Örümceğin Biri (V)

Çünkü akıllı kadınlar her zaman saman altından su yürüten, plancı ve komplocu yaratıklardır.

Şükran Erdoğan SAYI:05 / Eylül 2014
Örümceğin Biri (V)
-geçen aydan devam-

Zehra'nın saati 23.17'yi gösteriyordu. Cenaze evinden dönerken, Zehra, Burak'ın sıkıntılı hâlini neye yoracağını bilemediğinden ve aslında öğrenmeye de mecali olmadığından dönüş yolu -yine- oldukça sessiz geçmişti. Adli Tıp'tan dönen Feyza, moda evinden dönen Murat, Fahrettin Amir'in talimatıyla yapacakları toplantı için çoktan emniyete gitmişlerdi. Saadet'in ölü bedenini Adli Tıp'tan ancak ertesi sabah alabilecek aile yasta, katili ise hâlâ dışarılarda bir yerlerdeydi. Zehra sürekli olarak telefonuna gelen çağrıları cevapsız bırakıp, mesajları ise okumadan silerken, Burak da bir yandan uzun süredir üzerinde çalıştığı Erivan dosyası ile alakalı, muhbiri ile gideceği buluşmaya geç kalacak olmanın stresi içerisinde eline aldığı sigaraları yakmadan ikiye kırıp atıyordu. Paketinde kalan son sigaraya uzun uzun bakıp, paketle birlikte onu da buruşturup kapının önündeki çöpe atarken, yanlarından koşarak geçen Fahrettin Amir, Burak'a çarptığının farkında bile değildi. Burak, amirinin ardından seslendiyse de Fahrettin Amir onu duymadan bir hışımla arabasına bindi ve saniyeler içerisinde emniyetten ayrıldı. İki buçuk dakikaya kalmadan kapıda beliren Murat ve ardından gelen Feyza nefes nefese kalmışlardı.

"-Pekâlâ. Ne oluyor?" diye sordu Burak.

"-Hiçbir fikrimiz yok" dedi Murat, Feyza'ya bakarak.

Hep birlikte dönüp, Fahrettin Amir'in peşinden baktılar. Fahrettin Amir'in çılgınlar gibi nereye koşuşturduğunu, hem de önemli bir görüşme yapacaklarken, hepsi merak etmişti.

"-Sanırım eve gidiyoruz" dedi Feyza.

"-Sizi bilmem ama benim çok acil gitmem gerekiyor" dedi Burak, muhbirini kaçıracak olmanın verdiği telaşla.

Murat her zamanki alaycı ve rahat tavrıyla, gevşek gevşek:

"-Ne o randevun mu var?" diye sorunca, oldukça sert ve soğuk bir tavırla;

"-Evet" diye cevapladı kızdığı soruyu Burak.

Zehra'nın dalgın hâlini kaçamak attığı bakışla yakalayınca daha da sinirlenen Burak daha fazla orada kalmak istemeyerek;

"-Bana eyvallah" der demez karşılık beklemeksizin çekip gitti.

Ardından Murat pişkinlikle:

"-Eee yine kaldık mı üçümüz?" deyince,

"-Hayır kalmadık, biz de gidiyoruz çünkü" dedi Feyza.

Feyza ileriye doğru giderken, Zehra Murat'a dönüp:

"-Moda evinde dikkatini çeken bir şey oldu mu?" diye sordu.

"-Her zamanki gibisiniz küçük hanım; ciddi ve ciddi. Pekâlâ. Oldu. Kızın erkek arkadaşı, Candarların oğlu Kerem. Şefleri Gülten Hanım'dan başkası bilmiyor iş yerinde. Annesi kendine elbise diktirirken, Kerem de gelip kadını bekliyormuş uzun uzun. Üstelik bunu da dert etmiyormuş.
"-Kim dedi bunu. Şef mi?"

"-Evet. Akıllıca değil mi? Akıllı bir kadın zaten. Çıkarı olmasa o züppe annesini o kadar zaman hayatta beklemez tabii. Kadın da anlamış durumu hemen."

"-Kerem mi dedi, Kerem Bey mi?"

"-Kim? Şef mi?"

"-Evet."

"-Hmm bakayım. Kerem dedi."

"-Hm. Peki."

"-Bir saniye. Ne demek bu şimdi?"

"-Bilmiyorum Murat. Sence ne demek?"

"-Şefle Kerem Candar önceden tanışıyor demek."

"-Ya da şef Kerem Candar'ı tanıyor demek."

"-Ne yani bu bir aşk cinayeti miydi?"

"-Bilemeyiz. Göreceğiz."

Bunun üzerine Feyza;

"-Bu durumda, Kerem Candar ve Saadet birbirlerini severler. Şef de aynı zamanda Kerem Candar'ı sevmektedir. İlişkilerinin bir ileri boyuta geçmesini engellemek için şef Saadet'i öldürür. Üstelik görüştüklerini de bilen tek kişi."

"-Bizim bildiğimiz tek kişi" diye mırıldandı Zehra.

Detayları ile moda evindeki gözlemlerini Zehra ve Feyza'ya aktaran Murat;

"-Ya da ailesine haber verdi ve abisine ya da kuzenlerinin birine Saadet'i öldürttü. Kızı kendisi öldürmeyecek kadar akıllı bir kadın o. Üstelik kıza hınçlı da olabilir."

"-On defa akıllı dediğin kadını ne de kolay kıskanç ve katil yaptın. Çünkü akıllı kadınlar her zaman saman altından su yürüten, plancı ve komplocu yaratıklardır değil mi komiser?

"-Ne alakası var ya? İşimizi yapmaya çalışıyoruz burada. Nereden ne çıkardın gene! Ayrıca biraz önce sen de kadına katil dedin."
"-Tabii, 'ne alakası var' olur şimdi. Bi git Murat. Bi git Allah aşkına!"

Bu esnada sessizliğini koruyan Zehra'ya dönen Murat:

"-Sen ne diyorsun Zeze?"

"-Tek bir cinayet üzerinde konuşuyor olsaydık bu dedikleriniz çok muhtemel olurdu. Ama bunun bir seri cinayetin son halkası olduğunu düşünürsek, burada doğru olmayan bir şeyler var. Yine de bu detaylar oldukça önemli. Siz beni beklemeyin. Ben biraz daha burada olacağım. İyi geceler."

"-Tamam, iyi geceler."

"-Feyza, sen bir dakika kalsana!"

Murat oradan aceleyle gitmesi gerektiğinin farkındaydı. Başını öne alıp, seri adımlarla Zehra ve Feyza'nın yanından uzaklaşırken, Feyza hızlıca atan kalbinin sesi duyulacak diye korkuyordu.

"-İyi değilsin Feyza."

"-Bir boğsam şunu ancak ondan sonra iyi olacağım. Etrafımda sırıtarak dolanıyorken iyi olamıyorum."

"-Biliyorum. Haklısın... Haklısın da ne zamana kadar böyle devam edecek? Ya da sen ne zamana kadar dayanabileceksin bu duruma? Fazlaca yüklenmiyor musun Murat'a?"

"-Nasıl yani? Sen onu mu savunuyorsun? Hem onu şimdiye kadar zehirlemediğime falan dua etsin o! Hâlâ yaşıyorsa…"

"-Onu hâlâ sevmene borçlu..."

"-Lanet olsun Zeze! Gidiyorum ben. Yarın görüşürüz. Tamam mı?"

"-Peki. İyi geceler."

"-İyi geceler... Gelmene çok sevindim inan. Biraz daha sensiz ne yapardım buralarda bilmiyorum gerçekten."

"-Buralardayım biraz daha. Üzülme… Düzelecek her şey... Hadi git sen. İyi geceler."

"-İyi geceler."

***
Emniyetteki çalışma odasına giderken, New York Polis Departmanı'ndaki odasını anımsadı Zehra. Zar zor bir masayı sığdırabildiği ufacık, karanlık, camı olmayan sıkıcı bir odaydı ama yine de seviyordu orayı. Kapısının hemen sağ tarafında David'in, onun hemen yanında da Lauren'in masası bulunuyordu. David, uzun yıllar uyuşturucu mafyasının içinde gizli görevde bulunmuş, görevde uyuşturucu kullanmak zorunda kalmış, rehabilitasyon sürecinden sonra 2 yıldır temiz, eski bir alkol ve uyuşturucu bağımlısıydı. Lauren ise polis babası ve polis ağabeylerinden sonra, aile geleneğini devam ettirmiş, cinayet masasına zor da olsa uzun çabalar sonucunda girebilmiş, başarılı bir dedektifti. İhtisas alanı zooloji olmasına rağmen, polis akademisini kısa sürede bitirmiş, birçok olayı kısa zamanda çözmesi de departmanın içinde hızla yükselmesini sağlamıştı.

İki aydan sonra -tam olarak 76 gün, 15 saat, 41 dakika- ilk kez içi sızladı Zehra'nın. Odasını özlemişti. Geri dönmek istiyordu. Ama dönmeyecekti. Telefonunu kapattı. Camdan duvarları çizdiği resimlerle kaplı odasına girdi. Odanın tam ortasına çektiği dönen sandalyesine oturdu. Ayakkabılarını çıkardı. Eşarbını gevşetti. Gözlerini kapattı. Bir iki dakikalık aradan sonra kömür kalemini eline aldı ve boş bulduğu iki kâğıda bir şeyler daha çizdi. Onları da diğerlerinin yanına astı. Dönüp son bir kez hepsine baktı. Sonra ışığı ve kapısını kapattı. Artık evine gidebilirdi.

***

Zehra evine geldiğinde sabah ezanı neredeyse okunmak üzereydi. Üstünü başını değiştirmeden önce mutfağa uğrayıp eline bir maden suyu aldı, sonra da odasına geçip gece lambasını yaktı. Fazla ışığı sevmediğinden, anneannesinin ona hediye ettiği krem keten abajurun üzerine fuşya rengi bir şal atmıştı. Işığı açtığında odayı kaplayan tatlı koyu renk, bir şekilde ona mutluluk veriyordu. Gün boyunca ilk kez rahatladığını hissetti. Eşarbını yatağının kenarına astı ve yatağına uzandı. Örümcek, sabah ördüğü ağın tam ortasında hareketsiz duruyordu.

"-Aha buradasın demek. İlk günün nasıl geçti bakalım? Hmmm benimle konuşmuyorsun çünkü benimle konuşman için önce tanışmamız gerekiyor, öyle mi? Pekâlâ, hadi tanışalım bakalım. Benim adım Firuze Zehra. Firuze annemin anneannesinin ismiymiş. Zehra ise babaannemin... Ve senin adın da… Evet, senin adını da ben koyacaktım değil mi? Peki, söyle bakalım senin adın ne olsun? Aslında düşünmedim değil. Düşündüm. Ama isim koymak takdir edersin ki hiç de kolay bir şey değil. Bir kere dişi misin erkek misin bilemedim. Örümceklerin cinsiyetini de hiç düşünmemişim şimdiye kadar, onu fark ettim. Sonra acaba cinsiyetiniz var mı diye düşündüm. Sonra haksızlık ettiğimi fark ettim. Ben bilmiyorum diye yok mu acaba şeklinde düşünmek de aslında bayaaa bi kabalık. "Bilmiyorsam, yoktur" Hah. Çok erkeksi bir tavır."

Maden suyundan bir iki yudum alıp, odanın içinden dolanmaya başlayan Zehra devam etti:

"-Hmm bakalım sana şöyle bir. Siyahlı sarılı bir tipin var, ne sarışınsın ne de esmer. Melez desem o da değil. Nereli olduğunu bir çıkarabilseydim ona göre bir isim verebilirdim sana mesela. Bunu geçiyoruz o zaman. Diğer örümceklerden de büyüksün gibi görünüyor. Ama daha fazla büyümesen iyi edersin. Neyse ağını ördün, evini kurdun. Bizim dünyamızda, -bu çevrelerde en azından- erkeksin demek bu. Afrika'nın Asya'nın bazı yerlerinde de kadınsın demek. Hayvanlarda durum biraz daha karışık bu hususta. Dolayısıyla hâlâ bir ipucu vermiyorsun bana. Ağın sarı, ki bunu ilk kez görüyorum, cins örümcek olduğunu varsayıyorum. E bir de her şeyin cinsi beni illaki bulur, o yüzden sana bence en iyisi Guérart diyelim. Ama yine de senin dişi olduğunu varsayıyorum. Yani kesin öyle varsaydım sabah, aksi takdirde hâlâ burada olmazdın.

Ayrıca, my black lady Guérart, görüyorum ki bacakların oldukça fazla ve bir hayli uzun. O bacaklarla gayet hızlı bir şekilde hareket ettiğini tahmin ediyorum. E sizin bir de malum birden böyle aşağıya inme, yukarıya çıkma gibi özellikleriniz var. Bu durumdan huylanabilirim. Dolayısıyla ben evdeyken, özellikle de uyurken falan, oradan aşağıya inmezsen iyi edersin. Şimdiden anlaşalım. Eğer sözünü tutarsan ben de ağına düşen böcek, sinek bilumum yemeklerine dokunmam. Eğer beraber yaşayacaksak tabii ki birbirimizi daha iyi tanımamız gerek. Aksi takdirde… Aksi takdirde anlaşamayız ve ben seni öldürmek zorunda kalırım.

Benimle yaşamana izin verdim diye ya da cins örümceksin falan diye bunu yapmayacağımı düşünme sakın.

He bir de bak şimdiden söylüyorum sana. Hiçbir zaman hiç kimseye güvenme. Duydun mu beni? Hm? Güvenme. Asla. Tamam mı?"
Bunun üzerine Guérart 10 cm kadar aşağıya indi ve ipinde sallanmaya başladı, sonra aynı hızda tekrar yukarıya çıktı ve ağının tam ortasına yerleşti. Arada bacaklarını hareket ettiriyor, böyle yaptığı zamanlarda ağında ufak titreşimler meydana geliyordu.

"-Hmmm. Söyle bakalım Guérart. Bu isimler neye göre belirleniyor? Mesela Kader… Neden bütün kaderler kadındır? Hm?"
Guérart yeniden yerinden iki santim kadar yana kaydı, ağı titreyince duvara çarpan gölgesi, henüz çözülmemiş kocaman bir bulmaca gibi görünüyordu.

"-Sen benim yanımda kal olur mu? Gitme... Aşağıya da inme ama! Anlaştık? Şimdiii… Kerahet vakti girecek birazdan. Kalk bakalım namaza."
Odasındaki paravanın üzerinden, annesinden kalan krem ipek sabahlığını üstüne geçirdi. Çocukken Zehra'nın en büyük keyfi annesinin kucağına oturup, bu sabahlığın yakasındaki Türk işi nakışlı desenlerin manasını annesine sormaktı. İnci Hanım da her bir ipliği ayrı bir hikâye ile anlatır, sonra da desenleri nasıl çıkardığını, gergefi nasıl gerdiğinden başlayıp, her bir ilmiği nasıl geçirdiğine kadar hepsini en ince ayrıntısına kadar küçük ve meraklı kızına anlatırdı. Şimdilerde Zehra ne zaman annesine sarılmak istese, annesinin inci küpelerini takıyor, sonra da bu sabahlığı giyiyordu. -Nitekim son iki buçuk aydır üzerinden bu sabahlığı çıkarmıyordu.-

***

Yatsı namazından sonra, kütüphanesinde gezinen Zehra sanki öylesine bakınıyormuş gibi yapsa da, aslında bir kitap aradığından emindi. Ama hangi kitabı aradığını bir türlü bilemiyordu. Öylesine yerleştirdiği CD, Chet Baker'dan Almost Blue'yu çalıyordu. Sesini kısık bıraktı. Sonra da yaklaşık 3000 kitabına teker teker göz gezdirdi, ta ki Der Amokläufer'i -Amok Koşucusu- bulana dek. Stefan Zweig'ın çeşitli hikâyelerinden oluşan bu kitabı eline aldı, sayfalarında gezindi ve aradığı paragrafı buldu:

"-Amok ne demek biliyor musunuz? Sarhoşluktan öte bir şey… Bir çılgınlık, insanlarda görülen bir nevi çılgın öfke… Öldürücü, anlamsız bir monomani krizi; bu kriz başka hiçbir alkol zehirlenmesiyle karşılaştırılamaz. Ben kendim de, orada kalırken birkaç vakayı incelemiştim -insan başkalarının başına gelen vakalar konusunda her zaman çok akıllı ve çok tarafsızdır ya!- ama olayın korkunç nedenini hiç ortaya çıkaramadım… Bunun bir şekilde iklimle de ilgisi var, bir fırtına gibi insanın sinirlerinin üstüne çöküp de sinirlerin yay gibi fırlamasına neden olan bu tropikal, ağır iklim… Yani Amok… Evet, Amok durumu şöyle oluyor: Sıradan, iyi niyetli bir Malezyalı içkisini içer… Donuk, kayıtsız, etrafıyla ilgisiz bir halde öyle bir kenarda oturur. Benim odamda oturduğum gibi… Sonra aniden yerinden fırlar, hançeri kaptığı gibi kendini sokağa atar. Dosdoğru koşar, hep dosdoğru… Nereye gittiğini bilmiyordur. Elindeki krisle önüne ne çıkarsa, insan ya da hayvan fark etmez, bıçaklayıp geçer; gözünü kan bürümüştür, içindeki ihtiras gittikçe artmaktadır. Ağzı köpüklenir, çılgın gibi bağırmaktadır. Ama koşar, koşar, koşar, artık sağına soluna bakmadan, tiz bir sesle bağırarak, kendini alamadan elindeki kanlı krisle koşmaktadır… Köylüler hiçbir gücün Amok koşucusunu durduramayacağını bilir. Bu yüzden, o gelirken, insanları uyarmak için: "Amok! Amok!" diye bağırırlar ve herkes kaçar. Ama o hiçbir şey duymadan, hiçbir şey görmeden koşmaktadır, karşısına ne çıkarsa bıçaklayarak koşmaktadır… Ta ki kuduz bir köpek gibi vuruluncaya ya da kendisi köpürerek yere yığılıncaya dek…"

Hikâye, bunu anlatan doktorun nasıl bir Amok koşucusu gibi sevdiği kadının peşinden koştuğunu anlatması ile devam ediyordu. Fahrettin Amir'i de görünce bu doktoru anımsayan Zehra, anneannesi ve Habibe Hatun'un aksine, eski defterlerin kapanmadığını çok iyi biliyordu… Öğleyin Fahrettin Amir'le karşılaştığında, amirin yüzündeki sararma, sesindeki titreme daha da anlamlı hâle gelmişti şimdi. Nergis gelmişti kesin. Gelmiş olmalıydı. Aksi takdirde Fahrettin Amir'in savunmasızlığını bir türlü kendisine açıklayamıyordu Zehra. Ve bir de bunu öğrenmek istemediğinden çok emindi. Anneannesine yapacağı ziyareti ertelemeli miydi bu durumda? Ziynet Hanım darılacaktı torununa ama Zehra yeni bir duygu karmaşasının içerisine giremeyecek kadar yorgun, bezgin ve hâlsizdi. Ayrıca Saadet vardı bir yanda. Önce onun katilini bulmak zorundaydı. Zehra da aslında bir tür Amok koşucusuydu. O katili bulmadan başka hiçbir şey yapamayacağını çok iyi biliyordu. Odaklanamıyordu. Bugün hiç yemek yiyememiş, kitaplarından bir sayfa bile okumamış -aynı anda 3-4 kitap birden okurdu-, küpelerini yeniden istiflememiş, hatta onlara bakmamıştı bile -ki bu Zehra için oldukça anormal bir durumdu.- Sabah ilk iş Kerem Candar'ı görmeye gidecekti. Issız bir tepede, beyazlar giyinmiş, ellerinde lavanta ile ölü olarak bulunan 3 genç kızın ortak noktası pekâlâ yine genç bir delikanlı olabilirdi. Sonrasında o kızlarla kendi arasındaki farkı düşündü Zehra. Onun da kalbi durmuştu sanki. Nefes alıp vermesini saymazsa, o da ceset gibiydi. Hangisi daha iyiydi? Yaşamak mı, ölmek mi? Ölü gibi yaşamaktansa ölmek hiç de fena olmazdı aslında. En azından, kendi içinde her gün başa sardığı rezilliği tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmazdı… Derin bir nefes aldı. Guérart ağında kıpırdamadan duruyordu.

"-Uyudun mu Guérart? Sahi, örümcekler uyur mu?"

Sonra da bir an sorusuna cevap beklediği için hâline acı acı güldü…

***

Sabah ezanı boş sokaklarda yankılanırken, Zehra serin ve karanlık odasında yerde oturmuş, ay ışığını seyre dalmıştı. Uzun uzun müezzinin güzel sesinden ezanın keyfini çıkardı. Huzur ve mutluluk burada değilse başka neredeydi, bilmiyordu. Namazdan sonra yatağına uzandı, küpelerini çıkardı, onları yeniden komodinin üzerine abajurun yanına koydu. Ay ışığında inciler karanlığı yırtan bir çift göz gibi parlıyordu. Annesini anımsadı Zehra. İnci Hanım… Asil bir kadındı. Zarifti. Âşıktı. Ve her zaman mütebessimdi. Zehra annesine benzeyen bir kadın hiç görmemişti sonrasında. Annesi kimseye benzemiyordu demek ki. Onunla birlikte büyüseydi nasıl biri olurdu acaba diye düşünürdü zaman zaman… Bir türlü tahayyül edemiyordu kendisini annesi gibi. Ona göre daha çok babası Nihat Bey'e benziyordu; aklında kaldığı kadarıyla duygularına hâkim biriydi, çoğu insan onu duygusuz olarak görse de, oldukça duygusal bir insandı. Yine de sert mizaçlı ve çok konuşmayan -en azından insanlarla- biriydi.
Yorgunluktan uyuyamadığı uzunca bir ağnamanın ardından, göz kapakları artık iflas etmeye başlamıştı. Hayal meyal Guérart'ın aşağıya doğru indiğini gördü…

"-Hayır Guérart… ı ıh… Guér… ne de… dim ben san..."

Ama Zehra uykuya yenik düşmüş, Guérart aşağıya inmişti bile…
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN