Mustafa Merter: SANAL DÜNYA TOPLUMSAL ŞİZOFRENİ DOĞURDU

SANAL DÜNYA TOPLUMSAL ŞİZOFRENİ DOĞURDU
Giriş Tarihi: 27.6.2024 11:15 Son Güncelleme: 27.6.2024 11:22
Sanal ortamda var olmanın hayatımıza getirdiği yeni kavramlar arasında “ifşa” ve “teşhir” öne çıkanlardan ikisi. Kendi kusurlarını örtme ve başkalarının kusurlarını arama hatta ilan etme konusunda sosyal medya çok elverişli bir ortama dönüşebiliyor. Fotoğraflarımız arasında gerçeğe en yakın olanını değil, en güzel/yakışıklı “bulunacak” olanı paylaşıyoruz; başkalarının nereye gittiğini, ne yiyip içtiğini çok merak ediyoruz; tanıdığımız ya da tanımadığımız insanların hayatları hakkında mümkün olduğunca fazla veriye sahip olmak istiyoruz. Bazı uzmanlar ifrat derecesindeki bu görünme ve gösterme halinin hastalıklı olduğunu düşünüyor. Ekran bağımlılığı konusunda çalışmaları bulunan ve akıllı telefonlarla düzenli olarak temas halinde olmayı “Matrix sendromu” olarak adlandıran Psikiyatr Dr. Mustafa Merter’le egonun neden ortada olmak istediğini, sosyal medyanın yoğun kullanımının insan psikolojisinde nasıl bir değişime yol açtığını, kusur aramanın psikolojik temelini, “örtülmüşlük katsayısı” olarak kavramsallaştırdığı halin sebeplerini ve çözüm önerilerini konuştuk.

Sosyal medyada görünür olmanın psikolojisini anlayabilmek için sosyal medya mekanizması üzerine konuşmak lazım sanırım. Son kitabınızda da bu konuyu derinlemesine işliyorsunuz. Sosyal medyanın yoğun kullanımı insan psikolojisinde nasıl bir dönüşüme sebep oluyor?

Ayarı kaçmış bir toplumda yaşıyoruz. Ayardan kastım, güzel ahlak. Dolayısıyla güzel ahlakın kaybolması söz konusu. İnsanlık, nefsani zaaflarının had safhaya çıktığı bir dönemi yaşıyor. Öfke, şehvet, gurur, kibir, haset, bencillik, narsisizm, kaygı gibi zaaflar artmış durumda. Bunu, bir psikiyatrın müşahedesi olarak düşünebilirsiniz. Bilimsel çalışmalar da bunu kanıtlar nitelikte. Şöyle bir soru sorulabilir: İnsanlık her dönemde böyle kötü durumda mıydı yoksa bugün daha mı kötü? Net bir şekilde söyleyebiliriz ki bugün daha kötü. Jean Twenge'nin İ Nesli kitabına baktığınız zaman orada 2012 tarihinden itibaren bütün bu söylediklerimin istatistiklerle kanıtlanmış halini görürsünüz. Peki, 2012'de ne oldu da insanlık böyle bir değişime girdi? 2012'de akıllı telefonların yaygın kullanımı başladı. Twenge, artık bu tarihten sonra yaşanan değişimin normal bir değişim olmadığını söylüyor. Her dönemde savaşlar, ekonomik buhranlar ve salgın hastalıklar gibi sebeplerle toplumsal dalgalanmalar olduğunu ama akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla başlayan toplumsal dalgalanmanın bir tsunamiye dönüştüğünü söylüyor.

Türkiye örneğinden gidersek, biz günde ortalama 8 saatle dünyada ekrana en çok bakan ülkelerden biriyiz. Bu sürenin yüzde kırk kadarı sosyal medyada geçiyor. Sosyal medyaya girdiğimiz zaman savunmasız bir alan içindeyiz. Bizim kontrolümüzde olmayan ve bize dikte edilen bilgilerle ve görüntülerle karşı karşıyayız. Sosyal medyaya hükmedenler oradan istedikleri gibi bizi yönlendirebiliyorlar. Bunların alanına girdiğimiz zaman net bir gayeleri olduğunu görebiliriz. Esas amaçları bizden mümkün olduğu kadar enformasyon çekmek ve bunu çok başarılı bir şekilde yapıyorlar. Benim
alışkanlıklarım, ne yiyip içtiğim, arkadaşlarımla sohbetlerim, girdiğim yerler, zaaflarım, kaygılarım, nelere öfkelendiğim gibi bilgiler ellerinde bir portföy halinde var. "Ben" üzerine, bilincim üzerine hatta bilinç dışım üzerine bir analiz yapabiliyorlar. Ellerindeki bu bilgi birikimini ticari amaçlarla kullanıyorlar. İşin birinci boyutu bu. Bu bilgi birikimiyle bana istediklerini aldırıyorlar, istedikleri yere götürüyorlar.

Bu ticari amacın yanı sıra bir de politik amaçları var. Son kitabım Hekaton'la Son Tango'da Mark Zuckerberg'in seçimleri nasıl etkilediğini, seçmeni nasıl manipüle ettiğini anlattım. İstedikleri bazı kişileri kabul edilir, bazı kişileri kabul edilmez, bazı kişileri nefret ettirecek derecede antipatik gösterme kuvvetine sahipler. Üçüncü amaç ise insanlığı yeniden yapılandırma, mesela insan nüfusunu azaltma. Bir örnek üzerinden gideyim: Son on-on beş senede ne oldu? Batı ülkeleri başta ve Türkiye dâhil olmak üzere korkunç bir hayvan sevgisi propagandası başladı. Sosyal medyada bununla ilgili kampanyalar öne çıkarılıyor. Görünüşte çok masum olan duygular üzerinden toplumu yeniden inşa etme projesi bu. Çocuk sevgisini hayvan sevgisine yükleyen, köpeğini bebek arabalarına bindirip gezdiren, hayvanıyla beraber uyuyan biri neden çocuk yapmak istesin ki! Burada nüfusu azaltmayla ilgili bir çalışma var.

Sanal âlemde var olmakla birlikte görünür olma isteği arttı gibi. Ego neden görülmek ister?

İnsan kendini güzel bir şekilde göstermek istiyor yani zaaflarını örterek kendini göstermek istiyor. Bunun altında çok büyük bir yetersizlik, hiçlik ve değersizlik duygusu var. İlginç şeyler yaşıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir hanımefendinin telefonu bana verildi, mesleğimle ilgili bir konu için. Telefon numarasını WhatsApp üzerinden kaydederken 20-25 yaşlarında biri olduğunu tahmin ettim. Bir süre sonra hanımefendi görüşme için geldiğinde büyük bir şaşkınlık yaşadım çünkü fotoğrafını gördüğüm kişinin 30 yaş yaşlanmış haliydi. Yine bana terapiye gelen 50'li yaşlarında bir akademisyen, terapi esnasında şöyle dedi: "Doktor bey, size bir şey itiraf etmek istiyorum. Benim internetten bir sevgilim var. Ona kendimi 20 yaşında biri olarak tanıttım. Halen de ilişkimi böyle devam ettiriyorum." Bunun gibi çokça örnek var. Nasıl bir sanal delilik içindeyiz değil mi? Bunu yapan kişinin nasıl bir psikolojik sefalet içinde olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu müthiş bir değersizlik ve anlamsızlık hali. Şimdi avatar kişilikler çıktı. Kişi seçtiği bir kimlik üzerinden sanal âlemde bir varlık sürdürüyor. Böyle gayet ağırbaşlı, kırk yaşlarında, çok saygın kişiliği olan biri terapiye gelmişti. İlerleyen seanslarda bu kişinin avatarıyla sanal âlemde olmadık rezillikler yaptığını öğrendim. Detayları öğrenince dondum kaldım. Eskiden buna biz "çoklu kişilik bozukluğu" derdik. Yani bir insanın birkaç farklı ve çok alakasız kişiliğinin olması. Bu artık sıradanlaşmaya başlıyor. Yani biz, biz olmaktan çıkartıldık.

Akşamüstleri sahile inip yürüyüş yapmayı seviyorum. Çok güzel bir günbatımında güneşin batışını keyifle ve tefekkürle izlersin değil mi? Artık insanlar sadece fotoğrafını çekiyorlar. Hatta kendilerini de dâhil ederek "selfie" çekiyorlar. Bu, kendini çok değersiz hissettiğini gösterir. Narsisizm hastalığında, bilinç dışında üç ana faktör vardır. Bunlardan biri yetersizlik. Yani narsisist aslında kendini beğenmiş gibi davranırken, içinde çok yetersiz, çok zavallı bir çocuk vardır. İkinci faktör, öfke. Üçüncüsü de büyük oranda kaygı. Bir narsisistle sokakta karşılaştığın zaman, hava atan birini gördüğün zaman aklına bunlar gelmez. Ama böyle biri terapi koltuğuna oturduğu zaman kaygılıdır, çok derin bir suçluluk duygusu taşımaktadır ve çok da öfkelidir. İşte bütün bu teşhir hastalığına duçar olanlar, kendilerini sergileyenler, alternatif kimliklerle meydana çıkanlar aslında bu söylediğim öfke, kaygı ve yetersizlik duygusunu taşıyorlar. Kestirmeden söylemek lazım ki bunlar hasta. Az önce söylediğim İ Nesli kitabında, Almanya'da yapılan deneyden bahsediyor Twenge. Kişiler kendi rızalarıyla bir hafta boyunca Facebook'a girmiyorlar. Facebook'a girmeden evvel kaygı oranı ölçülüyor, bir hafta sonra kaygı oranı tekrardan ölçülüyor. Bir hafta gibi kısa bir sürede anlamlı bir düşüş var kaygıda. Her gün saatlerini sosyal medyada geçiren insanlar nasıl hasta olmasın? Sanal dünyada var olmaya "Matrix sendromu" diyorum ben. Biz artık Matrix'in içinde, bize ait olmayan bir alanda, kuklacının elindeki kuklalar gibi bir varoluş sürdürüyoruz. Böyle bir trajik insanlık tablosuyla karşı karşıyayız.

Bu trajedinin sebebi sizce ne? İnsanlar neyi kaybettiler de yerini değersizlik, kaygı, ifşa ve teşhir aldı?

Tevazuyu kaybettik, hilm halini, temkin halini kaybettik. Bunlar tasavvufi, ıstılahi tabirler, bugünün Türkçesiyle anlatmak mümkün olmadığı için bu
kavramları kullanıyorum. Mesela Cenab-ı Mevlana'nın dilinden söylersek, "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol" halini kaybettik. Bu hallere vakıf olan ve kendini bilen biri, insanların karşısında oyun oynamadan, kendisi olarak var olur. Biz bu oyun oynama haline psikoloji tabiriyle "persona" diyoruz. Çoğu insan başkalarının karşısına bir rolle çıkıyor. Biz bunu en çok grup terapisinde müşahede ediyoruz. Belirli bir süre terapiye devam eden, konuya vakıf bir gruba yeni biri katıldığında, bu yeni katılanın personası hemen sırıtır. Diğer grup üyeleri de bu duruma bıyık altından gülerler. Bir gün böyle bir olay yaşadım. Çok şık giyinmiş bir avukat katıldı bir gruba. Gelir gelmez de sazı eline aldı ve uzun uzun kendini anlattı. Normalde grup terapisine ilk katıldığında konuşmazsın, evvela bir dinlersin insanları. Gruptan birisi dayanamadı ve "Önce şu cübbenizi dışarıda bırakabilir misiniz?" dedi.

İşte persona dediğimiz şey gurur, kibir, kendini beğenme, başkalarını küçük görme gibi zaafları da beraberinde getirir. Hepimiz yaşamışızdır; yoğun personaları olan insanlara karşı ister istemez bizde bir antipati oluşur, bizi rahatsız eder. Çünkü insanı hakikatinden uzaklaştıran şeylerdir bunlar. Personası olmayan insanın karşısında ise ferahlarsın, rahatlarsın, için huzurla dolar. Kâmil insanlar böyledir. Mesela gerçek bir âlim, tevazu sahibi olduğu için bilmesine rağmen sana sorar, "Sen ne diyorsun" der. Bütün bunlar bizim atalarımızdan, tasavvuf büyüklerinden gördüğümüz latif, ince, kadim haller. İşte bu haller kayboluyor. Ve insanlar -narsisizmin o üç zaafından hareketle- öfkeli, kaygılı ve çok yalnız bir şekilde bir psödoilişki içine giriyorlar. Yani ben karşımdaki kişinin aslıyla konuşmuyorum, maskeleriyle konuşuyorum. Sosyal medyayla insanlara bulaşan ve adına şeffaflık denen şey, bu personaların vuruşmasından ibarettir.

Sosyal medyanın kitleselleşmesinin mahremiyetle de bir ilişkisi var aslında. Bizde en çok bozguna uğrattığı hal mahremiyet olabilir mi?

Biz "mahrem" derken, "haram" derken yasak olanı anlarız çoğu zaman. Mahrem, hürmete layık demektir aslında. Her insan hürmete layıktır. Her insanın ne başkalarının zaaflarını araştırması ne de kendi zaaflarını teşhir etmesi makbul bir davranış değildir. Cenab-ı Hazret-i Mevlana'nın kelam-ı kibarıyla söylersek, "Başkalarında gördüğün kusurlar senin kusurlarındır." Burada çok derin bir hikmet gizli. Kusur görenindir. Niye kusur görüyoruz? Kendi içimizdeki kusurun acısını azaltmak için başkasının kusurlarını, eksikliklerini görerek sözde kendimizi rahatlatıyoruz. Bu şekilde kusur görmek ve bunu ifşa etmek de doğrudan gıybet halidir. Kur'an-ı Azimüşşan'da gıybet hali için şöyle buyruluyor: "Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?" Bak, nereye geldik!

Sosyal medyada veya başka ortamda kusur araştırmak bir tür yamyamlık. İnsanlığın en alt seviyelerinden biri budur ve bu durum çılgınca teşvik ediliyor. Yani biz yamyamlar medeniyetinde yaşıyoruz. Nasıl hassas, ne kadar ince bir medeniyet seviyesinden nerelere geldik? Özellikle tasavvufta dervişler kendi düşüncelerinde bile bunu yapmamaya gayret ederler. Bırak ifşa etmeyi, kendi düşüncelerinde bile hep müspet görmeye çalışırlar. Sokakta gördüğü biri hakkında, "Ne kadar kaba" gibi bir düşünceye girerse kendi kabalığını sorgular ve ıslah etmeye çalışır. Yani ayarı kaçmış, tamamen hasta bir medeniyetin ortasındayız ve bu hastalık da yayılmaya hızla devam ediyor. Hastalığı yayan bir numaralı araç ise elimizden düşürmediğimiz o sözde "akıllı" telefonlar.

Burada kendini aklamaya dair bir çaba da var değil mi?

Tabii. Hepimiz ne mal olduğumuzu biliyoruz. Ama başkasında o benim hallerimi görürsem sözde rahatlıyorum. Yine mesela İslam'ın temellerinden biri hüsnü zandır. Başkaları hakkında iyi niyet beslemek icap eder. Hakiki manada yaşanan İslam, zihinde bir ekoloji yaşatır. Bu ekoloji çok sağlıklı bir psikolojik hal getirir insana. Yine bir ayet-i kerimede geçen "la tecessüs" emri çok önemlidir. Tecessüs, merakla bakmak ve menfi yönleri araştırmak demek. Bu emre muhalefet edip tecessüs edersek toplumda büyük bir tahribat olur. Oldu da zaten. Bir tarafta anlatmaya çalıştığım zihin ekolojisi, diğer tarafta da adım adım iyi niyetli olmamaya, başkalarının kusurlarını aramaya, bu kusurları not etmeye ve ifşa etmeye varan bir rezil durum. Hangi kutuptan hangi kutba getirildik!

Sosyal medyaya hepimiz kendi irademizle giriyoruz ama oradan çıkarken akl-ı selimini kaybetmiş, iradesi yok olmuş insanlar olarak çıkıyoruz. Kolayca manipüle edilen kuklalara dönüştük diyebilirim. Kuklacıların da isimleri belli, kullandıkları alet de belli.

Youtube'da altı binin üzerinde videoda testosteronun nasıl enjekte edildiği gösteriliyor. Netflix, Disney gibi partallardan her türlü rezaleti milyarlarca dolar para kazanarak teşvik ediyorlar. Bunların sahipleri de ellerini kollarını sallayarak ortalık meydanda geziyorlar, paralarına para katıyorlar. Bütün bunlar karşısında da herkes sus pus izliyor. Bunun adı toplumsal şizofrenidir, bir tür delirme halidir. Palyatif ve yüzeysel yollarla bu düzelmez, halkta bir uyanış lazım.

Röportajın başında bizden sınırsız sayıda data çektiklerini söylemiştiniz. Siz bunları anlatırken kafamda sahte bir tanrı canlandı. "O senin her halini görüyor, biliyor." Burada bir tanrılık kompleksi de yok mu?

Son kitabımda "Silikon Vadisi'nin yarı tanrıları" ifadesini kullanmıştım. Bu paranoya, büyüklük hezeyanıdır. "Ben bu dünyanın idarecisiyim, ben kutsal görevliyim hatta tanrının ta kendisiyim" gibi düşüncelere psikolojide nasıl baktığımız malum. Bu kadar gücü elinde toplayan insanlarda bu tarz bir paranoya olabilir mi, olabilir. Ama ben paranoyadan ziyade, yani bu insanların öyle hissetmesinden ziyade, ellerindeki gücü nasıl kullandıklarıyla alakadarım. Ne amaçla kullandıklarını Yuval Noah Harari açık açık söylüyor. Bütün goyimleri, -yani Yahudi olmayan ve Yahudilere hizmetle mükellef olan hayvanları- Matrix kafesine kapatacağız, diyor ve küçük bir grubun dışarıda kalıp onları kontrol etmesi gerektiğini söylüyor. Vicdan, ahlak ve ruh
gibi kavramların olmadığını; insanın bir veri birikiminden ibaret olduğunu söylüyor. Daha ne desin? Bir milyonun üzerinde kitabı satmış Türkiye'de. Bize alenen küfrederken biri de çıkıp bunların yüzüne tüküremiyor. Bu nasıl bir rezalettir?

İtiraz etmeyi bırakın, problemin farkında bile değiliz sanırım.

Evet. Çünkü günün 8 saatini Matrix'te geçiriyoruz. Hepimizin bir örtülmüşlük katsayısı var. Matrix'in içinde ne kadar çok kalıyorsak o kadar örtülüyoruz. Örtülmüşlük katsayısı benim kişilik yapım, psikopatoloji (yani depresyon ve kaygı oranım), ekranda geçirdiğim zaman ve ekranda nerelerde gezindiğime oluşuyor. Ne kadar haber alıyorsun, sosyal medyada ne kadar geziniyorsun, gezindiğin yerlerin niteliği neler. Bunlar örtülmüşlüğü arttıran şeyler. Örtülmüş olanlara "ashab-ı Matrix" diyorum ben. Bunların bu yıldırıcı düzenle mücadele etmeleri mümkün değil.

Bu katsayıyı azaltmak için ne yapmak gerekiyor?

Hadis-i şerifte Efendimiz buyuruyorlar ki, "Adem'in yaratılışından kıyamete kadar tek gözlü Deccal'den daha büyük bir tehlike gelmemiştir." Bu tek gözlü Deccal nedir? Elimizde, cebimizde Deccal ile dolaşıyoruz. Eğer bu şuur toplumda uyanırsa artık başka şeyler konuşmaya başlarız. Elimizdeki telefonları kırıp atmamız gerektiğini söylemiyorum tabii ama hakikaten bu kadar zarar veren bir şeyle dolaşıyorsak bunun zararını idrak etmemiz gerekiyor. Örtülmüşlük katsayısıyla alakalı bir çalışma yaptırıyorum. Ayrıntılı ekran zamanı analizi yapan ve bizi uyaran bir uygulama. Ekranda ne kadar süre harcadığımızı ölçecek, zaman geçirdiğimiz sayfaları inceleyecek ve bize "Bak şurada şu kadar kalırsan bu kadar zarar alırsın" şeklinde bir uyarı gönderecek.

Ayrıca insanların örtülmüşlük katsayılarının farkına varabilecekleri rehabilitasyon merkezlerine ihtiyacımız var. İnsanların sanal zamanla gerçek zaman arasındaki farkı yaşayarak anlamaları lazım. Yani insanları o rehabilitasyon merkezinde, kendi rızalarıyla internet ve telefon iletişimi olmadan bir süre kalmalarını ve gerçek zamanla tekrar buluşmalarını sağlamak gerekiyor. Bu uygulamalar Kore'de, Çin'de, Japonya'da var. Uzayda kara deliğe yaklaştığın zaman bir olay ufku, bir sınır vardır. O sınırın içine girersen artık geri dönemezsin. Öyle bir çekim kuvveti vardır ki geri dönmen mümkün değildir. İşte o kara deliğe şimdi ayağımızı soktuk. Tamamen girmedik içine, olay ufkunu geçiyoruz şu anda. Bir an gelecek, bazı insanlar "Bu
değişmez" deyip teslim olacaklar. Güzel açıdan da düşünelim. İki sene evvel baktığımız zaman çok daha az bilincindeydik, anlamıyorduk ne olduğunu. Bugün itibariyle en azından bazı insanlar uyanmış durumda. Bakalım, Deccal mi bizi ikna edecek yoksa biz mi Deccal'i yeneceğiz?

Mustafa Merter kimdir?

1947'de İstanbul'da dünyaya geldi. İlkokulu Cihangir'de, ortaokulu ise Avusturya Lisesi'nde okudu. Daha sonra tahsiline devam etmesi
için ailesi tarafından İsviçre'ye gönderildi. St. Moritz'de Montalya Lisesi'nden Lozan Lemania Lisesi'ne geçti ve 1969 yılında İsviçre Federal Lise Diploması alarak buradan mezun oldu. 1975'te Lozan Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. Uzmanlığını Zürih Üniversitesi Hastanesi'ne bağlı Burghölzli Psikiyatri Hastanesi'nde tamamladı. Ardından, "Flufenazin Dekanoat" nöroleptik çalışması ile doktora tahsilini de tamamlamış oldu. 1987 yılında Türkiye'ye yerleşti ve Turgutreis'te serbest psikiyatr olarak mesleğini icra etti. "Öğrenim Analizi" adını verdiği maarif metodu ile pek çok psikoterapist yetiştirdi. Yurt dışında ve yurt içinde onlarca konferans verdi ve TV/radyo programlarına katıldı. Nefs Psikolojisi, Dokuz Yüz Katlı İnsan ve Hekaton'la Son Tango kitaplarının yazarı olan Merter; psikolojiyi tasavvufi açıdan ele alıyor ve "Nefs İlmi" olarak adlandırıyor.

BİZE ULAŞIN