Soba yanında o saf rüyalar

Pişmanlığı ne kadar büyükse, kendinden o kadar öteye savrulur insan.

Gökhan Ergür SAYI:43 / Şubat 2018
Soba yanında o saf rüyalar

Bütün haftanın yorgunluğu, annemin başımdan aşağı döktüğü sıcak suyla akıp gidiyor sanki. İnatla ovaladığı başım ve gözlerimi yakan sabuna rağmen sesimi çıkartmıyorum. Zannediyorum ki gördüğüm, duyduğum ne varsa temizlenecek zihnimden ve yeni bir başlangıç yapacağım her şeye. Evet, şimdi sımsıkı yumduğum gözlerimi yavaşça açıyorum ve ta tamm! Karşımda annemin o dalgın ve yorgun bakışları. Sanırım bir yerlerde yanlışlık yaptım deyip tekrar açıp kapıyorum gözlerimi: Bir, iki, üç... Ama olmuyor, hâlâ duyduklarım ve gördüklerim ilk günkü canlılığıyla zihnimde.

Hâlâ Sakızağacı Meydanı'nda kırmızı bir göl içinde uzanan ve bir daha doğrulamayan Kelkitli Süleyman'ı, Turan Caddesi'ndeki Gülbahçe Çayevi'nin önünden geçen İnce Vehdi'ye her seferinde neden güldüklerini, İnce Vehdi'nin bazen gizli gizli ceketinin koluyla yaşlı gözlerini sildiğini ve bir kış akşamı abileri tarafından yaka paça arabaya bindirilen, bir daha hiç haber alamadığımız güleç yüzlü Sevda Abla'nın o son çığlığını hatırlıyorum. Allah'ım en azından annemin gözlerindeki şu yorgunluğu alsaydın diye iç geçiriyorum ama olmuyor. Aradan yıllar geçse de annem hâlâ dünyaya öyle yorgun ve dalgın bakıyor.

Çiçek gibi kokan taze eşofmanlarımı büyük bir hevesle üzerime çekip biraz dinlenmek, biraz da yaz tatilinde alacağım bisikleti düşünmek için oturma odasına geçiyorum. Ev ahalisi henüz ortada yok. Annem ise bütün hafta boyunca temiz tutmaya dikkat ettiğim ama yine üzerine bir şeyler döktüğüm mavi önlüğümü yıkamakla meşgul.

Dünyanın en güvenli ve huzurlu yerini sorarsanız, hiç düşünmeden "oturma odamızdaki sobanın yanı" cevabını verirdim. O sobanın yanındaki ceylan desenli minderimize uzanıp uyuduğum uykuları ve gördüğüm rüyaları asla unutamadım. O akşam da yine sessizce gidip minderin üzerine kıvrıldım. Sobanın gümbürtüsü ve tavana yansıyan alevi ile oturma odamız bu dünyaya ait olmaktan çıkıyor ve bambaşka bir düzleme geçiyordu sanki. Odaya yayılan sıcaklık, yorgunluk ve tavanda izlediğim alevlerin raksı göz kapaklarımı ağırlaştırıyor ve en sonunda da kendimi uykunun o reddedilemez teklifine bırakıyordum.

Uyku

Sırtımda kırma tüfek, eskimiş savaşlardan kalma. Bir dağ yamacına değil de kendi içime tırmanıyorum sanki ve biliyorum, attığım ilk yanlış adımda kendi boşluğuma yuvarlanacağım. Ama ayaklarımın altında ezilen temkinli toprağın acelesi yok, onun da bildiği şeyler var elbet, nasılsa bir gün üzerimdeki örtü olacağından son derece emin.
Vakit gece ve ay ışığı aydınlatmıyor yolumu. Bazen bütün ışıklar yansa da ve aydınlığa inansa da karanlıkta kalır insan, önünü ardını göremez, kör olur bütün dilekleri.

Bir ses

Yakınlarda kurt uluması… Bir değil iki. Korkmuyorum. Kaybetmeyi bile kaybeden bir ruhu kim korkutabilir ki?

Zaman geliyor, zamanın içinde kayboluyorum, neyi ne kadar süre yaptığımı yahut orada kaç zamandır bulunduğumu unutuyorum. Şimdi bir kayboluş daha. Geriye dönüp baktığımda ışıklardan ve kentli sakinliğimden çokça uzaklaştığımı görüyorum. Saatim yok, telefonumun bataryası boş. Çantamda yarım şişe su, bir parça peynir, birkaç alunça ve sac ekmeği. Bir ağacın karanlığına sırtımı dayayıp soframı kuruyorum. Ahh, yaşamak!

Rüzgârın türküsü acıklıdır bu dağlarda; vatan deyip toprağa düşen tazecik şerefli gençler, kendini Fırat'a bırakan Ermeni gelinler, Rus işgalinden kaçıp mağaralarda soğuktan ölen bebekler... Bayat ekmeği ağzımda gevelerken hepsinin çığlığı bir olup rüzgârla doluyor kulaklarıma. Acılar geçse bile çığlığı hep o dağlarda kalıyor.

Yol bitti. Dizlerimdeki ve nefes alışverişlerimdeki yorgunluğu artık hissedebiliyorum. Ardımda bıraktığım ışıklar artık kayıp. Küçük bir tahta kulübenin önündeyim şimdi. Zihnimde onlarca soru ve belki de en önemlisi, beni gecenin bir vakti buraya getiren şey neydi?

Kapıyı üç kez yumrukluyorum, sonuncusunda ardına kadar açılıyor. Karşımda en az benim kadar iri yarı, kırklı yaşlarında, simsiyah sakalıyla bu geceye ait olduğu anlaşılan bir adam, elinde çevreye ışık saçan yeşil bir şamdan...

"Selamun aleyküm" deyip camın kenarındaki sedire kuruluyorum. Çantamı yere indirirken, kırmayı dizimin dibine dayıyorum. Ev sahibi cılız ışıklı yeşil şamdanı kapının girişine asıp sırtını eski kuzineye yaslıyor. Ve böylece hemen karşı sedirde oturan iki kişinin yüzü de karanlığa dalmış oluyor.

Sessizlik

Beni işaret ederek: "Bu da Korkuluk" diyor. Vaktiyle isyancılar ve yağmacılar bütün şehre kan kustururken sadece bizim bulunduğumuz köye can korkusundan giremezlermiş ve yine il merkezinde bulunan hükümet konağı, askeriye gibi resmi yerleri Cevak Emmi komutasında bulunan köylülerimiz gönüllü olarak korur, soygunculara göz açtırmazlarmış. Bu sebeplerden dolayı da köyümüzün adı Korkuluk diye kalmış.

Yine sessizlik

Kaba elleriyle yeleğinin iç cebinden Arap çarşafı çıkartan ev sahibini izliyorum şimdi. Cigara içip içmediğimi soruyor; başımı iki yana sallıyorum. Karanlığı kendilerine yurt belleyen diğer iki misafirine de yöneltiyor aynı soruyu fakat sorusu havada asılı kalıyor, cevap yok. Sadece bir iki kuru öksürük, hepsi bu. Dumandan rahatsız olup açık pencereden dışarı uzatıyorum başımı, hemen ileride 15-20 mezardan oluşan bakımsız bir mezarlık, "Burada yatanlar kimlerdir, neden bu dağ başına gömülmüşlerdir" diye sormaya takatim bile yok.

Cigarasından esaslı bir duman çeken ev sahibi: "Biraz türkü dinleyelim" diyerek yanı başındaki Schaub Lorenz marka teybine uzanıyor, bu sefer elleri kibar. Play tuşuna basar basmaz kurşunlar yağıyor dört bir yana: "Çiğdem der ki ben âlâyım/Yiğit başına belayım/Hepsinden ben âlâyım/Benden âlâ çiçek ver mı//Al baharlı mavi dağlar/Yarim gurbet elde ağlar//Lale der ki be hey Tanrı/Benim boynum neden eğri/Yardan ayrı düştüm gayrı/Benden âlâ çiçek var mı."

"Bu müzik kabirdekileri rahatsız edebilir" diye atıyorum kendimi kurşunların önüne, kalıtımsal bir alışkanlık. Son dumanı avuçlarının içine üfleyerek çocuksu bir edayla gülümsüyor ev sahibi ve ekliyor: "Belki içlerinde hâlâ âşık olanlar vardır?"

Susuyoruz

Ne kadar vakit geçirdim o sedirde hatırlamıyorum. Kim hangi peri masalını anlattı, hangi şeytani rüyalarla irkildik yahut hangi üç harflinin öfkesini küçümsedik anımsamıyorum. Hatırladığım tek şey iki aydan beri beni süründüren şu kahrolası baş ağrısı. Bir şey oluyor ve birden ok gibi bir ağrı saplanıyor sağ kulağımın arkasından, çaresizce gözlerimi kısıp ağrının geçmesi için dua ediyorum.

O gece de başıma saplanan okla gözlerimi kısıp yerimden kalktım, karanlığa doğru elimi kaldırıp "Allah'a emanet olun ağalar" dedikten sonra ev sahibi herkesin bildiği ama sadece benim bilmediğim bir sırrı söyler gibi kulağıma fısıldadı. Önce biraz sendeledim, gözlerimi bütünüyle kapattım, sonra kendimi toparlayıp kafamı yerden kaldırdım. Zehir gibi baş ağrıma bir de kalp ağrısı eklenmişti şimdi. Kapıya doğru yürümeye devam ettim, sonra aklıma çok önemli bir şey gelmiş gibi birden geri döndüm: "Pişmanım, hem de çok pişmanım" deyip kendimi dışarı attım. Tren raylarını takip ettiğim yol boyunca gözyaşlarımı yuttum. Gürültülü bir yük treni gelince dayanamayıp kendimi toprağın üzerine yüzüstü bıraktım. Ahh, içim.

İşte buydu, beni ıssız bir dağ başına sürükleyen şey bu pişmanlıktı.

Pişmanlığı ne kadar büyükse, kendinden o kadar öteye savrulur insan.

Kendimden öteye, kendimden çok öteye savruldum.

Lütfen affeyle.

Uyanıklık

Annemin sesiyle yavaşça göz kapaklarımdaki ağırlığı kaldırıyorum. Kıyafetlerimi bana doğru sallayarak: "Bu ne oğlum leş gibi sigara kokuyor üstün başın, sigara içilen bir yerde mi oturdun sen?" diye soruyor. Tam "hayır" diyecekken aklıma o iri yarı, siyah sakallı adam geliyor acıyla tebessüm edip yutkunuyorum ve kendi kendime soruyorum: Gördüğümüz şeyleri gördük mü gerçekten?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN