Sufilere göre oruç tutmanın maksatlarından biri sağlığa şükürdür. Oruç, sağlıklı bir bedenin zekâtıdır ve beden sağlığı, ruh sağlığı kadar önemlidir. Çünkü İslam'da ruh ve beden birbirinden ayrılmaz bir ikili olarak telakki edilir. Hz. Peygamber, "Oruç tutun ki sağlıklı olasınız." buyururken hem ruhen hem de bedenen sağlıklı olmayı kasteder.
Sufilere göre sağlığı korumak (hıfzussıhha), bir hastalık mahallini, yani potansiyel hastayı hastalıktan korumaktır. Her insan bir hastalık mahallidir; yani hastalığı kabul edecek bir halde ve zayıflıktadır. Dünya nimetlerinden en önemlilerinden birisinin sağlık ve sıhhat olduğunun ve onu korumak gerektiğinin bilincinde olan sufiler, hasta olmamak için korunmanın, hasta olup deva aramaktan daha kolay olduğunu söylerler: Hasta olmadan önce, sıhhati koruyucu tedbirler almalı ve sıhhat aramak için harcanan vakit ve eziyetten kurtulmalıdır. Nitekim günahtan korunmak da tövbe etmekten kolaydır. Hıfzussıhha, yeme içme, uyku, spor, tedavi, tabîb, fitoterapi, dua, hacamat, sema ve zikir gibi konuları içine alır ve bu konularla ilgili olarak genelde sufi literatüründe yüzlerce örnek bulunabilir.
Konumuz olan oruç zaviyesinden bakarsak konunun başta az yeme ve içme, uyku, gece ibadeti gibi birçok yönü olduğunu söyleyebiliriz ve her bir yönü açıklamaya çalışmak çok uzun boylu bir yazının konusu olur. Bu sebeple sadece az yeme ve oruç konusunda örnekler vermek yerinde olur.
Ünlü sufilerin Ramazan ayında veya diğer aylarda oruca nasıl yaklaştıklarını göstermek bakımından bazı örnekler üzerinde durabiliriz. İbrahim b. Edhem ve Ebu Nasr es-Serrâc, Ramazan ayı boyunca hiçbir şey yemezken, Abdullah b. Hafif, arka arkaya 40 erbain/çile çıkarırdı (ki bu dönem, sufinin hiç denecek derecede az yediği, çok ibadet ve zikirde bulunduğu bir dönemdir). Sehl et-Tusterî, 40 günde bir yiyen sufilerdendi. Hatta yediği zaman zayıflar, yemediği zaman kuvvetlenirdi. Abdullah b. Bâseğri gibi bazı sufiler, 80 gün hiç bir şey yemeden durmuşlardır. Hatta 6 yıl boyunca hiç yemeyip sonra da ancak şeyhinin: "Hz. Peygamber'in ümmeti ve benim müridimsen ye artık!" demesinden sonra bir-iki lokma alan Muhammed Dehistânî; Kâbe'de yemeden-içmeden dört yıl kalan Ebu Akkâl Mağribî; yemeği sadece koklayarak doyan Yahyâ Şirvânî gibi sufiler bile vardır.
Burada asıl olanın, orta yolu izleyen sufiler olduğunu belirtmek gerekir. Ama bu az yeme-içme, muhtemelen onların ellerinde olarak yaptıkları bir şey değil, aşırı galebe hâlinde olmalarından ve kendilerini şehâdet âleminden çok misâl âleminde hissetmelerinden dolayı, kendilerini fizikî dünyaya adapte edememelerindendir. Nitekim 20 veya 25 günde bir yiyen Serî es-Sakatî, müridlerine günde iki kez azar azar yemeyi tavsiye eder. Her hal ü kârda çok yemek, nefsiyle mücahede edene kesinlikle yasaktır. Çünkü nefsin gıdayla güçlenen bir yapısı vardır.
Şems-i Tebrizi'ye göre, oruç çok özel bir ibadettir. Ramazan da oruç ve günahtan kaçmaya alışmak için büyük bir fırsattır. Ama Ramazan ayından sonra da oruç tutmalı, günahtan kaçınmalıdır: "Nasıl ki birkaç kere bugünlere eriştik, bugünlerde ibâdet gerekiyordu. Allah bugünlerde kullarını başka günlerde olduğundan daha çok korur ve görür. Bu halk böyle derler, ama Allah, her şeyi görür, işitir. Şu halde niçin Ramazanda görür diyorsun? Günah işleme! O Şaban ayında da görür. Perhiz et! Şevvâl ayı girince artık günah ve fesatla uğraş; hal diliyle, 'Artık Ramazan gitti, Allah gelecek Ramazana kadar tekrar yaptıklarımızı görecek ve bilecek değildir ya?' dersin. Deniliyor ki: 'O kimse ki belirli güne kadar hep günahlarına tövbe eder, tekrar bozarsa iblisin maskarası olur.' Onun hizmet ettiği şahne, eğer sultan kölelerinden birinin huzuruna edepsiz bir durumda çıkacak olsa, köle onu iki parça eder. Sultan da sarayının içinde ve dışında bir şahnedir. Yani uzaktır; lanet de uzak düşmekten ibarettir." "Etin ve karpuzun değeri, bedenin sağ veya hasta olmasına göre değişir. Beden sağlam ise bunlar yararlıdır. Beden hasta ise bazen zararlıdır. Bundan dolayıdır ki hastaya etten perhiz etmesini tavsiye ederler."
İbnü'l-Arabî: "Acıkır, açlığımızı gidermek için gıdaya koşarız. Bu gıdanın sûreti, el-Esmâü'l-Hüsna'dandır (Allah'ın güzel isimlerindendir) ve bizim Allah'a muhtaç olduğumuzu gösteren işaretlerden sadece bir tanesidir." derken, yemenin insan bedeninin muhtaçlığını gösterdiğinin altını çizer. İbnü'l-Arabî'ye göre, gıdayı tamamen bırakmak, Allah'ın "Samediyet" (hiçbir şeye muhtaç olmama) sıfatına yakışan bir olgudur ve beşerin takatinin üzerindedir. Bu sebeple, Allah Teâlâ, açlığa dayanmanın önemini belirtmek için, "Oruç benim içindir" buyurmuştur.
Sufilere göre oruç, ruhu ve idrak gücünü güçlendirir ve bazı keşfî bilgilere ulaşmada yardımcı olur. Bu sebeple sufiler hem orucu hem de az yeme pratiğini önemsemişler ve hatta hayatlarının bir düstûru haline getirmişlerdir. Bu hususta örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Ama en ilgincini vermek gerekirse, mesela, İbnü'l-Bennâ diye bilinen Ahmed b. Muhammed el-Merrâkuşî (v. 724/1324), tıp derslerini İbn Hacle'den almıştır. Bazı astronomik meseleleri hal için oruç ve halveti kullanır, ruhunun saflığıyla bazı keşfî bilgilere ermeyi gaye edinir, bu pratiği günlerce yapardı.
"Savm-ı visâl/arka arkaya birkaç gün oruç" da sufilerin çok uyguladığı bir pratikti. Mesela, tasavvufun en güvenilir teorisyenlerinden Hücvîrî, Keşfü'l-mahcûb adlı eserinde, 20 yıl boyunca yaptığı aşırı riyâzetten dolayı, bütün vücudu bir iskelet kalacak şekilde erimiş ve gözleri çuvaldız deliği kadar kalmış olan, zamanının büyük sufilerinden Ebu Osman Mağribî'den bahsederken, onun bu kadar katı ve çetin bir riyâzeti tavsiye etmediğini aktarır.
Bazı sufiler de Ramazanın başından Ramazan bayramına dek iftar etmeden arka arkaya oruç tutarlar, yani savm-ı visal yaparlardı. Öyle ki iftar etmesi için kapısına bırakılan ekmeklerin ay sonuna kadar orada kaldığı görülür, "nasıl bu kadar dayanıyorlar" diye hayret içinde kalınırdı. Hücvîrî'nin Keşfü'l-mahcûb adlı eserinde bunu yapan birçok sufiden sitayişle bahsedilir. Bu katı oruç döneminde bir de durmadan zikir ve namazla meşgul olduklarını düşünürseniz, insan bedeninin aslında ne kadar güçlü olduğunu anlamanız mümkün olur. İnsan, gerçek bir iradeyle isterse, dayanamayacağı hiçbir şey yoktur. Bunu aslında, "yakın geçmiş" diyebileceğimiz dönemde geçirdiğimiz depremde haftalarca aç ve susuz kalanlar da açıkça herkese göstermişti. Üstelik onların durumu, halvethanesinde ibadet eden bir sufiden daha ağırdı: Deprem, panik, korku, yaralı olma, enkaz altında olmanın eşlik ettiği bir açlık-susuzluk süresiydi.
Burada not etmek gerekir ki Hücvîrî, orucun bâtınî hikmetlerini anlatırken değindiği savm-ı visâl konusunda, bu orucu peygamberin yasaklamadığını ve sadece ümmetine olan merhametinden dolayı ashabına bu orucu tutmamalarını tavsiye ettiğini söyledikten sonra bu oruç şekline "bazı cahillerin karşı çıktığını", tabiplerinse böyle bir durumu tamamen inkâr ettiklerini söyleyerek, tabipleri eleştirmektedir.
Hadislere baktığımızda savm-ı visalle ilgili yasağın, gerçekten de yasağın "rahmeten lehüm: onlara/sahabeye merhametten" olduğunun beyan edildiğini (Bkz. Buhârî, Savm, 48), hatta Rasulullah'ın (s.a.v.) onlarla birlikte iki gün arka arkaya oruç tuttuğunu, üçüncü gün ayı/hilali görünce orucu bırakmak zorunda kaldığını ama "Hilâl çıkmasaydı size (ders vermek için) daha fazla arka arkaya oruç tutturacaktım." dediğini görürüz. Öyleyse aslında bu hususta kesin bir yasak yoktur ve arka arkaya oruç tutmak dinen yerilmiş bir pratik değildir.
Ezcümle tasavvufta oruç, insanı az yemeye alıştırması bakımından her Müslümanın dini ve dünyası için yapması gereken bir pratiktir. Zaten dünya, dini kazanımlar elde etme yeridir ve dinden ayrılmaz; faydaları da zararları da birliktedir.