Modern dünya yeni bilgi anlayışıyla klasik felsefe ve bilimlerden koptuğunda bambaşka bir dünyanın ortaya çıktığını yeni felsefenin teorisyenleri bilmiyordu. Descartes'ın ünlü "düşünüyorum, o halde varım" önermesinde karşılığını bulan bilgi anlayışı, zamanla çağdaş bilimleri ortaya çıkaran ilke olarak anlaşılmış, birbirlerinden konu ve mesele olarak ne kadar ayrışırsa ayrışsın bütün bilimler yöntem bakımından aynı bakış açısıyla malul kalmıştı. Bu itibarla modern dünyada ortaya çıkan her bilim, Descartes'ın kurguladığı 'bilim ağacı' dâhilindeki yerini ve görevini üstlenmiş, o ağacın gelişim teorisinden nasibini aldığı ölçüde meşruiyet kazanabilmiş, bütün bilimler doğrudan veya dolaylı olarak aynı gayede toplanmıştı.
Üniversiteler, bilime iştirak eden kurumlar, bu anlayış dâhilinde ortaya çıkmış, bu anlayıştan uzak kalanlar ise 'arkaik' görülerek dışarı atılmış veya malzeme kılınarak ikincil alanlara 'hobi' olarak bırakılmıştı. Bilim yeni yönteme bağlı kalan disiplin olacaktır, bu yöntemle bilgi üreten ise yeni dünyanın 'düşünürleri', bilim adamları olacaktı. "Hayatta en hakiki mürşit bilgidir", bu insanların rehberliğinde ortaya çıkabilecek yeni söylemdi. Modern çağda okumak, yazmak, öğrenmek vs. her şey bu bilgi anlayışına bağlı olarak yeniden tanımlanacaktı.
Yöntem 'açık ve seçik' bir şekilde ortaya konulunca, alanlar birbirinden ayrışabilmiş, bilimler içerisinde birçok alt bilimler ortaya çıkmış, daha doğrusu geçmişte az çok bilinen ve belirli bir noktaya kadar ilerlemiş olan bilimler, modern dünyada yeniden inşa edilmiş, yeni dünyada yeniden kurulmuştur. Bu nedenle her bilimin bir tarihi olsa bile, modern bilim anlayışıyla birlikte iş tamamen mahiyet değiştirmiş, başka bir zeminde "bilim" olarak inşa edilmişti. Artık ne felsefe felsefedir ne de bilimler bilimdir! Modern anlayış o kadar güçlü bir şekilde kendini meşru kabul etmiştir. Artık bilim Aristoteles'in meşhur tabiriyle "kümülatif bir şekilde çoğalan" bir insanlık mirası olarak görülmek yerine, modern çağa kadar bir şekilde kör topal gelmiş, bu çağda ise gerçek bilimler, gerçek felsefeler kurulabilmiştir. Çünkü modern çağ akıl ve bilim çağı demekti.
Düşüncenin tarihini yeniden yazmak (!)
Bu noktada bilimin tarihinin yazımı gerçekte bu bakış açısıyla mümkün olabilmiştir. Rönesans ve hümanizmanın yeni dünyanın ana fikri olmasıyla birlikte, insanlığın geçmiş mirasının tarihini yazmak, insanlık düşüncesinin ilkelden gelişmişe doğru nasıl ilerlediğini tespit etmek, modern çağın keyifli uğraşı haline gelmiş, tarihçilik yeni bir işlev kazanarak bilimlerin, sanatın, düşüncenin tarihini yazmak modern çağın insan tasavvurunun gereği olmuştur. Bu sayede modern çağ bütün çağlar arasında ideal çağ olarak kendini görebilmiş, tarihçiler ise bu çağın meşruiyetini ortaya koyabilecek malzemeyi toplama görevini üstleneceklerdi. Tarihçiler bizi şuna ikna edecektir: Bilim yeni çağın işidir ve bunun öncesinde olan her ne var ise bir malzemeden ibarettir. Hakikat ya buradadır veya istikbalde bulunacak bir şeydir. Bu kibir ve üstenci bakış, modern ile öncesi arasında irtibat kurmayı güçleştiren hatta imkânsız kılan en önemli gerekçelerden birisidir.
Descartes'ın yöntemi esas itibarıyla fizik bilimini model alarak öteki bilimleri fizik bilimine göre kurmak anlayışına dayalıdır. Yeni dünyayı anlayabilmek, özellikle klasik felsefeden ve içinde halihazırda İslam düşüncesinin erken dönem eserlerinin bulunduğu pre-modern dünya ile yeni dünya arasındaki kopuşu anlayabilmek, bu iddianın idrak edilmesine bağlıdır. Bu ne demektir? Fizik bilimine göre bir bilimi kurmak ne demektir? Her şeyden önce burada eski bilim anlayışına göre temelli bir kopuşun yaşandığını fark etmek gerekir. Kadim bilgi anlayışında -ki yeni dünya artık onu sınırlı anlamda bilim kabul edebilir, daha çok insanlığın ilerleme seyrindeki merhalelerden birisi olacaktır- metafizik kurucu bilim kabul edilir, metafizik bütün öteki bilimleri inşa eder, onların ilkelerini teşkil eder, böylece öteki bilimler ile metafizik arasında asıl-fer ilişkisi tesis edilirdi.
Yeni dünyanın bilim anlayışı bunu tersine çevirerek bilgi anlayışını yeniden kurdu. Fizik insan bilgilerinin referans noktası olacaksa o zaman fiziğin yasalarına uymayan hiçbir şey bilgi olarak görülmeyecektir. Çünkü biz duyularımız yoluyla fiziksel alanı bilebiliriz, onu gözlemleriz, onun yasalarını keşfedebilir, gerçekte onun alanında bilim yapabiliriz. Bu yaklaşım belirli bir akılcılığı barındırmış olsa bile, yeni akılcılık duyusal bilgiyle ilişkide geçmişteki akılcılıktan da tamamen kopmuştur. Çünkü artık fiziksel yasaları gözlemleyen, bunları tespit eden ve bu yasalar dâhilinde bütün öteki alanlarda bilgi üreten, daha doğrusu o alanları fiziksel alana taşımaktan söz eden bir yöntem vardır ve bu yöntem bilim paradigması haline gelmiştir.
Modern bilimlerin üç fizikçi bilgini: Darwin, Freud ve Marx
Bu girişi yapmamızın nedeni modern bilimlerin ilkeleri hakkında bakış açısı sunmak, daha doğrusu bir yöntemi hatırlatmaktır. Descartes bütün bilimler fizik bilimini model olarak kabul edecek dediğinde ne demek istemiştir veya bu yöntem farklı bilimlere nasıl taşınmıştır, bunu birkaç örnek üzerinden ele almak mümkündür.
Fizik biliminde bir yasa maddenin sakınımı kanunu olarak zikredilir. Lavoisier'e ait yasa fizik alanında geçerli bir yasa olarak ortaya çıkmış olsa bile, yeni bilim anlayışında bütün disiplinlerde bir şekilde karşılığını bulacaktır. Bunun açıklaması sadedinde "yoktan bir şey var olmaz" veya "var olan bir şey yok olmaz" deriz. Bu yasa son derece masum bir şekilde fizik biliminde kullanılır, herhangi bir insanı rahatsız edebilecek veya ideoloji çağrışımı akla getirmez. Yeni bilim anlayışı öteki bilimlerin bu yasayı kullanmasını, bilgiyi buna göre üretmelerini iktiza ettiğine göre, bilim adamları için bu yasa bağlayıcı olacaktır.
Mesela yasanın Freud tarafından okunduğunu gördüğümüzde, mesele tamamen başka bir noktaya taşındığını fark ederiz. Freud bu ilkeyi, yani fizik biliminde kullanılan ilkeyi insan psikolojisine taşıdığında modern psikolojiyi kurmuş, daha doğrusu psikolojiyi geleneksel bağlamından kopartarak 'modern bilim', 'modern fizik bilimi' gibi kurmuş oldu. Çünkü modern psikoloji bu ve benzeri fiziksel yasaların insan psikolojisini kapsadığı ilkesinden hareket ederek ortaya çıkmış, bu yasalara bağlı olarak kurulmuştu. Binaenaleyh insanın ruhsal hayatında hiçbir şeyin kaybolmayacağını, bilinçte gözükmese bile, her şeyin bilinç dışında veya başka bir şekilde varlığını sürdürerek davranışlarımızı yönlendireceğini kabul ettiğimizde, modern psikoloji yeni bir bilim olarak kurulmuş oldu. Daha doğrusu modern psikoloji ilk ve temelli ilkesini bu sayede bulmuş oldu.
Böyle bir ilkenin psikolojiye taşınabilmesi hiç kuşkusuz aradaki başka bilimler vasıtasıyla mümkün olabilmiştir. Bunların başında biyoloji, özellikle Charles Darwin'in biyoloji alanındaki çalışmaları, onun etkisiyle antropoloji, kültür, dil alanındaki araştırmalar gelir. Darwin gerçekte fizik bilimi yasalarına, bu bilimin araştırma ve tahlil yöntemlerine göre biyoloji bilimini kurduğunda insanın bütün 'müteal' tasavvuru ortadan kalkmış, aşkın insan fikri anlamını yitirmiş, insanın tıpkı öteki canlılar gibi bir takım yasalarla hareket eden basit bir 'hayvan' olduğu fikrinin zemini cebri bir şekilde kendini dayatmıştı. Bu itibarla insan gelişmenin yasalarına göre öteki varlıklardan ayrışarak varlığını sürdürmüş, bilinçli bir varlık olmuş, fakat aynı yasalara göre varlığını idame ettiren 'hayvan' olarak kalmıştır. Mesele insanın başka bir varlıktan türemiş olması değildir artık, insan 'aşkınlığı', yani ahlak, düşünce ve dine kaynaklık teşkil edebilecek müteal bir insan fikrinin yoksunluğudur. Freud'u, daha doğrusu modern psikolojinin kurucu ismini anlayabilmek, onun Darvin ile olan ilişkisini keşfetmeye bağlıdır. Darwin'i anlamak ise fizik bilimine göre biyolojiyi kurmayı anlamaya bağlıdır. Aynı durum Comte'un sosyoloji kuramları veya Marks'ın tarih tezleri için de geçerlidir.
Bütün bu düşünürler, Descartes'in fizik bilimi yasalarına göre oluşmuş bilimleri kuran kişiler olarak Descartes'in takipçileri ve yorumcularıdır.
Saptırıcı bir bidat: Din psikolojisi ve tasavvuf psikolojisi
Modern dünyanın ayırıcı özelliklerinden biri kendisinden öncesini malzeme yapmadaki becerisi veya hoyratlığıdır. Bu itibarla modern dünya öncekini anlamada hiç özenli davranmamış, geçmişe saygı duymak bir yana, onu anlamaya emek vermemiştir. Çünkü geçmiş hakkındaki hükmü kesin ve bellidir: Geçmiş mitolojidir veya mitolojilerden az çok kurtulmuş yarı akılsal bir faaliyetin ürünleridir. Günümüzde psikoloji bağlamında görünen sorunlardan biri, geleneksel öğretilerin 'psikolojileştirilmesi' diye tabir edilen bir durumun süratle yaygınlaştırılmasıdır. Bunun yaygın örneklerini Hint düşüncesinden bir takım konuların 'psikoloji' olarak okunmasında veya ona malzeme kılınmasında yaşanmıştır. Avrupa'da altmışlı yıllardan itibaren yaygınlaşan ve 'hippi yolu' denilen bir güzergah ortaya çıkmış, dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar Hindistan'a giderek 'nirvana'yı aramışlar, bu dünyanın çeşitli ürünlerini psikolojiye taşımaya çalışmışlardı.
Ülkemizde ise tasavvuf hakkında sınırları ve yöntemi belirsiz konuşmaların arttığını görmekteyiz. Bu meyanda özellikle modern ile klasik arasındaki ayrımı dikkate almaksızın 'psikoloji' tabirinin sınırsız kullanımının tehlikelerinin farkında olmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Mesela ilahiyat fakültelerinde mahiyeti belirsiz "Din psikolojisi' dersleri ile yaygın bir literatür vardır. Dindarlar arasında bir şeyin imanın psikolojisi, duanın psikolojisi, ibadet psikolojisi vs. gibi tanımsız nevzuhur tabirler ortaya çıkmış ve yaygınlaşmıştır.
Şimdi en yaygın olanı ise tasavvuf ile psikoloji arasındaki belirsiz ilişkidir. Birçok insan tasavvufun psikoloji, tekkelerin insan psikolojisini düzenleyen yerler olduğunu, mürşitlerin psikolog olabileceğini iddia etmektedir. Nefsin tezkiyesinden veya nefsin mertebelerinden söz eden metinler ile psikoloji arasında irtibatlar kurmak gibi garip ve bilim dışı yaklaşımlar itirazla karşılanmıyor. Bütün bunlar yapılırken de psikoloji veya -konu ne ise- genellikle eklektik bir yolla ele alınıyor, daha ikincil yaklaşımlar, teorilerle yeni bir psikolojiden söz ediliyor, en nihayetinde yeni psikoloji ile yeni tasavvuf mezcedilerek yeni bir şey kuruluyor. Doğrusu bu yaklaşımları bilimsel saymak mümkün olmadığı gibi bir bilimin ana ilkelerinden uzaklaşabileceğini düşünmek de mümkün değildir.