Kemal Sayar: Kendini onarma çağında ruh-1 Batılı Psikoterapilerin Kültürel ve Siyasal Bir Eleştirisi

Kendini onarma çağında ruh-1 Batılı Psikoterapilerin Kültürel ve Siyasal Bir Eleştirisi
Giriş Tarihi: 22.10.2026 03:07 Son Güncelleme: 22.10.2026 03:07
Savım şu: Batılı psikoterapiler, bireysel acıyı hafifletmekte çoğu zaman gerçek bir başarı gösterse de acıyı toplumsal ve ahlaki bağlamından koparan bir insan anlayışına yaslanır. Bu anlayış, farkında olmadan, acıyı üreten koşulları görünmez kılar. Terapinin sorunu bu yüzden yalnızca teknik değil, antropolojik ve siyasaldır.

Psikoterapi kendini çoğunlukla tarafsız bir teknik olarak sunar: bir yanda acı çeken birey, öbür yanda bilimsel yöntemlerle donanmış bir uzman ve aralarında kanıta dayalı bir müdahale söz konusudur. Bu tabloda ne tarih vardır ne siyaset ne de bir insan tasavvuru. Oysa hiçbir iyileştirme pratiği boşlukta doğmaz. Her terapi, açıkça söylemese de insanın ne olduğuna, neden acı çektiğine ve iyi bir hayatın neye benzediğine dair örtük bir cevap taşır. Batı'da yirminci yüzyıl boyunca gelişen ve bugün dünyanın hemen her yerine ihraç edilen psikoterapiler de bu cevapları, doğdukları toplumun, yani modern, bireyci, seküler ve giderek piyasalaşan bir toplumun diliyle verir.

Bu yazı, Batılı psikoterapilere yönelik entelektüel bir eleştiriyi, temel dayanağı Julie Tilsen'in Personal Responsibility, Inc. (2026) kitabı olmak üzere, geniş bir eleştirel literatürün rehberliğinde kurmayı amaçlıyor. Anlatı terapisti Tilsen, psikoterapinin neoliberal ideolojiyle nasıl iç içe geçtiğini ve toplumun sorunlarını nasıl bireyin sırtına yüklediğini bir klinisyenin gözüyle anlatıyor. Philip Rieff'in The Triumph of the Therapeutic (1966) adlı klasiği meselenin kültürel ve ahlaki arka planını, bendenizin Terapi: Kültürel Bir Eleştiri (2022) kitabı ise hem modern terapinin benmerkezci varsayımlarını hem de ilişkiye ve öteki insana dayalı bir alternatifin imkânını gösteriyor. Bu üç metnin etrafında, kültür tarihçilerinden sosyologlara, radikal klinisyenlerden muhafazakâr eleştirmenlere uzanan başka sesleri de dinleyeceğim.

Savım şu: Batılı psikoterapiler, bireysel acıyı hafifletmekte çoğu zaman gerçek bir başarı gösterse de acıyı toplumsal ve ahlaki bağlamından koparan bir insan anlayışına yaslanır. Bu anlayış, farkında olmadan, acıyı üreten koşulları görünmez kılar ve insanı o koşullara uyum sağlaması gereken, kendi kendini yöneten bir girişimciye dönüştürür. Terapinin sorunu bu yüzden yalnızca teknik değil, antropolojik ve siyasaldır.

Psikolojik insanın doğuşu

Rieff'in kitabı yayımlandığında terapi henüz bugünkü gibi gündelik hayatın her köşesine sızmamıştı. Yine de Rieff, Freud'un mirasının yalnızca bir tedavi yöntemi değil, yeni bir kültür tipi doğurduğunu fark etmişti. Onun ünlü formülüne göre dindar insan kurtulmak için doğmuştu; psikolojik insan ise hoşnut olmak için doğar. Geleneksel kültürler insana kendisinden büyük bir anlam düzeni, bir topluluk ve bir ahlaki yükümlülükler sistemi sunuyordu; birey kendi arzularını daha yüksek bir amaca bağlayarak şifa bulurdu. Modern terapötik kültürde ise amaç insanı bir anlam düzenine bağlamak değil, onu bağlardan olabildiğince özgürleştirerek kendi iç dengesini kurmasını sağlamaktır. "İnanıyorum" diyen çilecinin sesi, yerini "hissediyorum" diyen terapötik insanın ihtiyatına bırakmıştır. Rieff'e göre hastane, Batı kültürünün arketipik kurumu olarak kilisenin ve parlamentonun yerini almaktadır.

Rieff'in kültürel teşhisini Philip Cushman (1995) Amerikan tarihine yerleştirir. Cushman'a göre İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika'nın ürettiği benlik "boş bir benlik"tir: geleneğin, topluluğun ve ortak anlamın çekildiği bir boşluk. Bu boşluk tüketim mallarıyla, ünlülerle, deneyimlerle ve terapötik içgörülerle doldurulmaya çalışılır. Psikoterapi bu boş benliği iyileştirmeye çalışırken, onu kendi içine dönmeye ve kendini sürekli "doldurmaya" teşvik ederek yeniden üretir. Terapi, tüketim toplumunun hastalığına tüketim toplumunun diliyle çare arar.

Eva Illouz (2008) aynı süreci sosyolojik açıdan izler. Terapötik söylem yalnızca muayenehanede kalmamış; iş yerine, evliliğe, ebeveynliğe, hatta devlet politikalarına yayılmıştır. Şirketler "duygusal yetkinlik" ister, çiftler ilişkilerini müzakere edilecek bir sözleşme gibi konuşur, duygular ölçülebilir ve yönetilebilir birer beceriye dönüşür. Illouz'un keskin gözlemi, kendini gerçekleştirme anlatısının acıya muhtaç olmasıdır: Terapötik anlatı, iyileşme hikâyesini kurabilmek için önce bir yara bulmak zorundadır. Böylece hayat, sonu gelmeyen bir onarım projesine dönüşür.

Sorumluluğun özelleştirilmesi

Rieff'in kültürel düzlemde gördüğü şeyi, Julie Tilsen bugün ekonomi-politik düzlemde yeniden okuyor. Tilsen'in çıkış noktası çarpıcı bir paradokstur: Tarihte hiç bu kadar çok terapist, psikiyatrik ilaç ve ruh sağlığı uygulaması olmamıştı; ama kaygı, depresyon ve yalnızlık da hiç bu kadar yaygın olmamıştı. Tedavi arttıkça sorun azalmıyorsa, belki de sorunu yanlış yerde arıyoruzdur. James Hillman ile Michael Ventura (1992) otuz yıl önce aynı şeyi kitaplarının başlığına taşımıştı: Yüz yıllık psikoterapiye rağmen dünya daha kötüye gidiyor. Onlara göre terapi, insanın dünyaya duyduğu haklı öfkeyi ve kaygıyı içe çevirir; kirlenen şehre, anlamsız işe, çürüyen siyasete verilmesi gereken tepki, "iç çocuk" ile kurulan bir diyaloğa dönüşür. Ruh dışarıda, dünyada da yaralanmıştır; ama terapi yalnızca içeriye bakar.

Tilsen'e göre bu içe kapanmanın bugünkü anahtarı neoliberalizmdir. Margaret Thatcher'ın "toplum diye bir şey yoktur; bireyler ve aileler vardır" sözü, bir insan tasavvurunu da dile getiriyordu. Neoliberal düzen kamusal olanı çözerken sorunları da özelleştirir. Güvencesiz çalışma, borç, barınma krizi, yoksulluk ve ayrımcılık gibi yapısal sorunlar, bireyin kaygısı, düşük özsaygısı ya da "işlevsel olmayan düşünceleri" olarak yeniden adlandırılır. Kitabın başlığındaki ironi budur: Kişisel sorumluluk, anonim bir şirket gibi işleyen bir sistemin temel ürünüdür.

İngiliz klinik psikolog David Smail (1993) bu mekanizmayı daha önce ayrıntılı biçimde çözümlemişti. Smail'e göre sıkıntının kaynağı bireyin içindeki bir arıza değil, onun hayatını ailede, iş yerinde, toplumda ve ekonomide biçimlendiren güç ilişkileridir. Bu güçlerin çoğu bireyin menzilinin çok ötesindedir; bu yüzden insanın iradesiyle kendini değiştirebileceği fikri büyük ölçüde bir kurgudur. Smail, terapinin vaat ettiği "içgörü" yerine bir "dışgörü" önerir: Acının nereden geldiğini, kimin çıkarına işlediğini görmek. Tilsen'in "Bende ne yanlış var?" sorusunu "Bize ne oldu?" sorusuyla değiştirme önerisi, Smail'in bu mirasının bugünkü karşılığıdır.

Tilsen, terapötik dilin masum görünen kavramlarını da mercek altına alır. "Öz bakım", "dayanıklılık", "sınır koymak" gibi kavramlar bireyi güçlendiriyor gibi görünse de çoğu zaman sistemi sorgulamadan ona daha iyi uyum sağlamanın araçlarına dönüşür. Dayanıklılık, darbeyi vuranı değil, darbeyi yiyeni dönüştürmeyi hedefler. Şirketler çalışanlarına meditasyon uygulaması sunar ama iş yükünü sorgulamaz; okullar stres yönetimi atölyesi düzenler ama rekabetçi sınav düzenini tartışmaz.

Nikolas Rose'un (1990) Foucaultcu çözümlemesi bu noktada derin bir çerçeve sunar: Psikoloji disiplinleri, modern devletin ve piyasanın insanları doğrudan zorlamadan, onların kendi kendilerini gözetlemesi, ölçmesi ve düzeltmesi yoluyla yönettiği bir iktidar teknolojisidir. Özgür birey, Rose'un ifadesiyle, özgür olmaya mahkûmdur; ama bu özgürlük, kendini sürekli denetlemek ve geliştirmek zorunluluğudur. Tilsen'in eleştirisi terapistleri kötü niyetle suçlamaz; iyi niyetli bir mesleğin nasıl olup da acıyı üreten düzenin hizmetine girebildiğini sorar.

Uzmanlık, iktidar ve teşhis

Terapinin bu toplumsal işlevi, terapi odasının içindeki iktidar ilişkisinde de yankılanır. Freud Arşivleri'nin eski yöneticisi Jeffrey Masson (1988), terapiye yöneltilmiş en sert eleştirilerden birini yapmıştır: Terapistin danışanın gerçekliğini yorumlama, adlandırma ve yeniden tanımlama yetkisi, ilişkiyi yapısal olarak eşitsiz kılar. Masson'a göre bu eşitsizlik yalnızca kötü terapistlerin değil, terapinin kendisinin sorunudur; en empatik görünen yaklaşımlar bile bu güç farkını ortadan kaldıramaz. Masson'un "terapi reforme edilemez" sonucu aşırı bulunabilir, ama sorusu yerindedir: Acısını başkasının diline teslim eden kişi, kendi hikâyesinin sahibi olmaya devam edebilir mi?

Bu iktidarın dayandığı uzmanlık iddiası da sorgulanmıştır. Robyn Dawes (1994), araştırma bulgularını gözden geçirerek lisanslı terapistlerin, sınırlı eğitim almış yardımcılardan belirgin biçimde daha etkili olduğuna dair kanıtların zayıf olduğunu, klinik sezginin ise çoğu zaman basit istatistiksel tahminlerden daha isabetsiz çıktığını ileri sürer. Dawes terapinin hiç işe yaramadığını söylemez; iyileştirici olanın büyük ölçüde insani ilişki, dinlenme ve destek olduğunu, bunların ise özel bir uzmanlık tekeli gerektirmediğini söyler. Bu bulgu, Terapi adlı kitabımda dile getirdiğim, terapinin gücünü teknikte değil karşılaşmada arayan yaklaşımla ilginç biçimde örtüşüyor.

Teşhis sistemleri, özellikle DSM, bu uzmanlığın dilidir. Psikiyatrik sınıflandırmalar acıyı ölçülebilir, kodlanabilir ve faturalandırılabilir birimlere böler. Yas, yalnızlık, adaletsizliğe duyulan öfke ya da anlamsızlık duygusu bir belirti listesine indirgendiğinde, onu anlamlı kılan hikâyeden koparılır. Tilsen'in anlatı terapisi geleneğinden devraldığı ilke burada önem kazanır: Sorun kişi değildir, sorun sorundur. Yapılması gereken, hayatlarımızı toplumsal sorunların bireyselleştirilmesini reddeden biçimlerde anlatmanın yollarını bulmaktır.

BİZE ULAŞIN