Rüya bilinçdışının anahtarı mı?

Geleneksel kültürlerin rüya bilinci ile uyanıklık bilinci arasına büyük duvarlar örmediğini biliyoruz. Bir hadise göre “Sadık rüya vahyin kırk altıda biridir.” Böylece ilahi mesajın rüyalar yoluyla insanlara ulaşmasının hâlâ mümkün olduğu ima edilmektedir.

Kemal Sayar SAYI:43
Rüya bilinçdışının anahtarı mı?

"Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız" der Prospero, William Shakespeare'in Fırtına oyununda. İyi bir Shakespeare okuyucusu olduğu aşikâr olan Freud, kuramının temelini oluştururken ilham almış mıdır bilinmez ancak rüyaların, günlük yaşamda doyurulamayan ilkel gereksinimlerin yani bizleri tanımlayan arzularımızın biçim değiştirmiş hali olduğu teorisi kulağa oldukça Shakespeare'yen geliyor.

Rüyalar psikanalitik kuram ve uygulamada merkezi bir yer tutar. Rüyalar konusunda bugün psikiyatri ve sinir bilimleri yeni bilgiler elde etmişlerse de psikanalitik kuram ana mecrasını, Freud'un 1905 tarihli Rüyaların Yorumu adlı eseriyle çizmektedir. Freud kendi analizinde de rüyalarından geniş ölçüde yararlanmıştır. Rüyaların Yorumu'nda Freud özetle şunu söyler: Rüya, bireyin gündelik hayatta farkına varamayacağı bilinçdışı bir fantezi yahut arzunun dışavurumudur. Rüya imgeleri simgeleştirme, yer değiştirme ve bastırma gibi mekanizmalarla kılık değiştirmiş bir halde bilinçdışı imge ve düşünceleri anlatır. Yani rüyaların bir manası vardır ve bu da hastanın serbest çağrışımlarıyla anlaşılabilir. Bastırılmış hatıralar veya farkına varamadığımız fikirlerimiz rüyalar yoluyla açığa çıkar. O yüzden rüyaların araştırılması Freud'a göre bizi "bilinçdışına götüren kral yolu"dur.

Rüyaların analizi egonun savunma mekanizmalarıyla bilinçten gizlenen malzemenin açığa çıkarılması işlemidir. Freud'dan bugüne dek yapılmış olan pek çok uyku araştırması uyku süresince bilişsel etkinliklerin sürdüğünü göstermektedir. Uykunun ilk dönemlerinde ortaya çıkan bilişsel etkinliklerin bir kısmı Freud'u doğrulasa da rüyaların önemli bir parçası gerçekçi, kısa ve mantıki bir düzlemde yer almaktadır. Pek çok vaka bildirimi bize bir hastalığın başlamadan önce kişiye açık veya kılık değiştirmiş bir biçimde malum olduğunu söylemektedir. Kişi gerçekte bir kalp hastalığı ve göğüs tümörü olmadan önce bunu rüyasında görebilmektedir. Araştırmacıların bu bildirimleri sistemli olarak çalışmamış olması ilginçtir. Rüyalarda meydana gelen ani ve hızlı değişimlerin kişinin ruhsal dünyasındaki hızlı ve ani dönüşümlerin habercisi olduğuna dair veriler de vardır. Söz gelimi depresyona giren kişiler birdenbire rüyalarının bittiğini, boşaldığını, daha karanlık ve ufunet dolu hâle geldiğini bildirirler. Daha önce kâbus görmeyen bir kişinin birdenbire görmeye başlaması da ilgi çekmesi gereken bir durumdur. Çoğu zaman böylesi durumlar bize bir çaresizlik hissini haber verir, kişiye çocukluğundaki çaresizliği hissettiren bir şekilde. Kâbuslar sıklıkla örseleyici hayat olaylarının peşi sıra gelir. Bazen de gerçekle bağın koptuğu psikotik bir dönemi haber verir.

Rüyalar "unutulmuş bir dil" olabilir mi?

Anlaşılacağı üzere modern derinlik psikolojisi, insan ruhunun bir kısmının bilincin parçası olamayacak kadar derinlere gömülü olduğu fikrindedir. Carl Gustave Jung, Freud'un hilafına, rüyaların işlevinin tamamlayıcı olmaktan çok dengeleyici olduğu görüşünü ortaya atmıştır. Bilinçdışının da kendisine mahsus bir bilinci olduğu kanaatindedir. Belirli rüyalar, hayal ve mistik yaşantılar diye yazar, bilinçdışında da bir bilincin varlığına işaret eder. Bilinçdışına sıkıştırılmış olan bilgi, bilinçte olandan kat be kat fazladır. Jung, bilinçdışı bilginin bilince aktarılabildiğinde muazzam bir bilgi artışına yol açacağı fikrindedir. "Bilinçdışı algıları, amaçları ve sezgileri vardır, tıpkı bilinçli bir zihin gibi hisseder ve düşünür" der ve bu görüşüyle Freud'dan farklılaşır. Bilinçdışının bir tutarlılığı ve zekâsı vardır ve böylece dünyanın kaotik olduğu zamanlarda dahi biliriz. Rüyada doğmakta olan bir dünyanın tohumları saklıdır. Kişi ümitsizlik, telaş ve yön kaybından mustarip olsa da kendisini bir rüyada ele veren bir anlam ona yol gösterebilir, onu teyit edip destek sağlayabilir. Rüyalar gündelik hayatta gerçekleşebilmek için rüya görenin dikkat ve güvenine muhtaçtır. Bir rüyanın bildirdiği mesaja güvenebilmek demek onun haber verdiği iç ve dış değişimlere hazır olmak demektir. Jung'un kolektif bilinci yerine Edgar Cayce kolektif veya evrensel bilinçaltından söz etmiştir. Cayce bunu; "İnsanın başlangıcından beri var olan zihni faaliyetinin toplamı tarafından beslenen bir düşünce nehri" olarak tanımlamıştır. Erich Fromm da rüyaları "unutulmuş bir dil" olarak tanımlar. Dil, burada da varlığın evidir; evdir çünkü onda yerleşilir ve huzur bulunur.

Freud rüyalarda gizli olarak yer alan içeriğin her şeyden çok cinsel bir çatışmayı ifade ettiğinde ısrarcıydı. Jung bu görüşe katılmıyordu: Ona göre rüyalar egonun anlayamadığı bir şeyi ifade etmeye çalışıyordu. Başka bir deyişle rüyalar, geleceğe doğru bakan sorunlara çözüm getiren bir niteliğe sahipti. Jung rüya kuramında din ve mitolojiye daha çok yer vermiş, bu yönüyle de psikiyatri ve klinik tıp çevrelerinde Freud kadar itibar görmemiştir. Kimi sinir bilimciler de rüyaların beyindeki elektrik etkinliğin rastlantısal bir tezahürü olduğunu söylüyor. Buna mukabil, beynin çeşitli bölümlerindeki kan akımını ölçen bazı çalışmalar, rüya görülen REM (hızlı göz hareketleri) döneminde beynin görsel imgelerle ilgili bölümünün çok faal olduğunu, mantık ve planlamayla ilgili beynin ön (frontal) bölgelerinde ise faaliyetin belirgin bir biçimde azaldığını bulmuştur. Bu tür farklılıklar hem rüyaların coşku gücünü hem de parçalı olma özelliğini açıklamaktadır.

Jung rüya görmenin akli bozukluğu olanlar kadar "normal insanlar"ın gündelik huzuru için de önemli olduğunu, rüyaların bir nevroz belirtisi olarak algılanmaması gerektiğini düşünüyordu. Aralarındaki temel fark, Freud'un rüyanın ne saklamakta, Jung'un ise ne açıkladığına dair bakışlarıdır.

Rüya görüyorum, öyleyse varım

Rüyalar, birçok kereler tekinsizdir çünkü rüya görenin uzam algısı, gerek nesnel gerek öznel dünyayı pek insanca görme biçimini aşar; uzam Heidegger'ci bir şekilde Dasein'in yani varlığın fırlatıldığı bir gurbete dönüşür. Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdullah Efendi'nin Rüyaları hikâyesinde bu yurtsuz olma durumunu "...eşyayı dalgın uykusundan uyandıran, çizgi ve şekillerini değiştiren, onlara adeta görülmedik bir hayat ve ifade veren o acayip büyü yine başlamıştı.

... Bu insanı dinlendiren, sinirlere yumuşak bir yastığa başın gömülmesi gibi sükûn ve rahat getiren, zamanın akışını tembel bir rüya içinde teker teker sayan o munis bakışlı, yaz bahçesi kokulu sessizliklerden değildi. Onda, daha ziyade büyük ve âlemşümul bir varlığın istirahatine benzeyen, hatta daha iyisi, insana büyük ve âlemşümul bir boşluk duygusunu veren bir hal vardı. Bu boşluğu herhangi bir hareket veya sesle doldurmak Abdullah'a çok tehlikeli bir tecrübe gibi geliyordu; bu gergin zemberek bir defa kırılsa ortaya kim bilir neler, ne korkunç ifritler, ne zalim manzaralar çıkardı" cümleleriyle ifade eder.

Rüyalar, düzensizliğin çok veçheli anlamlarına yaklaştırırlar bizi; alışkanlıklarımızı, benlik kabulümüzü altüst ederler. Gece düşlerinin bulanıklığında kişi, halen tekil bir varoluşa sahip olma ayrıcalığında mıdır? Yoksa öznesi olmayan bir insan, bir yüzen cogito mudur? Jung'un kolektif bilincine belki biraz da bu zaviyeden bakmak gerekiyor.

Bachelard bu "geceleri önümüze açılan uçurumlara yaklaşan" gölge varlık halini; "Düşlemeyle gece düşü arasında kökten bir fark yaratan şey, gece düşünün düş kuranı, kendi benliğini yitirmiş bir gölgeyken, düşlemenin düş kuranı mekân ve zamanın dışına kaçmış gibi göründüğünde bile orada bulunmayanın kendi olduğunu, eti ve kemiğiyle kendisinin bir zihin olduğunu bilir" şeklinde açıklar. Valery'nin; "Düşlerin uyuyan başka herhangi biri tarafından, sanki kimin burada olmadığını şaşırırlarmış gibi oluşturulduklarına inanırım" sözünü alıntıladıktan sonra.

"Sanki size bir rüyayı anlatmaya çalışıyorum; boşuna çabalıyorum çünkü rüyaya ilişkin hiçbir şey, rüya hissini, çalkantılı bir isyan mücadelesiyle iç içe geçmiş o anlamsız, şaşırtıcı ve sersemletici, rüyaların özü olan o tutsak düşme hissini aktaramaz" der Conrad, Karanlığın Yüreği kitabında. Ahmet Murat'ın; "Ben geçerdim kaşık bala gömülüyor gibi ağır/Bir çocuğa bir rüya damlıyor gibi hafif/Hayır! Anlatamadım" dizeleri de eş bir çaresizliği mırıldanır. Fromm'un, rüyaların unutulmuş bir dil olduğuna dair tespiti, her ne kadar rüya tabirlerinin hepsinden büyük de olsa onların aktarılamadığı, ancak tercüme edilmesi yani tabir edilmeleri halinde anlaşılabilecekleri düşüncesiyle örtüşmektedir.

Rene Descartes'in "Cogito, ergo sum (Düşünüyorum, öyleyse varım)" kuramından hareket eden "Somnio, ergo sum (Rüya görüyorum, öyleyse varım)" , Susan Sontag'ın Rüyalarının Esiri adlı romanının açılış cümlesidir. Aynı ifade, İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası romanında Uzun İhsan Efendi'nin dilinden işitilir. "Yaşam düşten ayrı düşünülmez… Kendisinden düşler yarattığım boşluğun atlasını, Atlas Vacui'yi bu yüzden yazdım: Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye" der oğluna.

Tanpınar da, Abdullah Efendi karakteriyle öznenin kendi kendiyle çelişmeyen, özdeş bir yapı olduğunu, olması gerektiğini varsayan modern düşünceye karşı, rüya anlatısı aracılığıyla, onun bölünebilirliğini, çoğulluğunu, zaten özdeş olmadığını gösterir: "Her rakam taksim edilebilir diyordu ve mademki kendisi 'iki' idi. O halde onun da taksime razı olması lazım gelirdi. Bu mülâhazaların içinden tükettiği, her türlü adedî tamamiyet ümitlerini yıkıp mahvettiği Abdullah Efendi, birdenbire kendisini son derecede küçülmüş, daha doğrusu ufalanmış ve dağılmış buldu."

Ruhsal zamanın sezgisi, kendini en net rüyada gösterir

Bilincimizin, yeknesak ve homojen bir yapısının olmadığı, bazen varlığın, bazen başka insanların bazen de nesnelerin bilinci karşısında konumlandığı, onlara karıştığı, onlar tarafından işgal edilebildiğini biliyoruz. Baskın benlik bilincimiz geri çekilmeyi başardıkça kendini bütün öteki varlıklara açar. Varlığın bilincine, zamanına ve mesajına… Dış dünyayla yüzeysel "ben"imiz üzerinden temas kurduğumuz için, maddedeki zamandaşlıkla ruhsal süremizi birbirine karıştırmaktayız. Bergson'a göre uyku, bedensel işlevleri olabildiğince yavaşlatmakta, dış dünya ile kurulan teması en aza indirgemektedir. Böylelikle artık derin ben devreye girmekte ve saf süre olduğu gibi sezilmektedir ve bilinç süreyi dolaysız sezmektedir. Zaman artık nicelikten niteliğe dönüşür. Saf zamanın, ruhsal zamanın sezgisi en net rüyada gösterir kendini. Tanpınar da "Şiir ve Rüya" başlıklı makalesinde şöyle yazar : "Hiç uyuyan insana dikkat ettiniz mi? Benliği, kökü ve yaprağı birbirinin aynı bir ağaç, kozmik bir sarmaşık olmuş, zamanın üç budunda yüzüyor. Onun için mazi, hal, istikbal bir hatıradır. Bizzat kendisi, binlerce varlığın, sayısız varlıkların terkibini nabzıyla idare ediyor… Zamanın şaşırtıcı tenevvü'ü… Kiminiz gündelik hayatın sihirbazı olursunuz. Kımıldandıkça kanatlarınızın altından unutulmuş hareketler, hatırası silinmiş vakıalar, geçmiş teessürler birer birer canlanır… Zamanın sırrına sahip olduğunuz için asırların dehlizini açar, oluşun seyrini anlatırsınız."

Gelecek dâhil bütün zamanlar, rüya hali için bir hatıradır. Tasavvurlar derhal bir hatıraya dönüşmektedir. Rüya bize hayatımızı ve üst üste yaşanmış hayatları sunmaktadır. Yine Tanpınar'dan alıntılarsak "Zihnin bazı imkânsız vuzuh anları uyanık halde görülen bir rüyadan başka bir şey değildir. Vecd, rüyadır." Bilmukabele rüya da bir vecd'dir, kendinden feragat ve varlığa akıştır. Kierkegaard'ın bütün bir ön kabulü tepetaklak ederek söylediği gibi "Ruh, insanda rüya görendir."

Kendini gerçekleştiren bir kehanet mi?

Geleneksel kültürlerin rüya bilinci ile uyanıklık bilinci arasına büyük duvarlar örmediğini biliyoruz. Bir hadise göre "Sadık rüya vahyin kırk altıda biridir." Böylece ilahi mesajın rüyalar yoluyla insanlara ulaşmasının hâlâ mümkün olduğu ima edilmektedir. İlhamın kapıları kapanmaz. Bazı kültürler, sözgelimi Mayalar, rüyaları hayatın merkezine yerleştirmişler ve ifadenin en güçlü aracı saymışlardır. En eski Mezopotamya tabletlerinde kralların rüyalarının taş tabletlere kazındığı görülmüştür, keza Mısır'da da kayıt altına alınan rüyalardan oluşturulmuş rüyalar kitabı bilinen bir örnektir. Tarihin belki de en meşhur rüyaları, Yusuf kıssasında anlatılır; önce Yusuf'un kendi hakkında gördüğü Yakup'un korkusu olan rüya. Sonra, Yusuf'un zindandaki iki arkadaşının rüyası ve daha sonra da Mısır kralının ülkesinin kuraklığı hakkında Yusuf'a yorumlattığı rüya. Neredeyse bütün kıssa rüyaların ritmiyle yürür. Rüyalar, zamanda zemin basamaklarını oyarak ileri ve geri tüm oluşumu yönlendirirler.

Meşhur rüyalardan biri de Nabukadnezar'ın rüyasıdır. Kâhinlerinden yorumlamalarını istediği rüyayı hiçbirine anlatmaz, sırrı bilebilecek olanın, rüyayı bilmesi gerektiğini söyler. Sonunda rüyayı, yorumuyla birlikte ona anlatan kâhin, Nabukadnezar'ın sonunu da başlatacaktır. Kendini gerçekleştiren bir kehanet korkusu mudur acaba kötü rüyaların anlatılmaması gerekliliğine dair o geleneksel itikat.

Anlaşılan o ki rüyalar insana pek çok şey söylüyor. İş, onları dinleyip anlayabilecek hünere sahip olmakta. Yani kalp bilgisinde…

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN