"Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız,
Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız."
İnsan, varlığını ait olduğu bir yere sabitlemediğinde dağılır. Şairin "büyük temel çivisi" diyerek işaret ettiği, kişinin yaratılış amacını inşa edeceği zemini bulmasıdır. İnsan, ancak kendinden daha büyük bir anlama tutunduğunda sabitlenebilir.
Modern psikoloji, bu sabitlenme ve ait olma ihtiyacını çocukluğun ilk yıllarına ve "güvenli bağlanma" kavramına mühürledi. Bilimsel olarak bakıldığında bu tespit doğrudur; insan yavrusu, hayatın ilk döneminde bakım verenin bakışıyla, sesiyle, temasıyla yaşama tutunur. Bu yönüyle bağlanma kuramları, insan gelişimini anlamak bakımından kıymetlidir.
Ancak mesele yalnızca bu çerçeveyle ele alındığında, farkında olmadan bir başka sorun doğar. Varoluşsal bir ihtiyaç, ebeveynin özellikle annenin omuzlarına yüklenir. İşte kırılma tam olarak burada başlar.
Anne, çocukla ve anneliğin kapladığı alanla ilgili inançlar geliştirir. "Güvenli bağlanabilirsem hayata tutunabilecek", "travmasız bir çocukluk yaşarsa iyi bir insan olacak", "yeterli bakımı verirsem mutlu olacak" gibi inançlardır bunlar. Popüler söylemlerin de katkısıyla oluşan bu varsayımlar şüphesiz yanılgıdır. Bu yanılgıyı doğuran şey ise yaşam yolculuğunu kolaylaştıracak araçlara fazla anlam yüklemektir.
Bu araçlardan biri olan psikoloji, insan yaşamını doğumla başlayıp ölümle sona eren kapalı bir zaman dilimi içinde ele alır. Bu çerçevede anlam, travma ve iyilik hâli; bireyin bu sınırlı ömür içinde kurduğu ilişkiler üzerinden değerlendirilir. Dolayısıyla psikolojinin sunduğu ufuk bu dünyevi yaşam sahnesinde işlevsel ve geçerli açıklamalar sunar. Ancak dinî düşünce, insan varoluşunu bu çerçeveden çok daha geniş bir ontolojik hatta yerleştirir. İnsan, doğumdan önce başlayan ve ölümden sonra da devam eden bir yolculuğun öznesidir. Hayat, tek başına nihai bir anlam değil; daha büyük bir varoluş hikâyesinin bir durağıdır. Bu hikâyede annelik kadına verilen rollerden yalnızca biridir.
Batı dünyası sorumluluk ve hak eksenli doğasıyla psikolojiden aldığı bilgiyi işlemler. Psikolojik kuramların pek çoğu da bu doğayla uyumlu işler. Bizim coğrafyamız duygu ve maneviyat eksenli doğasıyla psikolojiden aldığını işlemlerken "iki cihan saadeti" hedefi de sisteme dâhil olur. Böylece merkezi bakım vermekten varoluşa kaydıran, sorumluluğu kendini fedaya çeviren bir döngü başlar. Sabitlenme gibi ezeli bir ihtiyaç, ebeveynin kusursuz performansına indirgendiğinde annelik insani bir rol olmaktan çıkar, neredeyse metafizik bir role dönüşür.
Çocukluğa yüklenen bu abartılı ve teknik anlam sebebiyle annelik rolü bir nevi cinnetin eşiğindedir. Bugün anneliğin bu denli kırılgan ve yorucu yaşanmasının sebebi budur.
Kadınların birçoğu bu yükün altında kendi varlık anlamlarını yitirdiler. Kendilerine ayırdıkları her anı suçluluk, vicdan azabı eşliğinde yaşar hale geldiler. Anne; tanrılık, mürşitlik ya da mutlak bilgelik rolünü oynamaya çalışırken, buna gücü yetmediği için kaçınılmaz şekilde hırçınlaştı, yoruldu ve ruhsal olarak tükendi.
Bu tükeniş ve rol karmaşası, annenin en doğal işlevini elinden alır. Anne her şeyi bilen, her an hazır olması gereken bir figüre dönüştüğünde; insan olma hali kaybolur. Çocuk neye yaslanacağını bilemez. Çünkü çocuk için asıl ihtiyaç kusursuz bir anne değil, kendi olan bir insanla temas edebilme imkanıdır. Bağ kurmak için mükemmel yol göstericilere değil, şefkatle ve tüm sahiciliğiyle orada olan bir ötekine ihtiyaç vardır. Böyle bir annenin varlığı, teknik bilgiden ya da mükemmel ebeveynlik reçetelerinden çok daha güçlü bir zemin sunar.
İnsanın anlam yolculuğu sanıldığı kadar zor değildir. Hakikat her insanın içine yerleştirilmiş bir tohum gibidir. Yeşermek için türlü nedenler arar. Bu mükemmel bir çocukluğa, kusursuz bir bakıma değil, insanın kendi varoluşunu aşan bir anlamla kurduğu ilişkiye dayanır. İnsanın cevherini ortaya çıkarmaya şairin söylediği bir bakış yeter.
Zeminsiz kalmak tehlikelidir; fakat zemini yalnızca anneye emanet etmek de aynı derecede risklidir. Zemini olmayan insan kayar. Kaydıkça tutunacak başka yüzeyler arar.
Bugün insanların ucuz televizyon programlarında, bitmeyen dizilerde, bilgisayar oyunlarında ya da uyuşturucu bataklığında kaybolması; yitirilen o zeminin arayışıdır. Bu noktada çözüm, anneliği daha da kutsallaştırmak değil, annelerin kendi varoluş anlamlarına sahip çıkmasına alan açmakta saklıdır. Anne kendi zeminini bulduğunda, çocuk için de güvenli bir toprak sunar.
Gerisi hayatın doğal akışında gerçekleşir. Tohumlara yeşermeyi ilham eden yalnızca O'dur.