Kıymetli okurlarımızın da hatırlayacağı gibi, Siyonizm ve onun tarihî arka planını Lacivert'in önceki sayılarında incelemiştik. Hristiyan Siyonizmi ise bizim gerek günlük siyasî tartışmalarımızda gerekse akademimizde birkaç kıymetli örnek dışında henüz yeterince incelenmemiş, yavaş yavaş yer almaya başlamış bir konu. Bununla birlikte, İsrail'in savaş suçlarının bedelini ödemesinin önündeki en büyük engellerden biri, Hristiyan Siyonizminin ABD'nin dış politikası başta, tüm karar mekanizmaları üzerindeki etkisi. Bu sebeple, ayrıntılı olarak incelenmesi, akademik ya da "güncel" tartışmalarımızda çok daha fazla ağırlık kazanması gereken bir konu.
Hristiyan Siyonizmi ve İsrail devletine giden sürece katkısı
Siyonizmin Hristiyan din adamları arasında ve sonra Hristiyan toplumu içerisinde kabul görüp yayılmasını 16. yüzyılda Protestan Restorasyonizmi ile başlatmak mümkündür. Protestanlığın Katolikliğe karşı tutunmak amacıyla kendini tanımlarken Yahudiliğin bazı temel kavramlarını kullanarak Yahudilik ile Protestanlık arasında bazı "ortak değerler" olduğunu iddia etmesiyle, zamanla Siyonizmin özellikle İngiltere'de kabul görüp yayılması ve sonunda günümüzdeki "Hristiyan Siyonizmi"nin ortaya çıkmasıyla sonuçlanacak süreç başlar.
Bu sürece başlangıçta en büyük destek, Kral VIII. Henry döneminden itibaren hızla Protestanlaşma sürecine giren İngiltere'den gelir, dolayısıyla günümüz Hristiyan Siyonizminin "doğum yeri" İngiltere'den gelir. VIII. Henry'nin yakın danışmanlarından Püriten din adamı Thomas Cromwell, Reformist teologlar John Foxe ve John Bale, daha sonra I. Elizabeth döneminde Thomas Brightman gibi isimler, yaklaşık 100 yıl boyunca Siyonizmin temellerini oluşturan görüşlerden beslenen Protestanlık düşüncesinin tüm İngiltere'ye yayılmasını sağlarlar. Özetle, Filistin'de kurulacak bir İsrail devletini, "Mesih'in gelişi" için temel şart olarak kabul eden ve günümüz Hristiyan Siyonizminin temelini oluşturan bu düşünce, 18. yüzyıl başları itibariyle İngiltere'de kitlesel olarak kabul görmeye başlar.
Hristiyan Siyonizmi, 19. yüzyılda Kraliçe Victoria'nın saltanatı altındaki İngiltere'de yavaş yavaş devlet politikası hâline gelir. Bu süreçte, özellikle dönemin başbakanlarından Lord Palmerston ve Lordlar Kamarası'nın önemli soylularından Lord Shaftesbury'nin (Anthony Ashley Cooper) etkisi büyüktür. Victoria döneminde hem dışişleri bakanlığı hem başkanlık yapmış olan Lord Palmerston, özellikle Ortadoğu politikalarını belirlerken, Mesih'in dönüşünü Yahudilerin Filistin'e yerleşip bir devlet kurmasına bağlayan tutkulu bir Evanjelik olan Ashley Cooper'ın fazlasıyla etkisi altında kalır. Bu durumun sonucu olarak, İngiltere bu dönemden itibaren Yahudilerin Filistin'e göçünü bir devlet politikası olarak destekler, 1838 yılında Kudüs'te bir "Fahri Konsolosluk" açar, sonunda Filistin devletinin resmen kurulmasıyla sonuçlanacak olan Balfour Deklarasyonu'na giden süreç başlar.
Siyonist devletin kuruluşuna giden yol
Bu gelişmelere paralel olarak, "Hristiyan Siyonist" ifadesinin 19. yüzyıl sonlarına doğru artık resmen kullanılmaya başladığını da görürüz. Örneğin, Theodor Herzl'in 1895-1896 yıllarında yazdığı ve 1960'ta İngilizceye tercüme edilerek yayımlanan anılarında Birinci Siyonist Kongresi'nin davetlilerinden Avrupalı soylu Baron Maximv on Manteuffel "Hristiyan Siyonist" olarak anılır. Aynı kaynakta, İngiliz rahip ve dışişleri görevlisi William H. Hechler için de benzer ifadeler yer alır.
Özellikle Yahudilerin Filistin'e göç edip burada toprak satın almalarına sıcak bakmadığı ve engellemek için tedbirler aldığı için Batılı ve Yahudi Siyonistler tarafından hedefe konulmuş olan Sultan II. Abdülhamid'in 1909'da iktidardan düşürülmesinden sonra yine İngiliz Devleti ve soylularının desteğiyle Filistin'e Yahudi göçü hızlanır. Bu dönemde Yahudiler ile İngiltere arasındaki ilişki iyice yakınlaşır, Yahudiler Birinci Dünya Savaşı'nda kurdukları "Siyon Katır Alayları" ile Gelibolu ve "Yahudi Lejyonu" ile Filistin Cephelerinde İngiltere'nin yanında Osmanlı'ya karşı savaşır. Hatta 1948'de kurulacak olan İsrail Devleti'nin ilk başbakanı, İstanbul Darülfûnunu Hukuk talebesi Ben Gurion da bu lejyonda onbaşı olarak görev yapar.
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nı kaybederek dağılmasıyla Filistin, 1917'de İngiliz hâkimiyeti altına girmiştir. Aynı dönemde İngiltere'nin başbakanlık ve dışişleri bakanlığı makamlarında yine Hristiyan Siyonist eğilimleriyle bilinen David Lloyd George ve Arthur Balfour bulunmaktadır. 2 Kasım 1917 tarihinde, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un dünyanın en zengin Siyonistlerinden Baron Walter Rothschild'e gönderdiği mektupta, İngiltere'nin Filistin'de bir "Yahudi vatanı" kurulmasına olumlu yaklaştığını bildirmesi (Balfour Deklarasyonu), İsrail Devleti'nin kurulma sürecini resmen başlatır. Bu sürecin sonunda, İsrail, 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsızlığını ilân etmiş ve İsrail Devleti resmen kurulmuştur.
Hristiyan Siyonizmi ve ABD'nin İsrail'e koşulsuz desteği
Buraya kadar yer verilen ayrıntılardan da anlaşılabileceği gibi, İsrail'in bir devlet olarak ortaya çıkmasında, İngiltere dış politikasına hâkim olan Hristiyan Siyonizminin katkısı çok büyüktür. Bununla birlikte, kurulmasından itibaren günümüze kadar İsrail'in işgalci, katliamcı, soykırımcı dış politikasının diplomatik bir "dokunulmazlığa" sahip olmasının ardındaki güç, Amerika Birleşik Devletleri'nin karar mekanizmalarına hâkim olan Hristiyan Siyonizmidir. Dolayısıyla, İsrail'in günümüzdeki sınır tanımayan savaş suçlarına ABD'nin hiç azalmayan desteğini, "ABD'nin Ortadoğu'yu istediği gibi şekillendirmek için İsrail'i kullanıyor olması" gibi son 2-3 yılda geçerliğini iyice kaybetmiş tezler üzerinden değil, bu açıdan incelemekte fayda vardır.
Hristiyan Siyonizmi düşüncesinin Amerika Birleşik Devletleri'ne ulaşıp yayılmaya başlaması, henüz ABD kurulmadan önce, İngiliz koloni dönemine dayanır. 1620 yılında İngiltere Kralı I. James'ten Amerika Kıtası'nda koloni kurma izni alarak Mayflower gemisi ile yola çıkan ve ulaştıkları kıtada Plymouth Kolonisi'ni kuran Püritenler, bunların en çok bilinenleridir. Öyle ki, içlerinde John Adams, Ulysses S. Grant, Franklin D. Roosevelt, Richard Nixon, Gerald Ford, George H.W. Bush ve George W. Bush'un da bulunduğu 17 ABD Başkanı'nın ataları bu geminin yolcuları arasındadır.
Yine 17. yüzyılın ilk yarısında rahip Roger Williams liderliğinde İngiltere'den Amerika Kıtası'na göç ederek Rhode Island Kolonisi'ni ve aynı dönemde daha sonra dünyanın en prestijli üniversitelerinden Harvard Üniversitesi'nin de yer alacağı Massachusetts Kolonisi'ni kuran Püritenler de önemli örneklerdendir.
ABD'nin kurulmasından sonra da pek çok Protestan din adamı ve teolog İngiltere'den buraya göç ederek yeni cemaatler oluşturur, böylece Hristiyan Siyonizmi hem ABD karar mekanizmalarına hem toplumuna hem de ekonomisine etki etmeye başlar. Bu din adamları arasında en çok dikkat çekenlerden biri, İrlanda kökenli Protestan din adamı John Nelson Darby'dir. Darby, 19. yüzyılın ikinci yarısının başlarında, yaklaşık 10 yılda 7 kez Amerika Birleşik Devletleri'ne gider, vaaz ve çeşitli etkinliklerle burada önemli bir cemaat oluşturmayı başarır. Bu açıdan Darby, Hristiyan Siyonizminin ABD'ye taşınmasında önemli aktörlerden olur.
İsrail'in emrine girmiş bir ABD görüntüsü
Hristiyan Siyonizmi, 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren ABD siyaseti üzerinde en üst düzeyde etkili olmaya başlar. Öyle ki, ABD'nin Protestan Başkanı Woodrow Wilson, 1917'de Balfour Deklarasyonu'nun en ateşli destekçilerinden olur. Bununla birlikte, ABD iç ve dış politikasında Hristiyan Siyonizminin etkisi açısından kırılma noktası, İkinci Dünya Savaşı'dır. Savaşta Yahudilerin Naziler tarafından soykırıma uğratılmasına karşın "özgür dünya için cesurca savaştıkları" algısı, ABD kamuoyuna başarıyla "satılır." ABD, dönemin başkanı Harry Truman'dan George W. Bush'a kadar yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Hristiyan Siyonist başkanlar tarafından yönetilir.
Bu dönemin tek istisnası, ABD tarihinin iki Katolik başkanından biri olan John F. Kennedy'dir. Kennedy, kendisinden önceki ve sonraki başkanların yaptığı gibi İsrail'e koşulsuz destek vermez aksine bazı politikalarından rahatsız olarak müdahale etmeye çalışır. Bu açıdan, İsrail'in bugün nükleer silaha sahip olmasında büyük katkısı bulunan Dimona'daki gizli nükleer tesisin faaliyetlerinden şüphelenip denetlemek istemesinden birkaç ay sonra suikast sonucu öldürülmesi araştırmaya değerdir. Kennedy'nin öldürülmesinden günümüze kadar yaklaşık 65 yıl boyunca başka hiçbir ABD Başkanı Dimona'daki gizli nükleer faaliyetleri denetleme girişiminde bulunmaz ve bu sürecin sonunda İsrail nükleer silaha sahip olabilir.
ABD ve Başkanlarının İsrail'e koşulsuz desteği Obama döneminde kısa ve etkisi belirsiz bir kesintiye uğramış olsa da, Joe Biden ile birlikte eskisinden daha kararlı olarak devam eder. Biden, Katolik olmasına karşın kendini açıkça Siyonist olarak ifade eder ve Dışişleri Bakanlığı, Özel Kalem Müdürlüğü, İstihbarat Direktörlüğü, Hazine Bakanlığı gibi ABD karar mekanizmalarının en önemli noktalarına İsrail ile yakın ilişkileri olan Yahudileri atar.
Biden'dan sonra başlayan ve halen devam etmekte olan Trump'ın ikinci başkanlık döneminde ise ABD tümüyle İsrail'in emrine girmiş bir görüntü verir. Soykırım suçuyla hakkında tutuklama kararı bulunan İsrail Başbakanı Netanyahu, ABD Kongresi'nde ayakta alkışlanır, ABD İsrail'e koşulsuz silah ve para yardımına devam eder, diplomatik desteğini hergün artırır. Hatta İsrail'in yetersiz kaldığı durumlarda ABD Hava Kuvvetleri ve Donanması devreye girer, İran'ı bombalar, doğrudan savaşa girer, Lübnan'ın İsrail tarafından işgal edilmesini, bölgeye yayılmasını kolaylaştırır.
Özetle, Amerikalı Evanjelik Hıristiyanların yüzde 80'inden fazlasının oyunu alan Trump, bu desteğin ve geçmişindeki "karanlık" kısımların karanlıkta kalmaya devam etmesi karşılığında ABD'yi tümüyle İsrail'in emrine sunmuş bulunuyor.