Lacivert Yazı İşleri: Prof. Dr. Ali Erbaş "Ehl-i Beyt, İslam’ın idealize ettiği aile yapısının ete kemiğe bürünmüş halidir"

Prof. Dr. Ali Erbaş Ehl-i Beyt, İslam’ın idealize ettiği aile yapısının ete kemiğe bürünmüş halidir
Giriş Tarihi: 15.09.2026 14:12 Son Güncelleme: 15.09.2026 14:12
Aile, dünyanın en eski ve en etkili eğitim kurumudur. Okullar bilgi yükler, ancak aile karakter aşılar. Toplumun gelecekteki sağlıklı yapısı, bugün ailelerin çocuklarına verdiği manevi gıda ile doğrudan ilişkilidir. Günümüzde terbiyenin önündeki en büyük engel, ebeveynlerin terbiyeyi "dış kurumlara" (okul, kurs, sosyal medya) devretmesidir.

Evrensel kavram ve değerlerin değersizleştirildiği bir dönemden geçiyoruz. Bu aşındırıcı dalganın hedef tahtasına konulanlardan biri de aile kurumu. İnsanın ortaya çıkışından beri yeryüzündeki sığınağı olan ailenin bir tartışma konusuna ve soruna dönüştürülmeye çalışıldığını görmemek mümkün değil. Ancak bunu görmek yeterli değil. Bu kuşatmanın neden, niçin ve nasıl olduğunu anlamak, bu ulvi kurumun dünyevi ve uhrevi açıdan değerini teslim etmek, dinin ona nasıl bir konum ve önem atfettiğini hatırlamak da gerekiyor. Hele hele önümüzde örnek olarak Hz. Peygamber gibi bir aile reisi ve İslam'ın izzetini temsil eden Ehl-i Beyt söz konusu olduğunda. Aileye dair tüm bu meseleleri Lacivert okurları için aydınlatması amacıyla Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş'ı kapısını çaldık ve fazlasıyla istifade ettik.

Zamanın getirdiği risklerin geçmişte sorun olarak görülmeyen pek çok kavram ve müesseseyi sorun haline getirdiğini görüyoruz. Bugün hem dünyada hem ülkemizde "kadın", "çocuk", "erkek", "cinsiyet" ve hatta "aile"yi dahi bir tartışma konusu haline gelmiş ve birer sorun olarak ele alınır olmuş görüyoruz. Bunun başlıca sebeplerini siz nasıl değerlendirirsiniz?

İnsanlık tarihi boyunca önemini hep muhafaza edegelmiş olan kavramların bugün değerini kaybetme sürecine girmiş olmasının temelinde, modernitenin etkileyici yapısı ve değerler hiyerarşisindeki radikal değişim yatıyor. Geçmişte birer "hakikat" ve "emanet" olarak görülen kadın, erkek ve çocuk kavramları, bugün ne yazık ki özgürlükçü politikaların ve dijital kültürün nesnesi haline getirilmiş durumda. Bunun başlıca sebeplerinden ilki, dünyevileşmenin gittikçe yaygınlaşmasıdır. Hayatın merkezinden manevî değerleri çıkardığınızda, insanı tanımlayan fıtri özellikler sadece biyolojik bir yapıya dönüşür.

İkincisi, aşırı bireyciliktir. Modern dünya, kişiye "kendi değerlerini kendin oluştur" anlayışını sunarken, onu bir aileye, bir topluma veya bir geleneğe ait kılan bağları "özgürlük önündeki engeller" olarak görür. Üçüncüsü ise ekonomik indirgemeciliktir. İnsan, sadece bir "tüketici" olarak görüldüğü için, ailenin sunduğu "karşılıksız sevgi ve fedakârlık iklimi", piyasa mantığına aykırı bir "verimsizlik" alanı olarak algılanmaya başlandı. Bu süreçte kavramlar yerinden oynatıldı, aile bir sığınak değil, bir "sorun odağı" gibi sunularak yapısal bir tartışmaya açıldı.

Özellikle aile üzerinde durmak istiyoruz. Sizin de görev süreniz boyunca ailenin korunması üzerinde hassasiyetle durduğunuzu hatırlıyoruz. Aile kurumunu günümüzde hangi risklerle karşı karşıya görüyorsunuz?

Günümüzde aile, adeta bir "kuşatma" altındadır. Bu riskleri iki ana başlıkta toplayabiliriz: Yapısal riskler ve zihinsel riskler. Yapısal risklerin başında ekonomik zorluklar ve çalışma hayatının aileyi ikincilleştirmesi geliyor. İnsanlar artık ailelerine ayıracakları vakti, ekonomik bekalarını sürdürmek için harcamak zorunda kalıyorlar. Bu da aile üyeleri arasında "mekanik" bir ilişki doğuruyor. Zihinsel riskler ise çok daha derin ve tehlikelidir.

Dijitalleşme ile birlikte evin mahremiyeti delindi, dış dünyanın karmaşası yatak odalarına ve yemek masalarına kadar sızdı. "Ekran bağımlılığı", fiziksel olarak aynı odada bulunan insanların ruhsal olarak birbirinden fersah fersah uzaklaşmasına neden oluyor. Ayrıca, "bağlılık" kavramının yerini "bağımlılığa", "sadakat" kavramının ise yerini "geçici hazlara" bırakması, aileyi ayakta tutan manevi sütunları çürütüyor. Sabrın ve tahammülün birer erdem olmaktan çıkarılıp "kendinden ödün vermek" gibi sunulması, en ufak bir sarsıntıda boşanma ve parçalanma süreçlerini tetikliyor.

Diyanet İşleri Başkanlığınız döneminde birkaç yıl önce düzenlediğiniz Aile Forumu'nda ailenin ciddi bir yozlaşma ile karşı karşıya olduğu konusundaki konuşmanızı hatırlıyoruz. Bu yozlaşma riskini biraz açabilir misiniz?

Yozlaşma, bir canlının varlığını sürdürürken hayatiyetini sağlayan öz değerlerini kaybetmesi, yabancılaşmasıdır. Ailedeki yozlaşma, sadece boşanma oranlarının artması değildir; asıl yozlaşma, aile içindeki rollerin fıtri ve ahlaki zemininden kaymasıdır. Bugün karşı karşıya olduğumuz yozlaşma, "ev"in "otel"e dönüşmesidir. Ev, artık içerisinde sekînetin, huzurun ve karşılıklı rızanın inşa edildiği bir mektep olmaktan çıkmış; sadece uyumak, yemek yemek ve teknolojik cihazlarla vakit geçirmek için kullanılan bir mekâna evrildi.

Mahremiyet bilincinin zayıflaması, aile içi sırların veya özel anların sosyal medya mecralarında teşhir edilmesi, ailenin kutsiyetine vurulan en büyük darbelerden biridir. Öte yandan, ebeveyn ile çocuk arasındaki hiyerarşinin ve saygı bağının, "arkadaşlık" adı altında değersizleştirilmesi de bir yozlaşma biçimidir. Terbiyenin yerini sadece maddi ihtiyaçların karşılanması aldığında, o yapı artık bir aile değil, bir "bakım ünitesi" haline gelir.

Ailenin çok önemli olduğunu herkes biliyor. Peki, aile neden bu kadar önemli ve değerli bir yapı?

Aile, insanın sadece dünyevi değil, uhrevi ve psikolojik inşasının da temelidir. İnsan, sosyal bir varlık olarak dünyaya gelir ancak şahsiyetini bir aile ikliminde kazanır. Aileyi değerli kılan şey, onun "karşılıksız sevgi"nin dünyadaki tek gerçek temsilcisi olmasıdır. Modern dünyada her şey bir bedele, bir çıkara ve bir sözleşmeye bağlıyken; aile, insanın sadece "var olduğu için" sevildiği, korunduğu ve kabul edildiği yegâne limandır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında aile, toplumun DNA'sıdır. Bir milletin dili, dini, örfü ve ahlakı laboratuvarlarda değil, aile ocağında korunur. Aile çökerse, devletin kolluk kuvvetleri veya eğitim kurumları toplumsal düzeni sağlamada tek başına yetersiz kalır. Çünkü öz güven, adalet duygusu ve merhamet gibi temel insani hasletler ilk olarak anne kucağında ve baba dizinde öğrenilir. Aile, insanı yalnızlığın getirdiği ruhsal bunalımlardan koruyan en güçlü zırhtır.

Dinimiz aile kurumuna nasıl bir önem ve değer atfediyor? Bunu ne gibi dini gerekçelere bağlayabiliriz?

İslam düşüncesinde aile, sadece hukuki bir beraberlik değil, kutsal bir misaktır, sözleşmedir. Kur'an-ı Kerim'de eşlerin birbirine bağlanması, Allah'ın varlığının ve birliğinin delilleri (ayetleri) arasında sayılır. Rum Suresi'nin 21 ayetinde: "O'nun varlığının delillerinden biri de, kendileriyle ülfet edip huzura ermeniz için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesidir. Şüphesiz bunda, sistemlice düşünen bir toplum için nice dersler ve ibretler vardır" buyurulmaktadır. Bu ayette ifade edilen "meveddet" (karşılıksız sevgi) ve "rahmet" (şefkat) kavramları, ailenin varoluşsal zeminini oluşturur.

Dini gerekçelerle baktığımızda; İslam'ın korunmasını istediği ve "zarûrât-ı hamse" dediğimiz beş temel haktan biri olan "neslin korunması" (hıfzu'n-nesl), ancak meşru ve sağlıklı bir aile kurumuyla mümkündür. Dinimiz, aile ortamını bir ibadet mekânı olarak görür. Bir babanın ailesinin rızkı için çalışması, bir annenin çocuğuna gösterdiği şefkat, eşlerin birbirine bir tebessümü dahi sadaka ve ibadet hükmünde kabul edilir. Ayrıca evlilik, "dinin yarısını tamamlamak" olarak tavsif edilerek, insanın ahlaki ve manevi kemâlatı için ailenin ne denli kritik bir eşik olduğu vurgulanmıştır. Aile, nefsin terbiye edildiği, diğerkâmlığın öğrenildiği bir "küçük ümmet" modelidir.

Peygamber Efendimizin (sav) bir nebi olmanın yanı sıra türlü sıfata sahip olduğunu ve bunların yanında örnek bir aile reisi, eş ve baba olduğunu biliyoruz. Peygamberimizin bu sorumluluklarını yerine getiriş tarzı, terbiye modeli hakkında bize neler söylersiniz?

Peygamberimizin (sav) hayatını Rabbimiz "…Allah Rasûlü'nde sizin için mükemmel bir örneklik vardır…(Ahzab, 21) ayetinde "En güzel örnek" (Üsve-i Hasene) olarak tanıtarak bize her alanda olduğu gibi aile hayatında da eşsiz bir rehberlik sunar. Onun terbiye modelinin temelinde "adalet, nezaket ve istişare" vardır. O, hiçbir zaman "dediğim dedik" bir otorite örneği olmamış, aksine ev işlerinde eşlerine yardım etmiş, onların fikirlerine değer vermiş ve duygularını önemsemiştir.

Çocuk eğitiminde ise onun modeli tam bir devrim niteliğindedir. Kız çocuklarının hor görüldüğü bir çağda, kızı Hz. Fatıma odaya girdiğinde ayağa kalkacak kadar ona değer veren, torunları omuzundayken secdeyi uzatan bir peygamberden bahsediyoruz. Onun terbiye modelinde korku ve baskı yoktur; ikna ve sevgi vardır. O, çocuklara birer yetişkin gibi saygı duymuş, onların onurlarını kırmadan, hal diliyle örnek olmuştur. Modern pedagojinin bugün yeni keşfettiği "oyun yoluyla eğitim" vb yöntemleri peygamber efendimiz asırlar önce bizzat uygulamıştır.

Hz. Peygamberin soydan aile efradını teşkil eden Ehl-i Beyt'in nasıl bir aile modeli teşkil ettiğini düşünüyorsunuz?

Ehl-i Beyt, İslam'ın idealize ettiği aile yapısının ete kemiğe bürünmüş halidir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın yuvası, lüks ve şatafattan uzak olmasına rağmen, huzur ve asalet bakımından dünyanın en zengin yuvasıydı. Bu model bize, ailenin mutluluğunun maddi imkanlarda değil, manevi birleşmede olduğunu öğretir. Ehl-i Beyt modelinde "sadakat ve çilede ortaklık" esastır. Onlar, en zor günlerde dahi birbirlerine olan hürmetlerini yitirmemiş, İslam davasını aile içi huzurun merkezine yerleştirmişlerdir. Bu aileden Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gibi ahlak abidesi şahsiyetlerin çıkması tesadüf değildir. Ehl-i Beyt, bir ailenin nasıl bir "ilim ve irfan yuvası" olabileceğini, anne ve babanın çocukları üzerindeki manevi tesirinin yüzyılları nasıl aşabileceğini gösteren yaşayan bir mucizedir. Onlar, "sevgi ehlidir" ve bugünkü parçalanmış aile yapıları için en büyük şifadır.

Ailevi değerleri örseleyen, aile kurumunu sarsan ve insanların aile kurma isteklerini hedef alan pek çok yıkıcı faaliyetle karşılaşır olduk. Geleneksel dünyadaki ve dinlerdeki ayrıcalıklı konumuna rağmen sanki son dönemlerde aile yapısını değiştirmek hatta ifsat etmek üzerine bazı odaklardan harekete geçildiği gibi bir görünüm söz konusu? Sizce böyle bir şeyden bahsedilebilir mi? Sizce kimler ne amaçla aile yapısını değiştirmek ve bozmak istiyor olabilir? Bu şekilde nereye varmak isteniyor olabilir?

Modern dünyada ailenin sistematik bir saldırı altında olduğu gerçeği, bir komplo teorisi değil, sosyolojik bir vakıadır. Küresel sermaye ve belirli ideolojik odaklar, aileyi kendi dünyevî emelleri önünde bir engel olarak görmektedir. Bunun birkaç temel amacı vardır: Birincisi, "robotlaştırılmış" bireyler oluşturmak. Ailesi olan insan, bir kaleye sahiptir; kolay kolay manipüle edilemez, köksüzleştirilemez. Ancak ailesiz, yalnız ve sadece kendi hazlarının peşinde koşan kişi, her türlü tüketime ve ideolojik yönlendirmeye açıktır. İkincisi, nüfus kontrolü ve fıtratın bozulmasıdır. Cinsiyetsizleştirme politikaları ve aile karşıtı akımlar, insan neslinin doğal gelişimini sabote etmektedir. Üçüncüsü ise geleneksel ve dini direncin kırılmasıdır. Din ve gelenek, aile üzerinden yaşar. Aileyi bitirdiğinizde, inancın nesillere aktarım damarını kesmiş olursunuz. Varmak istedikleri yer; değer yargıları olmayan, sadece sistemin sunduğu kadar özgür olan, köksüz ve hafızasız bir "insan yığını" inşa etmektir.

Yakın dönemde bir yabancı gazetede Avrupalı Hristiyan bir felsefecinin aile üzerine röportajını okumuştum. Özetle şu fikri vurguluyordu: "Son devirlerde bizim dini değerlerden uzaklaşmamızla Batı'da aile yapısı çöküş içine girdi." Benzer bir çıkarımı kendi açımızdan da yapmamız uygun olabilir mi dersiniz?

Evet, bu tespit bizim için de hayati derecede geçerlidir. Çünkü aile, fıtrî olarak dini ve ahlaki bir zemine muhtaçtır. Batı tecrübesi göstermiştir ki; rasyonalizm ve pozitivizm insanın maddi ihtiyaçlarını çözebilse de ruhsal ihtiyaçlarını ve bir arada yaşama iradesini besleyememektedir. Dini değerler, aile üyeleri arasındaki ilişkiyi "hak ve sorumluluk" dengesinden öte, bir "emanet ve rıza" zeminine taşır. Bizim toplumumuzda da ne zaman batılı anlamda "seküler bireycilik" yükselse, aile bağlarının zayıfladığı görülmektedir. "Ben" duygusunun "biz" duygusunu yutması, ancak güçlü bir maneviyatla engellenebilir. Batı'daki çöküş, bir "anlam kaybı" çöküşüdür. Biz eğer kendi dini ve irfânî değerlerimizden koparsak, aynı akıbete uğramamız kaçınılmazdır. Aile içi şiddetten boşanmalara kadar pek çok sorunun temelinde, insanın Allah'a karşı duyduğu sorumluluk bilincinin (takva) zayıflaması yatmaktadır.

Ailenin toplum adına önemine dair pek çok başlık çıkarılabilir ancak sanırım aile içi terbiye bunlar içinde en önceliklilerden biri. Çocukların yani yeni nesillerin eğitim ve terbiyesi ve dolayısıyla toplumun müstakbel sağlıklı yapısı adına ailenin en önemli işlevi bu noktada oluyor sanırım. Terbiye hususunda siz ne dersiniz?

Terbiye, sadece bir çocuğa "ne yapması gerektiğini" söylemek değil, ona "nasıl bir insan olması gerektiğini" göstermektir. Bu noktada aile, dünyanın en eski ve en etkili eğitim kurumudur. Okullar bilgi yükler, ancak aile karakter aşılar. Toplumun gelecekteki sağlıklı yapısı, bugün ailelerin çocuklarına verdiği manevi gıda ile doğrudan ilişkilidir. Günümüzde terbiyenin önündeki en büyük engel, ebeveynlerin terbiyeyi "dış kurumlara" (okul, kurs, sosyal medya) devretmesidir. Halbuki çocuk, doğruluğu öğretmenden önce babasında, merhameti ise annesinde görmelidir. Terbiye, bir "hal aktarımı"dır. Eğer bir evde yalan söylenmiyor, emanete hıyanet edilmiyor ve başkasının hakkı gözetiliyorsa, o çocuk zaten doğal bir terbiye sürecindedir. Aile içi eğitimde en kritik eşik, çocuğun "adalet" duygusunu evde tatmasıdır. Evinde adalet görmeyen çocuk, toplumda adaleti inşa edemez.

Günümüzde sorunlarla boğuşan ve kendisi de bir tartışma konusu haline gelmiş olan aile kurumunu bu buhrandan çıkarmak için neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu buhranı aşmak için bütüncül ve kararlı bir "aile seferberliği"ne ihtiyacımız var. Önerilerimi şu başlıklarla özetleyebilirim: "Hikmetli Bir Dönüşüm": Aileyi bir "tüketim birimi" veya "sorun yumağı" olarak gören dilden vazgeçip, onu "sekînet ve huzur merkezi" olarak gören medeniyet dilimize dönmeliyiz. "Manevi Onarım": Aile içi ilişkilerde "hak" odaklı değil, "fazilet ve fedakarlık" odaklı bir ahlakı yeniden ihya etmeliyiz. Unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizi, evlerimizin baş köşesine davet etmeliyiz. "Dijital Temizlik": Teknolojinin aileyi esir almasına izin vermeyecek "ekransız, sosyal medyasız zamanlar" ve "aile meclisleri" kurmalıyız. Mahremiyeti yeniden kutsal kabul etmeliyiz. "Politik Destek": Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları ekonomik şartları aileyi koruyacak şekilde düzenlemelidir. Özellikle gençlerin evliliğini kolaylaştıracak ve çalışan ebeveynlerin çocuklarıyla vakit geçirmesini sağlayacak yapısal reformlar şarttır. "Eğitim": Evlilik sadece bir "düğün" süreci değildir; bir "yol arkadaşlığı" eğitimidir. Gençlerimize sabrı, sevgiyi, saygıyı, sadakati ve aile yönetimini öğretecek nitelikli eğitim programları sunmalıyız.

Sonuç olarak; aile bizim son kalemizdir. Bu kale düşerse, medeniyetimiz de geleceğimiz de savunmasız kalır. Onu korumak, sadece bireysel bir tercih değil, imânî ve milli bir görevdir.

Prof. Dr. Ali Erbaş kimdir?

1961 yılında Ordu ili Kabadüz İlçesi Yeşilyurt köyünde doğdu. 1980'de Sakarya İmam Hatip Lisesinden, 1984'te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1993 yılında Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Ana Bilim Dalı'na yardımcı doçent olarak atandı. 1996-1997 arası Strasbourg Beşerî Bilimler Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak alanıyla ilgili araştırmalar yaptı. 1998'de doçent, Ocak 2004'te profesör oldu. 1993-2006 yılları arasında Dinler Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanlığı ve yine aynı tarihler arasında Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanlığı yaptı. 1997-2002 yılları arasında beş yıl Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığı, 2006-2011 yılları arasında iki dönem aynı fakültenin dekanlığını yürüttü. 2011 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğüne atandı. 2017 yılında Yalova Üniversitesi Rektörlüğü'ne ve ardından Diyanet İşleri Başkanlığı'na atandı. 2025 sonlarına kadar bu görevini sürdürdü. On iki kitabı, çok sayıda makalesi ve yurt içinde ve yurt dışında sunduğu pek çok sempozyum bildirisi ve konferansı bulunan Prof. Dr. Ali Erbaş, iyi derecede Arapça ve Fransızca bilmektedir. Evli ve dört çocuk babasıdır.

BİZE ULAŞIN