Yûnus Emre’nin menkıbevi hayatının felsefi ve psikanalitik çözümlemesi - 1

Hacı Bektaş’ın Yûnus’a sunduğu “nefes”, insanın kâmil insana ulaştığında verileceği belirtilen “kutsal ruh”un metaforudur. Bu “nefes” varlığın değişmeyen özünden habersiz olan insanı haberdar yapacak olan ledün ilmini/batınî ilmi sembolize eder.

PROF. DR. CAFER ŞEN SAYI:78
Yûnus Emre’nin menkıbevi hayatının felsefi ve psikanalitik çözümlemesi - 1

Menkıbelerdeki olaylar, sembol, metafor ve alegori gibi çeşitli söz sanatlarının kullanıldığı anlatımlarla aktarılır. Böylesine mitik bir dil, anlatılanı reel hayattan kopartmakla kalmaz, sonsuz bir yorumlamayı da başlatır. Söz sanatlarına dayalı mitik anlatım aslında bir tercih değil, daha çok zamanına göre varlığı algılamayla ilgilidir. Varlığın reel değil sembolik bir tarzda algılandığı zamanlarda insanın duyum ve durumlarını anlamlaştırma çabası mitik dille aktarılan bir evren yaratır.

Dolayısıyla mitik dille kurulan evren, hayatın hem reel unsurlardan hem ilişkilerinden uzaktır. Bu evreni düzenleyen akıl değildir. Her görünenin ötesinde ise gerçek olarak kabul edilene gönderim yapan daha gizli bir anlam vardır. Bu nedenle reel yaşamdan uzak, söz sanatlarına dayalı menkıbelerin yoruma açıklığı, onları daha bir gerçeklikten uzaklaştırır.

Hangi zaman diliminde yapılırsa yapılsın menkıbelerin yorumunda mevcut dönemin reel hayatı ve varlık alanından koparmamak gerekir. Çünkü birer temsil olan dil, varlıktan koparılırsa işleyiş mekanizmasının özelliğinden bir gösterilenin binlerce göstereni olan psikotik bir söylemin eşiğine varılan yorumlamalara varılır. Böylesine bir yorum modeli Yûnus Emre'nin menkıbeleri için de geçerlidir.

Yûnus Emre üzerine en detaylı çalışmalara imza atan ve menkıbesini ortaya koyarak yorumlayan Mustafa Tatcı'ya göre Yûnus'un hakiki hayatı ve kişiliği diğer menkıbelerin yapılarında görüldüğü gibi söz sanatlarına dayalı anlatım özelliğinde adeta kaybolmuştur. Kaynaklar Yûnus'tan bahsederken, elde edilen çok az bilgi rivayetlerle aktarıldığından Yûnus'un yaşamına dair anlatılanlarda neyin gerçek neyin rivayet olduğu bir türlü anlaşılamaz durumdadır.

Nefes-buğday sembolizmi

Elde bulunan menkıbelere göre Hacı Bektaş-ı Velî, Horasan diyarından Ruma'a (Anadolu) gelip yerleştikten sonra etrafında aşkın/transandantal olayların anlatıldığı mitik bir kişiliğe büründürülür. Gerek bu kişiliği gerekse öğretilerinin yayılmasıyla Hacı Bektaş'ın yaşadığı muhit Anadolu'da dikkatlerin toplandığı bir merkez hâline gelir.

Menkıbeye göre mevcut dönemde Sivrihisar'ın kuzey tarafındaki Sarıköy'de Yûnus adında tarımla uğraşan fakir biri yaşar. Bir kıtlıkla yüz yüze gelen yöre halkı en temel besin buğdaydan mahrum kalır. Bu nedenle Yûnus da kendinden mesafece bir hayli uzak olan Hacı Bektaş'ın kapısından boş dönmeyeceğini düşünerek, oraya gidip buğday istemeyi düşünür. Eli boş gitmemek için, dağdan alıç toplayıp Sulucakarahöyük'e doğru yola koyulur.

Yûnus, Karahöyük'e varınca, Hacı Bektaş'ın huzuruna çıkar, armağanını sunar: "Ben fakir bir kimseyim, bu yıl ekinimden yeterince alamadım, ümittir ki, bu yemişi kabul edip karşılığında buğday veresiniz, aşkınıza kifâf edelim" der. Hacı Bektaş, kendisine "öyle olsun" diyerek abdâllara işaret eder. Alıç kabul edilirken Yûnus birkaç gün orada kalır. Gitmeye karar verdiğinde, Hacı Bektaş'a haber verilir. O da, "sorun bakalım ne ister, buğday mı, nefes mi?" Yûnus'a bu soru yöneltildiğinde o, "ben nefesi neyleyeyim, bana buğday gerek" diye cevap verir.

Yûnus'un cevabı Hacı Bektaş'a bildirilir. Hünkâr, "varın Yûnus'a söyleyin, alıcının her tanesi için bir nefes verelim" buyurur. Yûnus der ki: "nefes karın doyurmaz, lütfederse buğday versinler." Bu söz üzerine Hacı Bektaş "varın söyleyin, alıcının her çekirdeği başına on nefes verelim" diyerek ısrar eder. Yûnus karşılık olarak: "Ben nefesi neyleyeyim, çoluğum çocuğum var, bana buğday gerek" sözleriyle "nefes"e razı olmaz. Bunun üzerine Hacı Bektaş, Yûnus'a dilediği kadar buğday verilmesini emreder.

Alıç-buğday-nefes mecazları

Yeterince buğdayı alan Yûnus veda ederek yola koyulur, köyün çıkışında "vilâyet erine vardım, bana nasip sundular, alıcımın her çekirdeği başına on nefes verdiler, razı olmadım. Ne olmayacak iş ettim, gâfil oldum. Şimdi, bu buğday bir nice gün içinde tükenir, nefes ise, ölünceye dek tükenmez. Ola ki, himmet ettikleri nasibi vereler" düşünceleriyle tercihinde pişmanlık duyar.

Yûnus dönüp Hacı Bektaş dergâhına geri gelir, aldığı buğdayı indirir. Oradakilere "bana buğday gerekmez o himmet olunan nasibi versinler" der.

Yûnus'un sözleri Hacı Bektaş'a arz edilir. Hacı Bektaş ise bu isteğe "o, şimdiden sonra olmaz. Biz o kilidin anahtarını Tapduk Emre'ye verdik, varsın nasibini ondan alsın" sözleriyle karşılık verir.

Günümüze kadar ulaşan geleneksel yorumlamalarında menkıbenin bu ilk bölümde "alıç" "buğday" ve "nefes" gibi metaforlar çözülmeye çalışılır. Bunlardan "alıç", Anadolu'nun birçok yerinde yetişmesi ve kolay ulaşılabilir olması niteliğiyle mütevazılığı sembolize eder. Alıç ile ledün/batın ilmini tahsil edecek talibin, dostuna götüreceği hediye olan "can" arasında bir özdeşlik vardır. Bu nedenle alıcın kabulü, esasen dosta sunulan can kurbanının kabulü anlamına gelir.

Felsefi açıdan böylesine bir yorumlamanın nedeni; varlığın zihindeki imgesi olan kavramın/gösterilenin, ses imgesine/gösterenlere tutturulamaması, bir gösterilenin üzerinden onlarca gösterenin kaymasıdır. Bu noktada gösterilen/varlık bir kez kaybedildiği vakit bu varlığın onlarca göstereni/ses imgesi ortaya çıkar. Aslında menkıbede "alıç" bir varlıktır felsefede "ne ise odur" kategorisinde bir varlık konumundadır. Bir varlık olan "alıç"ı sonu gelmez temsil/gösteren zincirine sokarak "alıç"a anlamlar yüklemek varlıktan kopmak, varlığı kaybetmektir.

Aşkın simgesel bir ağ

Psikanalitik açıdan menkıbede verildiği kadarıyla Yûnus, Hacı Bektaş'a duyumsadığı herhangi bir eksikliği, boşluğu doldurmak için bir gösteren aramak, anlam ihtiyacını karşılamak amacıyla gitmez. Yokluk veya varlık kaygılarını ortadan kaldırması için başvurmaz. Bu nedenle Yûnus, Hacı Bektaş'a "can" götürmez, alıç da "can"la özdeşleşmez. Sadece gerek yaşamla gerekse diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyecek gerçek, sert, temel maddeyi, buğdayı istemekle yetinir.

Üstelik mevcut dönemde Hacı Bektaş'ın adı etrafında örülen aşkın simgesel bir ağ mevcuttur. İşte Yûnus, Hacı Bektaş etrafında aşkın anlamlarla örülen bu ağdan habersiz, bu ağa bigânedir. Huzuruna çıkmadan önce Hacı Bektaş'ı yüce bir anlam evrenine oturtmamış, bu nedenle ilk başlarda herhangi bir etki altına girmemiştir. Hacı Bektaş, Yûnus nazarında varlıktan aşkın olan biri değil, içkin varlık alanında felsefi olarak "ne ise o" konumundadır. Bu nedenle Yûnus, Hacı Bektaş'tan metafiziksel bir anlamı var edecek aşkın gösterenler istemez.

Menkıbenin ikinci temsili göstereni "buğday", geleneksel yoruma göre ilahî nurun devir itibarıyla âlemlerden geçerek kâinatın özeti olan insana gelişindeki macerası düşünüldüğünde, bedene en yakın maddedir. Ekmeğin ham maddesi buğday, devir gereği insana yakın olmasından "teni" "nefsi" "bedeni" ve "ham insanı" sembolize eder. Yine buğday, maddî değer ölçüsü olması hasebiyle, madde/dünyevî değerler anlamına da gelir.

Bu nedenle bâtın/ledün ilminden haberdar olmayan Yûnus, Hacı Bektaş'tan "buğday" istemiş, böylece gaflette olduğunu görünür kılmıştır. Yine Yûnus'un gerek yoldan geri dönüşü, gerekse Tapduk'a gönderilişi Hacı Bektaş'ın himmetine mazhar olduğunu, buğdayı nefese dönüştürdüğünü gösterir.

"Ölüleri dirilten nefes"

Burada öznel olarak "buğday"ın sembolize ettiği anlamdan yola çıkılarak Yûnus'un tercihi üzerine bir yorumda bulunulur. Görmezlikten gelinen ise Hacı Bektaş ile Yûnus arasında hem bedensel tözlerin zamanı (Kronos), hem de maddi olmayan oluşun zamanı (Aion)'nı aynı yaşayamamaktan dolayı ortaya çıkan anlam ve kaygı farklılığıdır. Anadolu'nun önemli bir bölümünde tanınan Hacı Bektaş'ın yokluk ve varlık kaygıları ve gerçeği anlamlaştırma çabaları Yûnus'unkiler ile hiçbir zaman örtüşmez. Geleneksel yorumlamada tüm bu farklılıklar göz ardı edilerek her iki ismin kaygı ve anlam arama çabası aynı hemzemine indirgenir.

Menkıbenin geleneksel yorumuna göre Hacı Bektaş'ın Yûnus'a sunduğu "nefes", Hz. İsa'nın ölüleri dirilten nefesidir. Bu nefes, insanın, kâmil insana ulaştığında alacağı, emânete emîn olduğunda kendisine verileceği belirtilen "kutsal ruh"un metaforudur. Bu "nefes" varlığın, değişmeyen özünden habersiz olan insanı haberdar yapacak olan ledün ilmini/batınî ilmi sembolize eder ki bu aynı zamanda "ayân-ı sabite bilgisi"dir. Yûnus henüz bu ilmi tahsil edecek olgunlukta olmadığından "nefes"i reddetmiştir.

Hz. İsa'nın insanları diriltmesi fenomenolojik olarak kişinin farkındalığa varmasıyla ilgili bir durumdur. Bu farkındalık durumu, İ. Yalom'un Din ve Psikiyatri adlı eserinde ortaya koyduğu gibi ölüm gibi yokluk ve varlık kaygısıyla karşılaşan insanın mevcut duygu durumuna bir çare bulmak için varlık ve yasayla eskisinden farklı ilişkiler geliştirme ve kurmaya çalışmasının sonucu olarak ortaya çıkar. Örnek olarak Musevilik hakikati, yasa ve yasağın sınırları efendinin söylemi içinde arar. Hristiyanlık ise yasa ve yasağın ötesine yönelimle farklı bir hakikat arayışına çıkar.

Bu nedenle S. Zizek, Hristiyanlığa ait söylemin belirlenimlerin ötesini yönelerek histerik söylemle özdeşleştiğini ifade eder. Histerik söylem sabitlenememe özelliğiyle yasa ve yasağın ötesine geçme yönelimi gösterir. Her mistik faaliyet yasa ve yasağın ötesine yönelerek Varlık ile dolayımsız temas kurmaya çalışır. Bu noktada Hristiyanlığın söylemiyle mistiklerin söylemi hakikati yasa ve yasağın ötesinde arama noktasında özdeşleşir.

Bir nevi "celâl terbiyesi"

Menkıbenin geleneksel yorumuna göre Yûnus, buğdayı alıp yola koyulduktan sonra ani uyanışla hatasını anlayarak geri döner. Bu kez Hacı Bektaş onu kabul etmeyerek Tapduk Emre'ye gönderir. Hacı Bektaş'tan gelen "ilahî nefesi" reddeden Yûnus'un hakikate açılan kapısının anahtarı Tapduk'a verilir. Esasen bu tavır bir nevi "celâl terbiyesi"dir.

Bu yorumlamada Yûnus'a hatasını fark edecek kadar süre tanınmaz. Psikanalitik açıdan Yûnus'un kararını değiştirmesinin nedeni Hacı Bektaş tarafından içine/aklına yerleştirilen J. Derrida'nın kavramlaştırdığı "aşkın gösterilen" (transcendental signified) olan "nefes"tir. Dolayısıyla Yûnus, yolda elindeki varlık olan buğdayı değil, eksik olan, ele geçirilmeyen aşkın gösterilen "nefes"i düşünmeye başlar.

Bu durum tıpkı J. Lear'ın Mutluluk, Ölüm ve Yaşamın Artakalanı eserinde gösterdiği gibi birinin bizlere "mutlu musun?" sorusunu sorup, iç dünyamıza mutsuzluğu yerleştirmesine benzerdir. Yûnus aslında bütün yaşamı boyunca her tür eksikliğin yerini daha sonra Tapduk'un dergâhında edindiği aşkın gösterilenlerle doldurmaya çalışacaktır.

Menkıbeden rivayetle Hacı Bektaş'ın sözü Yûnus'a iletilir. Yola koyulan Yûnus, Tapduk'un dergâhına giderek durumunu anlatır. Tapduk, ona "safa geldin, hâlin bize malûm olmuştu; hizmet et, emek yetir, nasibini al" der. Yûnus'un hizmetinin ne olacağına dair sorusu üzerine, ona dergâhın arkasındaki dağdan dergâha odun getirme hizmeti verilir. Yûnus bu vazifeyi uzunca bir süre yerine getirirken başından çeşitli olaylar geçer.

NOT: Bu kapsamlı özgün makalenin devamı Lacivert'in bir sonraki sayısında devam edecektir.

* Prof. Dr., Tük Dili ve Edebiyatı, Dokuz Eylül Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN