Osmanlı tokadı ışın kılıcını döver mi?

Ben, Âteşîn Atılgan, geçmişten, Osmanlı’dan birilerini bugüne getirecek olsam, kimi getirirdim? Padişahlardan ya da hanım Sultanlardan birini, bir âlimi, bir şeyh efendiyi, bir şairi... Yeniçeriler iyi hoş da, getirebilinecek ne çok kişi varken getire getire iki yeniçeri mi getirir insan?

Âteşin Atılgan SAYI:01 / Mayıs 2014
Osmanlı tokadı ışın kılıcını döver mi?
Geçen akşam annesiyle torun ziyarete geldi. Boyumca evlatlarım, evlatlarımın da -Allah bağışlasın- bir dolu danası var ya, bu eniği ayrı bir severim. Geldiklerini apartman girişinden belli ettiler, önce yanlış mı duyuyorum dedim ya, torun merdivenlerden gümbür gümbür, gülbank okuyarak çıkıyordu. "Hayırdır inşallah, evladım, sen gülbank okumayı nereden öğrendin?" demeye kalmadan, beni şöyle öpermiş gibi bir ibikleyip televizyonun başına geçti. Geçerken de beni yerimden zıplatıp "Aman, evi Ticânîler mi bastı?" dedirtecek kadar yüksek bir sesle "Ya Hâkk!" diye bağırarak annesinden kumandayı istedi. Haftada bir, seçtiği bir diziyi izleme izni varmış çünkü anlaşmaları öyleymiş. Aklım bu anlaşmaları, sözleşmeleri pek kesmiyor: Bizim zamanımızda çocuğa ne dersen onu yapardı, şimdikilerin her işi pazarlık ve anlaşma, aile değil sigorta şirketi sanki. Neyse, torun gözleri ekrana yapışık, mehteranlı bir şeyler seyretmeye ve "Okul nasıl, dersler nasıl?" sorularını tek heceli cevaplarla geçiştirmeye başlamışken birden döndü ve annesine, "Anne, Osmanlı tokadı ışın kılıcını etkisiz hale getirir mi?" diye sordu. (Işın kılıcı nedir, biliyorum elbet. Çocuklarımızı dağ başında yetiştirmedik. Cübbeli koca adamların birbirlerine salladıkları uzun el fenerleri. Bizim terzi Muzaffer'in makası gibi her şeyi kesip biçtiği düşünülüyor ve oğlanlardan erkek torunlara hepsi müptelası.) Gelin, bilâtereddüt "Getirir oğlum," diye cevap verince, bizimkine gülbank okutup biz bir Sübhaneke'yi ezberletemezken ikide birde "Ya Hakk!" diye çığırtıp ışın kılıcını yeneceğini düşündürten şu dizi neymiş, bir de ben bakayım dedim.

Torunla oturduk televizyonun karşısına, gelin de sağolsun çayımızı meyvemizi eksik etmedi, başladık ben şehir dışına tayini çıkan taze öğretmen torunuma patik örerken izlemeye. "Tey tey tey, Âteşîn Hanım," diye hayıflanmadım da değil kendi kendime, "rahmetli anacığın 'Her ilmeğinizde Allah deyin' derdi, sen dizi izleme peşindesin." İşte bu yüzden ben ahir zaman insanıyım da, anacığım değildi.

Akşemseddin'le Fatih Han Hazretleri göründüler ilk anda. Bir toparlandım şöyle, amma velakin bizim diziciler her şeyi becerdiler de şu takma sakal işini beceremediler bir türlü, koskoca Fatih'in sakalının derisiyle birleştiği yerde benim yaşlı gözlerimin bile fark edeceği yapıştırıcı izleri var. Sonra Akşemseddin konuşmaya başladı -film olduğunu bilse de insan heyecanlanıyor, "Acaba koskoca Akşemseddin, tam da fetih öncesi ne diyecek Sultan Mehmet Han'a?" diye- şunu söyledi hazret: "İstanbul fettan bir kadın gibidir; her köşesinde bir dolap,
her kuytusunda bir riya.. Sarhoşluk, zina, faiz; yılandan daha yılan, kurttan daha kurt mahluklarla dolu." Gözlüklerimin üzerinden ters ters baktım Mazhar Alanson'a, "Sen Akşemseddin misin Kadir Savun mu?" diye sordum, "Madem o kadar fettan ve kötü İstanbul, neden almak istiyorsunuz?" Cevabı gecikmedi, İkinci Mehmet verdi: "Mary Magdalane, Hz. İsa'nın karşısına çıkmadan önce öyle bir kadındı değil mi? Sonra tövbekâr oldu, tertemiz oldu. Ben Osman oğlu, Orhan oğlu, Yıldırım oğlu, Mehmet oğlu, Murat oğlu Mehmet. Konstantiniyye'nin tevbesiyim. Allah'ın izniyle o da bana vardığında tertemiz olacak." Mazhar Alanson'a Kadir Savun musun Akşemseddin mi diye kızarken II. Mehmet Han'ı oynuyor zannettiğim aktör de Kadir İnanır çıkmadı mı başıma? İstanbul'u fethetmiyorlarmış da kardeşlerini okutabilmek için kötü yola düşmüş Ahu Tuğba'yı kurtarma yollarını arıyorlarmış meğer. Sizi bilmem ya, belki yaşlılığın getirdiği tahammülsüzlükten, kadınların yoldan çıkmış ve fethedilecek, düzeltilip hale yola sokulacak varlıklar olarak görülmesinden çok bunaldım. Sadece o da değil, bir şehir neden bir şehir olamaz sadece? Neden, fethedilmesi, alınması, el değiştirmesi, temizlenip güzelleştirilmesi için illa bir kadınmış gibi tasvir ve tasavvur edilmesi gerekir?

"Şu adamlar bizi adam etmeye uğraştıklarının yarısı kendilerini düzeltmeye uğraşsalar dünya çiçek gibi olurdu. Zaten nur içinde yatsın, benimki de böyleydi rahmetli" diye kendi kendime homurdanmaya başlamıştım ki dizinin başrol oyuncusu kız çıktı sahneye. Adı ne, tahmin edin? Tabii ki Konstantina. Boyu devrilip altında kalasıca babası bir Bizans soylusu. Konstantiniyye'yi Osmanlı'nın elinden kurtarma harekatının bir aracı olarak Konstantina'yı, biricik kızını Fatih'e yem niyetine ikram etmeyi kuruyor. Fatih'le Konstantina yakınlaştığında, kızına verdiği zepzehirli hançerle kızının hükümdarı öldürmesini istediği planını kızına anlatırken sinirle güdümlü ve tecrübeli anne terliğimi ekrana fırlattım. Kız da bir içim su, pek güzel maşallah. Nitekim dizideki asil ve soylu hislerin insanı II. Mehmet, bu ikram teklifi karşısında Konstantina'nın babasına kükreyerek: "Bu teklifinizle hem kendinizi hem kızınızı hem de beni küçük düşürdünüz. Siz beni basit bir köle taciriyle, uçkuruna düşkün tekfurlarınızla, o soylu dediğiniz putperest pespayelerle karıştırdınız. Biz feth-i Konstantiniyye'yi tasallut-u ırz için değil, rıza-ı aşk için talep ederiz, atın şu densizi. Bizim ahlaktan nasibini almamışların yardımına ihtiyacımız yok" deyince içimin yağları da erimedi değil hani şimdi. Yalnız, bu asil kovuşun hemen ardından kızcağıza yanaşıp Avnî'den (yani kendinden) "Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânım sana / Âşikâr olurdu gâlib râz-ı pinhânım sana" beyitini okuyunca "Sen de mi Fatih?" diye sormadan edemedim.

Şu Bizanslı tekfur kızcağızların da çektikleri zaten. Hikmetinden sual olunmaz rabbim zaten yılan gibi, çiyan gibi, kötü mü kötü babalar düşürmüş kaderlerine, yetmezmiş gibi üzerine bir de Cüneyt Arkın'dan bu yana bizimkiler rahat bırakmıyorlar bu kızcağızları. Belki bu kızlar savaşsız, dövüşsüz, zindansız, babaları ile eşlerinin gördükleri yerde birbirlerini öldürmeye kalkışmadıkları sessiz sakin bir hayat istiyorlar, hiç onlara soran yok. Dizideki en ince ruhlu, en fedakâr insan babasının duygu sömürüsü neticesi tüm cesaretini toplayıp Fatih'i öldürecekken onun, çok sevdiği şair Avnî olduğunu anlayınca vazgeçen ve hayatını Fatih için feda eden Konstantina. Vallahi pek beğendim Konstantina kızı, hani bizim haytalardan birinde biraz hayır olsa, bugünden yarını beklemem, gider sette isterim yönetmenden. Bu devirde böyle kadirşinas insan bulmak kolay mı? O kadar kötü, hilekâr, cabbar başka karakterler varken böyle ipek gibi kızı ve cisimleşmiş hali olduğu Konstantiniyye'yi daha dizinin en başında "fettan" olarak tanımlayanlar utansın, ne diyeyim?

Galiba bir tek Fatih'le Konstantina'yı izleyeceğiz derken iki şahbaz çıktı karşımıza, torunu da kendinden geçirerek: Vazifelerini yerine getirmedikleri için Akşemseddin tarafından cezalandırılarak bugüne gönderilen iki yeniçeri; Doğan ve Şahin Beyler. İsimlerini duyunca içimden "Kartal ve Murat Beyler neredeler?" diye sorasım geldi. Diziyi aldılar Fatih'le Konstantina'nın elinden, evirip çevirmeyebaşladılar. Bütün olaylar onların etrafında dönüyor. Şöyle yan gözle baktım da bizim sıpaya, ekranın ağzına düşmüş, gıkını çıkartmadan izliyor yeniçerileri. Dikkatimi gören gelin, çayımı tazelerken eğildi kulağıma: "Yeni kahramanları bunlar anne, dilinden düşürmüyor hiç." Aman, isabet olmuş. Oğlan bir gün torunla beni sinemaya götürmeye heves etmişti. Laf aramızda severim ben vurdulu kırdılı filmleri, onlar oradan vurdukça ben geçmişteki hüzünlerin kafasına iniyor yumruklar gibi hayal ederim, rahatlarım. Bunu bildiğinden gürültülü bir filme soktu bizi. İzlemez olaydım. Canavar mı desem, aptal mı desem, bir sürü acayip adam, yok çocuk gibi donlarını pantolonlarının üzerine giymişler yok suratlarına maske takmışlar, oradan buraya hoplayıp duruyorlar. "Bu nedir, beni neye getirdiniz siz?" diye çıkışmama kalmadı, torun "Süper kahraman bunlar babaanne!" dedi. Süper marketi duymuştum da kahramanın süperini ilk o zaman duydum. Allah için hiç gözüm de tutmamıştı o tipleri, "De get, böyle kahraman mı olur?" diye film boyu söylenmiştim. O sebeple şimdi torunun daha aklı başında adamlara kahraman diye bakmasına sevindim. En azından üzerlerinde doğru dürüst kıyafetler var.

Yeniçeriler fethin hemen öncesinde günümüz İstanbul'una gönderilmişler, İstanbul'a ve zamanın yeniliklerine alışmaya çabalıyorlar. Uyandıklarında Eminönü'nü mahşer yeri zannetmelerine güldük epey torunla, Eminönü'ne mahşer yeri diyenler gelsinler de bizim Salı Pazarı'nı bir görsünler. Bakmayın böyle dediğime, Konstantina gibi onları da beğendim. Pek efendi çocuklar, dayağı bile terbiyeleriyle atıyorlar. Hâllerini, tavırlarını, mertliklerini, kötüye karşı duruşlarını, ata- det tanımalarını, kavga ortasında ezan okunduğunda kavgayı kesip sessizce durmalarını, karıncayı bile incitmemelerini takdir ettim hep. Hatta acaba bıyıklı olanı bizim Hatice'nin ortanca kızına yapsak mı diye aklımdan geçiriyordum ki ikisinin de sevdiği çıktı. Ağızları da dualı maşallah, Mesela Şahin Bey, okunu atarken "Sen atmadın, Allah attı" ayetini söylüyor. Gelinin dediğine göre bizim sıpa da babasıyla tek kale maç ederlerken her attığı golde "Sen atmadın, Allah attı!" diye bağırıyormuş. İyi oldu iyi, biz ne zaman bir ayet ezberletmeye çalışsak kaçardı, şimdi kaç ayet öğrenmiş çocuk. Eskiden yeniye yol bulmuşlar, rehber etmişler, düşünen iyi düşünmüş, eline sağlık. İleride, gerçek yeniçerilerin akıbetine uğrayıp önlerine çıkan herkesi döven ve bunu mübah sayan güçler haline gelmezler inşallah.

Dizi bitip torunla gelin evlerine dönünce aldı mı beni bir düşünce? Ben, Âteşîn Atılgan, geçmişten, Osmanlı'dan birilerini bugüne getirecek olsam, kimi getirirdim? Padişahlardan ya da hanım sultanlardan birini, bir âlimi, bir şeyh efendiyi, bir şairi... Yeniçeriler iyi hoş da, getirebilinecek ne çok kişi varken getire getire iki yeniçeri mi getirir insan? Osmanlı deyince aklımıza bir tek yeniçeriler mi geliyor da onları getiriyoruz en evvel? Osmanlı neydi, biz ondan ne anlıyoruz şimdi diye üzüldüm epey yahu. Koskoca medeniyet iki yeniçeri ile anlatılacaksa vay halimize.

Bir de dizide diyesiler ki İstanbul pek kirlendi, ikinci kez fethe muhtaç. Bu fetih de Fatih Sultan Mehmet'in replikası polis memuru Fatih İkinci eliyle olacak. Toruna çaktırmadım ama tepemin tası bir attı ki sormayın! Sen tut, koskoca Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerini sıradan bir polis memuru diye göster! Fatih Han sadece asker miydi, İstanbul'u sadece yeniçerilerle, taşla değnekle, silahla, kaba güçle, tokatla mı aldı zannediyor bu çocuklar yahu? İstanbul'u fetheden, kuran ve kurtaran gücü polis memurlarında ve yeniçerilerde görüyorlarsa, çok esef ederim. Ecdadı hiç mi anlamadılar diye yaşlı kalbim çok sızlar ve o zaman sorarım bu çocuklarıma, İstanbul'u ve İstanbul'un ikinci kez -bu sefer de bizim elimizden ve işin acısı bize karşı- fethini ne için talep edersiniz, tasallut-u ırz için mi rıza-ı aşk için mi? Ve verdikleri cevaba ne kadar güvenebilirler ki? Fatih Sultan Mehmet'i polis memuru gibi görüyorlar, fethi sadece yeniçerilerle yapılmış ve sadece kaba güç üstünlüğüyle başarılmış zannediyorlarsa aşk olduğunu iddia ettiklerinin aslında tasallut-u ırz olmadığını nereden bilebilirler?
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN