet politikaları, esasında temel hak ve hürriyetlerden kaynaklı bazı hakların kullanılmasına müsaade edilse hallolabilecekken, meselenin içinden çıkılmaz boyutlara evrilmesine adeta çanak tuttu.

1960'larda yükselişe geçen sol hareket ve hareketin ürettiği söylem, özellikle doğudan okumak için gelen gençler üzerinde önemli bir etki yarattı. Bununla beraber doğudan batıya doğru gerçekleşen göç, pek çok Kürt vatandaşın ülkedeki eşitsizliklerin ve ekonomik dengesizliklerin farkına varmasını sağladı. 1970'lerin ortasında Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) içinde yer almış ve aralarında Abdullah Öcalan'ın da bulunduğu bir grup Marksist öğrenci tarafından kurulan PKK, kısa zaman sonra Kürt siyasal hareketi içinde önemli merkezlerden biri olarak kendine yer buldu. Marjinal bir sol örgüt olarak sahneye çıkan PKK'nın genel itibariyle mütedeyyin ve gelenekçi bir toplum yapısına sahip olan Kürtleri dahi belirli noktalarda nasıl tavlayabildiğinin cevabını/cevaplarını aramakta fayda var.

Diyarbakır Cezaevi, PKK ve OHAL

12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen askeri darbe Türkiye'de gerek sol ve gerekse sağ hareketlerin üzerinden deyim yerindeyse silindir gibi geçti. Darbecilerin cezaevlerine tıktıkları insanlara reva gördükleri insanlık dışı muameleler ise hafızalarda hâlâ tazeliğini koruyor. Bu utanç yıllarının sembol mekânlarından biri de; 34 kişinin hayatını kaybettiği ve görevli askerlerin bir 'Türkleştirme Okulu' misyonu biçtiği Diyarbakır 5 Nolu
Cezaevi.1980-1984 yılları arasında cezaevinde kalanların döneme dair tanıklıkları insanın kanını donduran cinsten. Cezaevine görüşe gelen ve Türkçe bilmeyen annelerin, 10 dakikalık görüş süresince çocuklarıyla tek kelime edemeden duvarlara büyük harflerle yazılmış 'Türkçe konuş, çok konuş!' sloganının gölgesi altında görüş sürelerini doldurduğu, mahkûmların hücrede sıkıştırılarak üzerlerine lağım sularının döküldüğü, kimilerine fare ve insan dışkısının yedirildiği, bir cinnet mekânı… Dönemin tanıklarından M. Latif Yıldız'ın aktardığı şu örnek olayın vahametini, trajedinin ne boyutlarda yaşandığını tüm çıplaklığıyla anlatıyor aslında: "Tutuklular, cezaevi komutanı Esat Oktay Yıldıran'ın 'Co' isimli köpeğine de muhataptılar. Co'ya tekmil veriyorlardı. Örneğin çok yüksek ve topuk sesiyle 'emret komutanım' derlerdi. Co, o anda olur da havlarsa bu, verilen tekmili beğenmediğine yoruluyor, işkence başlıyordu. Ne gibi? Bir avuç insan dışkısının alınıp ağzına tıkılması gibi. Ağzında bu pislik ile hazır ola geçilerek öylece saatlerce durduruluyordu. Bunlara maruz kalan Felat Cemiloğlu örneğin tüm dişlerini bir arkadaşına iple çektirir. Çünkü dişlerini temizleyememe hissini bir türlü içinden atamamıştır…"

Darbecilerin elinde şiddetini daha da artıran etnik temelli birtakım rencide edici politikalar ve Diyarbakır Cezaevi şartlarının yarattığı psikolojik ortam, meselenin bazı Kürtler arasında da bir karşı-etnik problem olarak okunması ve değerlendirilmesi sonucunu doğurmuştu.1984 yılında ilk terör eylemini gerçekleştiren PKK, devletin uyguladığı inkâr politikalarının yarattığı sosyo-psikolojik ortamı değerlendirerek kendisine göreli bir toplumsal meşruiyet zemini oluşturdu. PKK'nın terör faaliyetlerini iyice artırması, buna karşılık devletin meseleyi sadece 'güvenlik' sorunu olarak değerlendiren indirgemeci yaklaşımları, yanmakta olan ateşin üzerine benzin dökmekten öte bir işe yaramadı. Zaten ekonomik anlamda ciddi yetersizliklerle boğuşmak zorunda kalan bölge halkı, Olağanüstü Hal (OHAL) ve terör kıskacında gerçekleştirilen bir şiddet ortamının arasında sıkışıp kaldı. OHAL dönemlerinde bölgede yaşanan insan hakkı ihlalleri, faili meçhuller, PKK'nın bölgede gerçekleştirdiği köy baskınları, 'güvenlikçi' politikalar gerekçesiyle uygulanan köy boşaltma projeleri sonucu oluşan zorunlu göç dalgası, bölge insanında etkileri bugün hâlâ devam eden ekonomik, sosyo-psikolojik bir dizi travma yarattı. Türkiye'nin 30 yıl boyunca enerjisini emen terör illetinin bilançosu ise çok ağır oldu: Hayatını kaybeden 40 bin kişi, 300 milyar dolar maddi kayıp…

Silahtan siyasete çözüm süreci

Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren devletin meseleyi ele alış biçimindeki sakatlığın ne gibi neticeler doğurduğunu tarih hepimize gösterdi. Temelde bir 'eşitlikler' meselesi olarak ortaya çıkan problemin uygulanmakta ısrar edilen yanlış politikalar neticesinde nasıl giriftleştiğine, içinden çıkılmaz bir hal aldığına şahit olduk beraberce.

Meselenin çözümüne dair alışılagelmiş yolların dışında girişimler olmadı değil. 1993 yılında Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın atmış olduğu önemli adımı devam ettirmeye ömrü yetmedi. 2005 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın tarihi Diyarbakır konuşması meselenin halline dair yeni ve umut dolu bir sürece adım atıldığının işareti olarak okundu. Bu tarihi çağrıdan sonra çözüme yönelik bir yol haritası çizmeye kararlı olan dönemin hükümeti 2009 yılında açıkladığı 'Milli Birlik ve Kardeşlik' projesi kapsamında başlattığı 'demokratik açılım' süreciyle adımlarını hızlandırdı. Bu süreçte özellikle askerin kendi alanına çekilmesini sağlamaya yönelik girişimlerin de eş zamanlı olarak gerçekleşmesi artık sorunun genel anlamda siyaset yoluyla çözülmeye çalışılacağının sinyallerini veriyordu. Devletin meseleyi ele alışındaki 'inkar ve güvenlikçi' önlemlerden sıyrılarak müzakere, diyalog, siyaset, merkezli çözüm arayışlarına yönelmesi, esaslı bir paradigma değişikliği içine girdiğini göstermesi bakımından önem arz ediyordu. 2012 yılına geldiğimizde dönemin Başbakanı Erdoğan'ın, Kürt meselesini çözmek üzere hükümet olarak Abdullah Öcalan ile görüştüklerini ve 'çözüm sürecini' başlattıklarını kamuoyuna açıklaması toplumun genel kesiminde ciddi bir karşılık buldu. Yine açıklamanın hemen arkasından Paris'te üç PKK'lı kadının öldürülmesi, Öcalan'ın ses kayıtlarının basına sızdırılması, AK Parti Ankara binasının bombalanması gibi süreci provoke etmeye yönelik bir dizi eylem gerçekleştirildi. Tüm bu provokasyon çabalarına rağmen Öcalan'ın 2013 Nevruz'unda okunan mektubunda PKK'nın silahlı güçlerinin Türkiye topraklarını terk edeceğinin ve artık silahlı mücadelenin sona erdiğinin açıklanması sürecin iyi bir noktaya gittiğinin emaresi olarak okundu.

Demokratik açılım kapsamında, Kürtçe yayın yapan TRT 6'nın yayın hayatına başlaması, Kürtçe yazılı basına izin verilmesi, w-x-y-z gibi harflerin kullanılmasının önünün açılması, Kürdoloji enstitülerinin kurulmasına öncülük edilmesi, köy ve şehir adlarının Türkçe ve Kürtçe bir arada olmak üzere kullanılmasına olanak sağlanması gibi bir dizi yapısal değişiklik gerçekleştirildi. Bu gelişmeler, en başından beri 'inkar ve asimilasyon' ilkelerini benimsemiş devletin, entegrasyona ve kültürel hakların tesis edilmesine yönelik politikalara dönmesi esasında kangren olmuş ve Türkiye'nin önündeki en esaslı mesele olan Kürt meselesinin çözümüne yönelik atılmış önemli adımlardandı.

Sürecin geleceği

Türkiye'nin Cumhuriyet kurulduğundan beri en önemli problemlerinden biri olarak günümüze kadar sirayet eden Kürt meselesi, yukarıda da bahsetmeye çalıştığımız gibi özellikle son yıllarda gerçekleştirilen reformlar neticesinde önemli bir gelişim kaydetti. Geldiğimiz noktada bir dizi eksiklik söz konusu olsa da yapılan girişimler ve reformlar sonucunda dişe dokunur bir 'normalleşme' sürecine girdiğimiz yadsınamaz bir gerçek.

Ancak bulunduğumuz yeri daha ileri taşımak ve kalıcı kılmak adına kat edilmesi gereken daha çok yol var önümüzde. Basit siyasi meseleler arasına sıkıştırıp heba edemeyeceğimiz kadar mühim bir şeyden bahsediyoruz zira.

Çözüm sürecini daha da ileri götürmek için atılması gereken adımlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

- Birlik ve beraberlik içinde yaşayabileceğimiz, insan haklarına saygılı, eşit vatandaşlığı merkeze alan, çoğulcu ve sivil bir anayasanın yapılması.

- Devletin çözüm sürecini yürütürken muhataplarını çoğullaştırması ve bu konuda STK'ları daha çok devreye sokması, yine hükümetin bölgeye gönderdiği kamu görevlilerinin halk ile diyalog kurabilecek, halkın derdinden anlayacak, bürokrat ve memurlardan seçilmesine dikkat edilmesi.

- Eski Türkiye'nin utanç sembollerinden biri olan Diyarbakır Cezaevi'nin, dönemin mağdurlarının talepleri ciddiye alınarak müzeye dönüştürülmesi.

- Meclis İnsan Hakları Komisyonu'nun hazırlamış olduğu cezaevi raporlarından edinilen bilgiye göre cezaevlerinde mevcut olan fiziksel yetersizliklerin giderilmesi için gerekli adımların atılması, hasta tutukluların şartlarının düzeltilmesi ve durumu ağır olanların tahliyesi için gerekli düzenlemelerin yapılması.

- Bölgeye gerçekleştirilen uçak seferlerinde Türkçe ve İngilizcenin yanında Kürtçe anons yapılması.

- Bölgede yoksulluk ve işsizlik meselesini çözmeye yönelik adımların hızlandırılması.

- Ana dilde eğitim meselesinin siyasallaştırılmadan konunun uzmanları ve pedagoglar tarafından oluşturulacak raporlar doğrultusunda tartışılması.

Türkiye'nin bölge ve dünya politikasında gücünün artmasının, eko-politik anlamda daha ileri noktalara gelmesinin yolunun en önce uzun yıllardır ayağımıza pranga vuran bu kardeş kavgasına kökten bir çözüm üretmekten geçtiğini unutmamamız gerek.

Kürt meselesini ve çözüm sürecini silahların gölgesinde sadece etno Kürt milliyetçi taleplerin yerine getirilmesi olarak algılayıp hâlâ savaş çığırtkanlığı yapanlara verilecek en anlamlı cevap, bir evladı askerde bir evladı dağda olan Hakkârili Cevahir ananın feryadında gizli belki de: EDİ BESE! (ARTIK YETER!)
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN