Merve Safa Erbaş Likoğlu: ACIYI İNKÂR YA DA ENDİŞE ALANINDAN ETKİ ALANINA GEÇMEK

ACIYI İNKÂR YA DA ENDİŞE ALANINDAN ETKİ ALANINA GEÇMEK
Giriş Tarihi: 28.6.2024 10:46 Son Güncelleme: 28.6.2024 10:46
İnsan zihni üzerine çalışan bilimlerin, yaşamadığı binlerce acıya şahitlik eden biz zamane insanlarına ortak tavsiyesi endişe alanından etki alanına geçmemizdir.

Aynı acıya sürekli maruz kalan insanın duyarsızlaşması hepimizce öngörülebilirdir. Öngörülemeyen şey ise sonraki tepkimizdir: Acıyı inkâr.

Zihnimizin bir başkasının yaşadığı acıya şahitlik ettiğinde yaşamış gibi tepki verdiğini hepimiz tecrübe etmişizdir. Çocukluğumdan bu yana Keşmir, Filistin, Bosna, Yemen, Irak, Suriye'deki acılara şahitlik ediyorum. Her insan gibi ben de gördüklerime duyarsızlaşıp yaşanan acıları inkâr etmeye
başlıyorum. Daha karmaşık olanı ise bunu yaptığımı dahi fark etmiyorum. Bu bir tür zihnin kendini korumaya alma yöntemi. Bu konuya değer çerçevesinden bakarak "İyi insanlar duyarsızlaşmaz, kötü insanlar duyarsızlaşır" dersek yanılırız. Çünkü eşyanın bir tabiatı vardır. Mesele hadiselere çarçabuk değer atfetmektense sünnetullah'ı yani Allah'ın yer ve gökler arasındaki işleyiş kanunlarını keşfetmeye çabalamaktır.

İnsan zihni üzerine çalışan bilimlerin, yaşamadığı binlerce acıya şahitlik eden biz zamane insanlarına ortak tavsiyesi endişe alanından etki alanına geçmemizdir. Peki, nedir bu etki ve endişe alanı?

Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) "Kıyamet ne zaman kopacak?" sorusuna "Sen o gün için ne hazırladın?" cevabını verdiği malumdur. Efendimiz mübarek ömrü boyunca ashabına aktif kimlik şuuru vermiştir. Kontrol edemediğimiz şeyleri konuşmayı oyalanma addetmiştir. Keza bir başka sefer yine kendisine kıyametten sorulduğunda yeterli cevabı verdikten sonra evine gider. Evinden dönerken bir topluluğun halen gabya taalluk eden bu mesele halinde fikir yürüttüğünü görünce "Ben size bunun için mi gönderildim?" serzenişinde bulunur.

Gözlem genellikle yanıltır

Etki alanında kalabilmenin zorluğu faaliyetlerimizin sebep olduğu majör değişiklikleri günler, haftalar ve aylar içerisinde müşahede edemememizin verdiği motivasyon eksikliğidir.

Herhangi bir kurumu idare etmiyorsak, bir sosyal organizasyonun başında değilsek ferdi faaliyetlerimizin etkilerini görmekte zorlanırız. Çünkü gözlem genellikle yanıltır. Kendi yankı odamızda kala kala büyük değişimler olduğunu düşündüğümüz toplumun içine karıştığımız an dehşetli bir hayal kırıklığı yaşarız. Takip ettiğimiz herkes boykotu överken ailemizle gittiğimiz mesire alanındaki masaların çoğunda boykotlu ürünlere şahitlik etmek asabımızı bozar. Bu meselenin çözümüne giden yol sosyal medyada bir yankı odasında olup olmadığımızı kontrol etmektir. Sadece bizim gibi düşünen insanları takip etmek, sadece bizim gibi düşünen insanlarla görüşmek tabii ki hakkımızdır. Burada mesele kişilerin yolculuğu ile ilgilidir.

Okumayı öğrendiğimde evimize Milli Gazete geliyordu. Oradan öğrenmiştim boykot kelimesini. Hayal gibi ama bu hadisenin üzerinden 30 yıl geçmiş. Bu kadar yıldır bu hassasiyeti ilmek ilmek işlemişken Batı'nın ikiyüzlü politikaları ile, hümanizm ile kastedilenin malum romandaki "Her bir hayvan eşit haklara sahiptir. Bazıları daha eşittir." cümlesi ile özetlenebilecek ayrımcı zihin dünyasıyla yepyeni karşılaşmış insanlardan benim düzeyimde hassasiyet göstermelerini bekleyebilir miyim?

Kibir kendini her zaman açık eden bir haslet değildir. Bilgiye ve amele sahip olma dahi kibre sevk edebilir. İşte tam burada yapılacak şey bellidir. Bilginin ve amelin kibrine kapılmadan, davaya verdiğimiz katkıyı uzak gelecekteki büyük zaferlere katkı sunduğumuz bilinci ile sürdürmek.

"Haklı olan güçlüdür" tuzağı

Bir diğer husus da aynı bilgi seviyesinde olduğumuzu düşündüğümüz kişilerin yıllardır Filistin davası hakkında yürütülen bilgilendirmelere rağmen davanın yanında gözükmekten kaçınmasıdır. Bunun muhakkak ki birçok sebebi vardır. Biz ikisini zikredelim.

Kişiler Filistin davasının siyasallaştığını, Mescid-i Aksa davasına gönül vermenin bir siyasi organizasyonun türlü sorunlarını yüklenmenin sorumluluğu altında ezilmeyi gerektirdiğini düşünebilir. Bunu kırmanın yolu yine bizdedir. Kurumlarımıza ve organizasyonlarımıza yük olanlardan arınmak, kurumun taşıdığı değil kurumu taşıyan fertler olmaktır bu meselenin çözümü.

Bir diğer mesele insan nefsinin "haklı olan güçlüdür" tuzağına çabucak düşebilmesidir. Bu henüz bebekken düştüğümüz bir yanılgıdır. Kendimizi korunmasız hissettiğimiz dünyada yaşamımızı sürdürmenin yolunun güçlünün yanında durmaktan geçtiğini düşünebiliriz çocuk yaşlarda. Fakat yetişkinler böyle davranmazlar. Varoluş amacını ortaya koymak için vicdanının sesini dinlemek bir yetişkin davranışıdır. Bu böyledir vesselam.

BİZE ULAŞIN