3 sütun

Hepimizin çokça sevdiği ve hayatında büyük anlamı olan objeler, duygular ya da birtakım kavramlar vardır. Bu aydan itibaren oluşturduğumuz “Üç Sütun” adlı bu köşede, üç farklı kişiye “Nedir sizin en sevdiğiniz” diye soracağız… Gazeteci-yazar Haşmet Babaoğlu, Ressam Hülya Yazıcı ve sunucu-yazar Serdar Tuncer bu ay bize en sevdiklerini, kendi kelimeleri ile anlattılar.

H.Sena Kartal SAYI:43
3 sütun
Nedir sizin en sevdiğiniz?

Haşmet Babaoğlu - "Limon"

Çinliler limonu ölümün simgesi olarak görürlermiş. Zaten öteden beri Çinlilere akıl erdirememişimdir. Birçok insanın benim gibi olduğunu düşünüyorum. Mesela Konfüçyüs'ün seküler bürokratik ahlakının kuşaktan kuşağa bir "din" gibi aktarılmasını cidden anlayabilen var mıdır?

Benim için limon hayattır.

Ekşisiyle, tatlısıyla, kokusuyla, biçimiyle bildiğimiz çırılçıplak hayat.

Daldaki, tezgâhtaki, market filesindeki ve evdeki güneş...

Gördüğümde çocuk gibi heyecanlanırım.

Hele kalın kabuklu ve iri Çeşme limonları. Nasıl özlüyorum onları!

Ama yakınlarda fark edip anladım ki, limon sevgim rahmetli nineme duyduğum özlemim ve selamım demek…

Çocukluğumun büyük öğretmeni; bana Kuran'ı, insanı, tarihi ve acısı tatlısıyla hayatı sevdiren ninem, çayını ve suyunu limonsuz içmez; daima yanında bir tabak limon bulundurur, onları kurumuş elleriyle ara sıra okşardı.

Şimdi ben de aynı şeyi yapıyorum. Sehpamdaki kenarları delikli eski emaye kasemde her zaman üç dört limon oluyor, o güzel sarıları gözümü alıyor.
Ve her seferinde içimi tatlı bir sevinç dolduruyor.

Hülya Yazıcı - "Tuval"

Soyut ve imgesel olanı, sınırlı bir yüzey üzerinde görünür kılmaya araç olan tuval, sonunda o olmaktan çıkarak derinliği, genişliği, katmanları bulunan ve uzamda sınırsızca yol alabilen anlam yüklü bir şeye dönüşür. Başlangıçtaki sıradanlığından sıyrılarak onunla etkileşime giren ve dönüştüren kişinin eseri, izleyicisinin objesi haline gelir.

Henüz hiç dokunulmamış boş bir tuval, benim için başlangıcı ve saflığı temsil eder. Bu haliyle pek çok kavramı barındırır içinde aslında.

Tertemiz yüzeyle baş başa kaldığımda, bana ait olan bu nesnenin henüz benden bir iz taşımayan, savunmasız ve her müdahaleye açık haliyle duygusal bir etkileşime geçerim. Sonra birer birer ifade aracım olan renkler ve biçim görünür olmaya başlar. Bu henüz belirmemiş bir şeyin sancılı oluş sürecidir ve bir hesaplaşma, mücadele alanına bürünür bu noktada tuval.

Sonunda her şey tam yerinde oluncaya kadar verilen savaş bittiğinde kimi zaman yenilgiyi kabul eder, geri çekilir ve tuvalin başlangıçtaki haline geri dönmesini istersiniz, kimi zamansa zihninizden çıkan şeye bir tuval yüzeyinde biçim veren eliniz sizi şaşırtacak şekilde büyülü bir şeye dönüşebilir.

Serdar Tuncer - "Dert"

Daha süt kelimesini bilmezken süt için ağlamakla başlıyor insanoğlunun dertli macerası. Sonra oyuncak, okul, sevgili, iş güç, para pul… Bitmiyor. İnsan büyüdükçe sebepleri değişiyor derdin ama kendisi hep aynı. Beş yaşında süt için ağlamıyor hiç kimse, yirmisinde oyuncak diye tutturmuyor, kırk beşinde sevgilinin esirgediği bir tebessüm için gözyaşlarıyla sabahlamıyor. Yaş aldıkça bütün eski dertler küçülüyor ama büyümedikçe büyüklüğü altında eziliyor insan yeni dertlerin.

Sahte dertlere derman aramakla geçiyor ömrümüz. Oysa hakiki derdi bir bulsak diğer dertlerimizin hepsine gülüp geçeceğiz bir kalemde. Biz bir çocuğun oyuncak için ağlamasını nasıl garipsiyorsak, dermanını içinde saklayan o gerçek derde müptela olanlar bizim en büyük derdimize bakıp öylece gülüyorlar işte. Çocuğunki daha muteber, kendi gerçeği için ağlıyor hiç olmazsa; biz yalancı dertlerin oyuncağı olmuşuz.

40 yaşıma kadar dertlerime derman aradım, şimdi derdi bulma telaşındayım ve dönüp dönüp diyorum ki kendime: Unutma ey kalbim, yalan dertlerin çaresi yalancı dermanlar değil; hakiki bir derttir ancak.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN