Yüksel Aytuğ: BU ÜLKEDE FENOMENLİĞİN MAFYASINI DA TÜRETİK

BU ÜLKEDE FENOMENLİĞİN MAFYASINI DA TÜRETİK
Giriş Tarihi: 8.12.2023 11:18 Son Güncelleme: 8.12.2023 11:53
En önemli şeyin adeta takipçi ve “tık” sayısı olduğu internet ve sosyal medya dünyasının da kendine mahsus yıldızları ve kahramanları oluştu. Ancak bu siber âlemin yıldızları eskiler gibi göz kamaştırıcı ve yetenekli değiller. Kahramanları da efsane ve destanların olağanüstü işler başaran epik karakterlerinden çok farklı. Hâkim olan görüntüyü şatafat, aykırılık, ucuz mizah anlayışı, sonradan görmelik, kolay para kazanma ve skandallar olarak özetlemek mümkün. Ama ön yargılı olmayalım ve bu âleme daha yakından, tecrübeli bir gözün rehberliğinde bakalım dedik. Magazin medyasını çok uzun yıllardan beri izleyen deneyimli gazeteci ve yazar Yüksel Aytuğ, internet ve sosyal medya fenomenlerinin dünyasında neler olduğunu, işlerin nasıl yürüyüp nereye evrildiğini, perde arkasında yatanları Lacivert’e anlattı.

Uzun yıllardır medyada bulunan ve magazini takip eden bir gazetecisiniz. Geçmişte gündeme gelmek ya da yıldız olmak ile günümüzde yıldız olmak arasında ne gibi farklar var?

Bence bu işin en çarpıcı kısmı bu tarihi karşılaştırma olmalı. Benim gazeteciliğe başladığım dönemlerde Anadolu'dan gelen, sazını alıp İstanbul yollarına düşen birinin yapacağı ilk iş Unkapanı Plakçılar Çarşısı'na uğramaktı. Orada adamını bulması, yapımcılardan bir randevu kopartabilmesi, bunun için günlerce uğraşıp otel köşelerinde ya da kaldırımlarda aç açık yatması, randevu şansı bulursa beş dakika içinde kendini ve yeteneğini o sözde yapımcıya göstermesi, o kerameti kendinden menkul prodüktörlere sanatını kabul ettirip sonra da kaset yapmaya ikna etmesi gerekiyordu. Şimdi ise bir gitarla tıngırdattığınız tek bir şarkıyı Youtube'a yüklemeniz ve biraz da şansınızın yaver gitmesi yetiyor. Açıkçası artık herkes kendisinin prodüktörüne dönüştü. Bu işin mekanizmasını kurnaya eskisi kadar gerek kalmadı. Fenomenlik de aynı şekilde işliyor. Fenomen olmak için çok yeteneğe gerek yok, bu iş için sadece kişiliğinizin el verdiğince anormal olabilmeniz yeterli. Bazen bu sosyal medya fenomenlerini izlerken dehşete düşüyorum. Acaba benim yaptığım mı yanlış diye düşünüyorum. Ben köşemde eli yüzü düzgün, kimseyi fazla incitip kırmayacak, sektöre ve insanların işlerine zarar vermeyecek şekilde eleştiriler yazıyorum. Bir diziyi eleştirirken o dizinin arkasından yüz ailenin ekmek yediğini göz önünde bulundurup, dizi iki, gün sonra yayından kaldırılırsa burada çalışan sesçinin, ışıkçının ve ailelerinin mağdur olabileceğini düşünüyorum.

Bunun sorumluluğunu düşünerek kalem oynatıyorum. Bu yüzden bu fenomenler ve onların davranışları bana acayip geliyor. Geçenlerde bunlardan birini öğrendim. Oldukça şişman olmasına rağmen düğünlerde gecelerde göbek atan biri öyle bir üne kavuşmuş ki turizm acenteleri aracılığıyla Arap ülkeleri başta olmak üzere dünyanın en büyük ülkelerinde en lüks otellerde restoranlarda ağırlanıp göbek dansı gösterileri sergiliyormuş. Öyle oryantal falan da değil, yaptığı şey bildiğimiz düğün usulü göbek atmak ve şu an muhtemelen etli butlu bir CEO'nun kazancı kadar kazanıyor. Yani fenomen olmak için anormal olmak, dikkat çekmek, insanların ruhlarına bir çizik atmak yeterli gibi görünüyor. Fazla bir vizyona, eğitime, eleştirel bir göze gerek yok. Şimdi bakıyorum; sosyal medyada iki ruj, iki fırça darbesiyle milyonlarca takipçi toplayabilenler türedi. Özel hayatlara giren, bütün işi gücü sabah kalkıp ünlü diye bilinen insanlara "gömmek" olan tipler türedi. Sabah kalkıp, gözünün çapağıyla klavyenin ya da kameranın karşısına geçip ve "Bugün acaba kimi gömsem, kime hakaret etsem, kimin kariyerini mahvetsem?" diyen hasta ruhlar ortaya çıktı. Ne yazık ki bunun da çok takipçisi var.

Sizce böylelerini takip edenler ne buluyorlar, nasıl bir ihtiyaçlarına karşılık bulabiliyorlar?

Dedim ya, zaman zaman dehşete düşüp "Acaba anormal olan ben miyim?" diye düşünüyorum. Demek ki normal olan artık bu, anormal olan da benim tavrım, diyorum. 1980 yılından beri neredeyse bir ömürdür gazeteciliğin içindeyim. Sosyal medyayı da faal kullanan biri değilim, sadece 4 bin 500 organik takipçim var ama bakıyorum göbek atan vatandaş 4 milyon takipçiye ulaşmış. Bunu görünce insan biraz kendini kötü hissediyor.

Fenomenlik vs. denilen bu işlerin ana şartı aykırılık mı acaba?

Bence birinci şartı aykırılık. Kimsenin cüret edemediğini, kimsenin dilinin varmadığını söylemek, kimsenin yakasını açmadığı işlere soyunmak. Tabii, aralarında mutlaka yetenekli olanlar vardır ama bir genelleme yapmamız gerekirse bu işin birinci şartı aykırı, tuhaf, garip, sıra dışı olmak. Eğlence mizah, ilginçlik, aykırılık bu işin belki motoru, popüler kitle de belki bunları talep ediyor ama sosyal medyaya ve fenomen denilen insanların dünyasına bakınca artık kendini pazarlamadan tutun birilerini linç etmeye kadar geniş bir mecraya dönüşmüş durumda. Hatta kriminel boyutlara vardıranların çıktığını görüyoruz. Buna ne demeli?

Kriminel boyutu da oluştu. Mesela 15-20 gündür Türkiye'de sanal dünyada şöhrete ulaşan bir şarkıcı kızımızla güzellik şirketlerine sahip olup internette makyaj videolarıyla şöhrete ulaşan bir hanımın inanılmaz mücadelesine şahit oluyoruz. Birbirlerinin iş yerlerini kurşunlatmaya, tetikçi tutmaya varana kadar iddialar uçuşuyor. Hatta birbirlerine yönelttikleri iddialara göre tetikçiyi tutmuş ama tetikçi vazifesini yapmayınca bu sefer tetikçiyi vurdurmuş şeklinde iddialar savruluyor. Sosyal medya fenomenleri arasında böyle inanılmaz hadiseler yaşanıyor ve ağzım bir karış açık seyrediyorum. İşin gelip dayandığı son nokta açıkçası bu seviye. Ama şunu da sorgulamak gerekiyor: Acaba bu yaratılan bir talebin sonucu, bir ön keşfin ürünü mü, yoksa bizim halkımızın bir karakteristiği mi? Halkımızın karakteristiği derken bunu biraz açayım. Mesela iş makinesi çalışırken bizim insanımız oturup on-onbeş kişi seyreder. Buldozerin çukur açması bizde bir izlencedir. Bu nedenle eğlenen değil eğlendirilmeyi arzu eden bir halk olarak sosyal medyada dolaşıp olmadık tuhaflıkları izlemek neredeyse bir temaşa sanatına dönüşmüş durumda.

Bahsettiğiniz şeyleri şu günlerde sosyal medyada ibretle izliyoruz. Özellikle Dilan Polat hadisesi özelinde hemen her gün akıl almaz iddiaların, ifşaların, ithamların gündeme getirildiğini ve her gün birilerinin devreye girerek mevzuyu köpürttüğünü izliyoruz. Resmen bir-iki fenomenin atışması bir skandala dönüştü.

İşin bir de mali ve kriminel boyutu ortaya çıktı. MASAK da devreye girdi. Üç şirketinin naylon olduğu ve tamamen sahte fatura düzenlemek için kurulduğu yolunda MASAK raporu var. Bir fenomen meselesinin kazandığı boyuta bakar mısınız!

Sosyal medya birileri için de her fırsattan yararlanarak kendilerini gündeme getirmek için uygun bir mecra sunuyor sanırım.

En başta konuştuğumuz gibi eskiden gündeme gelebilmek ve şöhrete ulaşmak için çok emek gerekirdi, şimdi her şey anlık oldu. İşin bir de ekonomik boyutu var ki bu da ayrıca inceleme konusu. Bu insanlar bu işlerden inanılmaz paralar kazanıyorlar. Altlarına son model otomobil çekenler, en lüks villalarda şatafatlı hayat sürenler, parayla sigaralarını yakanlar, balkondan etrafa paralar saçanlar türedi. Son zamanlarda bu işlerden elde edilen gelirlerin vergiye tabi olması için girişimler var ama ne kadar başarılı olur bilemem. Bana sorarsanız şu an para kazanmanın en kestirme ve en zahmetsiz yolu sosyal medya fenomenliği. Bu iş artık bir meslek kolu haline geldi. Bir tarafta yıllarca okullarda dirsek çürütüp, iki üniversite bitiren ve üç kuruşa zar zor çalışan insanlar var. Öbür tarafta ise fenomen, influencer denilen insanlara bakıyorsunuz ne bir eğitimi var, ne tecrübesi var, ne gezmiş görmüş, ne bir yaşamışlığı var. Hiçbir şey yok, sadece bir aykırılık bulup onun üzerinden şakır şakır para kazanıyorlar.

Dediğiniz gibi fenomenlik, bloggerlık, vloggerlık, Instagrammerlık, TikTokerlık denilen meslekler türedi ve bazıları bu işlerden çok iyi kazanıyorlar. Peki, bu sürdürülebilir bir şey olabilir mi?

O konuda kaygılarım var. Sürdürülebilir gibi görünüyor. Hatta mecra genişledikçe izlenme yani reyting olan yerde mutlaka para da oluyor. Dünya neredeyse reyting üzerine inşa edilmeye başlandı. Dizilere oyuncu seçerken bile hangi konservatuardan mezun olduğuna değil takipçi sayısına bakılıyor. Artık önemli olan kaç izleyicin ya da kaç takipçin olduğu. Bu dehşet verici bir durum ve olayın evrildiği yer beni hakikaten kaygılandırmaya başladı. Mecra genişleyip bu işler meslek koluna dönüştükçe bu durumun uzun yıllar devam edeceğinden endişeliyim. Bir de "influencer" denilen kişiler türedi ve bunlar para karşılığında ürün ve hizmet tanıtıyorlar. Geçenlerden bunlardan biri fena yakalandı. Bir ürünü övdü, yayın bitti sanıp -meğer kamerasını açık unutmuş- "Bu ürüne de para verilir mi?" diye söylenip bir küfür salladı canlı yayında. Biz de seyrettik. Bu da işin samimiyet derecesini göstermek adına iyi bir örnek oluşturdu. Bence bunlar her şeyden önce sakillik.

Markalar da bu fenomenleri keşfetmeye başladılar, onlarla reklam yapıyorlar belki ama çoğunluğuna baktığım zaman bunlardan olumlu bir reklam olabileceğine inanmakta güçlük çekiyorum. Bunlar üzerinden yapılan reklamın gerçekten ticari bir geri dönüşü oluyor mu dersiniz?

Şimdi markalar televizyonlara bir yığın reklam veriyor, büyük paralar akıtıyorlar ama seyreden yok çünkü herkes zapping yapıyor. Kimse artık oturup da televizyonda reklam seyretmiyor. Sosyal medya fenomenlerinde ise bu bakımdan bir garanti var; bakıyorsunuz milyonlarca takipçisi var ve birileri bunları sürekli takip ediyor. Bu açıdan bunlar garantili mecra. Bu bakımdan reklam verenler için bir albenileri var.

Oysa bana sorsanız, fenomen denilen ve hayatını sergileyen bir tip bana bir ürünü pazarlamaya kalktığı zaman alacağım olsa bile almam.

Evet ama bu bilinç düzeyiyle ilgili bir şey. Bir de reklam verenler açısından birinin ya da bir dizinin izlenmesi yeterli sayılıyor nedense. O izlenilenin hangi amaçla, hangi billinç ya da ruh yapısıyla izlenildiğinin bir anlamı, karşılığı aranmıyor nedense. Onları izleyen ya da talip edenler hayranlıkla mı, nefretle mi yoksa sadece alışkanlıktan mı izliyor, buna bakan pek yok. Yani, attıkları taş ürküttükleri, kurbağaya değmiyor aslında. Onlar için
izleyen kelle sayısı önemli, iş bu kadar sığ aslında.

Kelle sayısı diyerek aslında çok şeyi özetlediniz. Bu reklamlar konusunda "Bir ürün için sizden para istenmiyorsa orada asıl ürün sizsinizdir" diyen meşhur bir söz var. Takip ettiklerimiz aslında bizi paraya çeviriyorlar, reklam verenlere pazarlamış oluyorlar.

Aynen öyle. Ben de bunu anlatmaya çalışıyorum. Özellikle biz bu konuda kullanılmaya müsait bir halkız, bu tür şeylere çok açığız. Eğitimimiz, tecrübemiz az; fikir üretmiyoruz, sadece fikirleri paylaşıyoruz. Bilsek de bilmesek de ağzımızı açıyoruz. O nedenle önümüze bir donanım, bir bilgi mendireği koyamadığımız için gelen bütün dalgalar yüzümüzde patlıyor. Bu yüzden de çok kullanışlı oluyoruz.

Bu durumda sosyal medyada ya da başka bir yerde bilimden, kültürden, fikirdem bahseden ya da bu anlamda gerçekten önemli bir eser ortaya koymuş, bir yerlere gelmiş insanların bu fenomenler kadar tanınma, bilinme, ilgi görme imkânı yok gibi. Zaten sosyal medyada böyleleri pek takip edilmiyor.

Çok acıdır, son baktığımda Aziz Sancar'ın takipçi sayısı üç bin civarındaydı, Göbek Atan Adam'ın takipçisi ise üç milyona yakın. Bu örnekten pay biçebilirsiniz. Ne zaman ki Aziz Sancar'ın takipçi sayısı "Göbek Atan Adam"ı geçer ancak o zaman refaha ulaşırız.

Özellikle sosyal medyanın ve bu fenomenler kültürünün gelenekleri ve değerleri hızla aşındırdığı, tahrip ettiği yönünde eleştiriler yapılıyor. Katılıyor musunuz?

Evet, kesinlikle çok aşındırıcı etkisi var. Özal döneminden başlayarak aileyle, tarihimizle bağımızı azaltan, bizi kültürümüze yabancılaştıran "yükselen değerler"in ve tek amacın refah içinde yaşayıp çok para kazanmak olduğu sığ bir yaşam biçiminin dayatılmasının eserleridir tüm bunlar. Biz hep kestirme yolu tercih ederiz; emek harcamaktan çalışmaktan ziyade kısa yoldan köşeyi dönmeye bakarız. Maalesef uzmanlığımız bu konudadır. Bugün de en kestirmeden paraya şöhrete kavuşmanın yolu olarak insanların karşısına sosyal medya fenomenliğini çıkardılar. Bu çok acı ve rahatsız edici bir durum.

Şimdi bu görünürlüğün de ötesinde sosyal mecralarda artık kişisel hesaplaşmaların yaşandığını da görüyoruz. Mesela son popüler örneklerden biri olan Dilan ve Engin Polat hadisesinde skandalların yanı sıra birçok kimsenin devreye girerek kişisel hesaplaşmalarını da yürüttüğünü gördük. Ya da Murat Ülker gibi bir sanayicinin Gıda Dedektifi ile bizzat sosyal medya atışmalarına girdiğini gördük. Bu eğilimi nasıl yorumlamak lazım?

Bence işler bu kadarla kalmadı. Bu sosyal medya işinin mafyası da türedi. Paranın bol olduğu, serbest dolaştığı her yerde mafya vardır. İnternet mecralarındaki yüksek kazanç da haliyle iştah kabarttı. Ver neredeyse bazı fenomenler kendi aralarında çeteleşmeye başladılar. Klan haline gelip "karşı taraftakilerle" rekabete girişmeye başladılar. Basitçe; para neredeyse mafya oradadır. Ne yazık ki bu ülkede feneomenliğin mafyasını da türettik.

İnsanları sosyal medya üzerinden sıkıştırıp, itibarlarını zedeleyip bu yoldan menfaat peşinde koşanların türediği bir gerçek.

Zamanında medyayı da öyle kullananlar olmadı mı? Sırf gazetelerine reklam vermeleri ya da ihale bağlamak için iş adamlarına şantaj yapan yayın kuruluşları görmedik mi? Para her zaman kendi mafyasını üretmiştir ve üretmeye de devam ediyor. Benim de son kitabım Hayatım Roman'da meslek hayatımdan böyle bir itirafım var. Geçmişte, bugün merhum olmuş bir gazete sahibinin gazetesinin yayın yönetmeniydim. Bir gün benimle görüştü. Jet Fadıl bize reklam vermiyormuş. Bana "Bu Jet Fadıl'ın üzerine gidelim, bakalım nasıl bize reklam vermezmiş. Sen bir araştır bakalım, bunun bir açığını yakalayalım" şeklinde bir şeyler söyledi. "Dışarıda bir sürü tetikçi var. Bunu herhangi birine yaptırabilirsiniz. Ben böyle bir şey yapamam." dedim, ceketimi aldım ve çıktım. Şimdi aynı şeyi internet siteleri yapıyor. Bazı haber siteleri var ki tamamen bu amaçla kurulmuşlar. İşleri gazetecilik değil medyanın gücünü kullanarak hukuk dışı para kazanmak. Belediye başkanına itibar suikastı, holding başkanına sabotaj gibi haberlerle bunu yapmak. Kuruluş amaçları bu olan haber siteleri var. İnternet daha denetimsiz bir mecra olduğu için bu tür işleri yapmak daha kolay.

Çıkar amacının da ötesinde internet ve sosyal medyada infial ve kargaşa çıkarmak, panik oluşturmak, itibar karalamak isteyenleri, özellikle toplumsal ve siyasi hassasiyetleri kaşıyanları sık görüyoruz. Buna karşı ne öngörüyorsunuz?

Herkesin dediğini ben de tekrarlamak zorundayım. İnternet de her şey gibi kullanış amacına göre değişir. Afet ve felaketlerde örgütlenmeyi, dayanışmayı sağlayan bir araç olarak da kullanılabilir ama son zamanlardaki hadiselerde gördüğümüz gibi nefret tohumları ekmek, kafaları bulandırmak için kullanılan bir araca da dönüştürülebilir. Siyasette bile asıl mücadele internet ve sosyal medya üzerinden yürütülüyor. Neredeyse her siyasi oluşumun parayla tuttuğu troller aracılığıyla kampanyalar yürüttüğünü ya da beyin yıkamaya çalıştığını görebiliyoruz. Bu açıdan hem çok faydalı hem de çok tehlikeli olabilen bir şey.

İnternet ve sosyal medyada her konuda her şeyi söylemek çok kolay olduğu için klavye kahramanlığı denilen bir kavram oluştu.

Bazısı sabah kalkıyor, bugünün en popüler ismi kim diye bakıyor ve alıp onu yerden yere vuruyor. Sırf bu amaçla, birilerini karalayıp yerden yere vurmak için uyanıp klavye başına geçen insanlar türedi. Eskiden bu kadar çeşitli kötülük yoktu. Şimdi internet ve sosyal medyada şeytana bile erken emeklilik istetecek bir ortam oluştu. Eskiden insanlar maça gidip bağırıp söverek deşarj olurlardı, şimdi ise kin, öfke, küfür kusmak, rekabetin
en acımasızını yapmak, intikam almak için daha özgür bir olanak var ellerinde: Klavye ve sosyal medya. Bu açıdan endişeliyim. Özellikle bir baba olarak çocuklar için endişeliyim çünkü bu mecralardan en çok onlar etkileniyor. Bence internetin kontrol edilmesi, denetlenmesi Türkiye'nin F-16'larına yeni bir silah sistemi entegre edilmesi kadar önemli. Türkiye eğer internete "Demir Kubbe" kurabilirse gelecek nesillerini emniyet altına alacaktır.

Kontrol denilince birçok insan da demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanması konusunda endişe duyarak tepki gösteriyor ama…

Mutlaka öyle olacaktır ve bu doğaldır ama bu biraz da demokrasiden ne anladığınıza bağlı bir şey. Ama demokrasi ve özgürlük bazılarının öyle bir hale getirdiği gibi hiçbir şeye aldırmadan dilediğini söyleyip, dilediğini yapmak değildir. Alanların kesişme noktaları var ve birinin özgürlüğü diğerinin
mahremiyetine saldırıya dönüşebilir. Bu nedenle bu işi devlet teknik donanımlarla, cezai müeyyidelerle, mali tedbirlerle önleyebilir. Herkes her istediğini yazıp söylediğinde bunun bir bedeli olduğunu bilmeli. Her yazılanın bir bedeli olmalı.

Yüksel Aytuğ kimdir?
Yüksel Aytuğ, 25 Ağustos 1963'te babasının memuriyeti nedeniyle bulunduğu Sivas'ın Hafik ilçesinde dünyaya geldi. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezun oldu. 1982 yılında Sarı-Lacivert Fenerbahçe dergisinde muhabirliğe başladı. Daha sonra sırasıyla Türk Haberler Ajansı, Güneş Gazetesi, İntermedya Yayın Grubu, Ses Dergisi, Hürriyet Dergi Grubu, atv, Vatan ve Sabah gazetelerinde muhabir, editör, servis şefi, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak görev yaptı. Kanaltürk ve Beyaz TV'de Medyatik adlı talk show programının yapım ve sunuculuğunu da üstlendi. Aşka ve Ölüme Dair ve Aşk Tedavülden Kalkmadan ve Sensizlik Bekçisi adlı şiir kitapları, Gaf Kürsüsü: Türk Pot Antolojisi adlı bir eseri ile Hayatım Roman adında otobiyografi kitabı, Mumya Firarda, Gün Geceye Dönerken ve 36'ncı Paralel adlı film senaryoları ile Erkekler Ağlamaz adlı müzikal tiyatro oyunu bulunmaktadır. Halen Sabah gazetesinin Günaydın ekinde Yakından Kumanda adlı günlük televizyon kritik köşesini yazan Aytuğ, evli ve bir kız çocuk babasıdır.

BİZE ULAŞIN