Kahraman kendinden menkul bağımsız bir özne değil ona bakan kitlenin zihnini ve ruh halini yansıtan bir aynadır. Ne var ki bu ilişki tek taraflı bir belirlenim üretmez; çift yönlü ve dönüştürücü bir diyalektikle işler. İlk safhada toplum karşı karşıya kaldığı krizleri aşmak, kimliğin sınırlarını çizmek veya meşruiyet açığını kapatmak için geçmişin ya da bugünün havuzundan birini seçer ve onu o anki ihtiyacına göre kurgular. Ardından gelen süreçte ise kurgulanan bu kahraman miti dönüp o toplumu terbiye eden, yeni nesillerin eylem kodlarını, ahlaki sınırlarını ve siyasal reflekslerini şekillendiren kurucu bir pedagojik modele dönüşür. İhtiyaç kahramanı tasarlar; tasarlanan kahraman ise dönüp toplumu inşa eder. İster geleneksel bir aidiyetin manevi önderi, ister kitle kültürünün seküler bir ikonu, isterse siyasal bir hareketin dokunulmaz kıldığı tarihsel bir kurucu figür olsun; görünürdeki estetik ve ideolojik farklara rağmen yapısal mekanizma ve psikososyal ihtiyaç aynı zeminde buluşur.
Buradaki mesele, kahramanlık olgusunu mahkûm etmek ya da onu bütünüyle anlamsızlaştıran inkârcı bir tutum takınmak değildir. Aksine kahramanlık insanın varoluşsal sınırlarını aşma, ahlaki bir ideale adanma, haksızlığa karşı direnme ve toplumsal hafızayı diri tutma noktasında kurucu ve meşru bir insani imkândır. Asıl ayrım, hakikate şahitlik eden kahramanlık ile ferdi mükellefiyeti devreden çıkaran kurtarıcı kültü arasındadır.
Bu ilişkinin mahiyetini ve sınırlarını kavramak, öncelikle kahramanlık mefhumunun ontolojik ve ahlaki kökenlerine bakmayı gerektirir. Pagan mitolojilerden modern seküler anlatılara kadar uzanan çizgide kahraman gücün bizatihi kaynağı veya ayrıcalıklı sahibi olarak belirir. Prometheus'tan Herakles'e, oradan modern dönemin süper-insan anlatılarına uzanan bu figür ilahi otoriteye meydan okuyan, şan ve zaferi kendi bireysel iradesiyle kazanan, kibriyle temayüz etmiş özerk bir kudret timsalidir. Gücün öznenin nefsinde toplandığı bu tahayyülde, kahramanın mutlaklaşması kaçınılmaz bir neticedir.
Müslümanlar için ise ideal insan tasavvuru, bu pagan ve seküler kahraman algısından köklü biçimde ayrışır. İlahi hitapta bağımsız, özerk bir güç odağı olarak kahraman kavramına yer verilmez; bunun yerine "kul" ve "elçi" arketipi konulur. Kur'an kıssalarında peygamberler ve salih şahsiyetler fiziki güçleri ya da ontolojik ayrıcalıklarıyla değil, acziyetlerini ve kulluklarını idrak ederek hakikate teslim olmaları nispetinde değer kazanırlar. Zafer ya da muvaffakiyet kula ait bir mülk değil, emanettir. Bu doğrultuda Müslüman rasyonel bir zeminde durmak durumundadır. Kuşkusuz hayatın olağanüstülüklere açık boyutları vardır ancak merkezi olan sınırlar içinde kalandır. Nitekim genel kahramanlık anlatılarında insanüstü birer fazilet gibi sunulan erdem ve fedakârlıklar istisnai bir ayrıcalıkta değil, doğrudan kulluğun olağan akışında ve ahlaki gereğinde saklıdır.
Özne kalma ve ahlaki sorumluluk alma gayreti
Bu sorumluluk en açık biçimiyle Ashab-ı Kehf kıssasında görülür. Kur'an'ın öne çıkardığı bu örneklik askeri bir fetih, maddi bir üstünlük ya da dünyevi bir iktidar mücadelesi değildir. Zorba ve yozlaşmış bir toplumsal nizam karşısında kirlenmeyi reddeden, inancını ve ahlaki saflığını korumak adına dünyevi imkânlardan vazgeçip mağaraya sığınan bir grup gencin direnişidir. Burada erdem hakikate sadakat göstermekte tecelli eder.
Bu kulluk bilinci, kahramanlaştırma eğiliminin önüne aşılmaz bir varoluşsal sınır koyar. İnsan nihai otoritenin ve mutlak hesabın ilahi alanda olduğunu bildiği müddetçe, hiçbir beşerî figürü kusursuzlaştıramaz ve mutlaklaştıramaz. Kahraman insanın özne kalma ve ahlaki sorumluluk alma gayretine bir örnek olabilir fakat iradenin devredildiği bir merciye dönüşemez.
Bu çerçevede Müslümanların tarih boyunca öne çıkardığı rehber figürler söz konusu toplumların kamusal nizam arayışını gösteren senkronik bir ayna işlevi görür. Hz. Peygamber'in sahabeyi gökteki yıldızlara benzeten hadisi de tek tip bir insan modelini değil, meşru bir arketipik çeşitliliği temellendirir. Bu çeşitliliği somutlaştırmak bakımından iki örnek açıklayıcıdır.
Bir yanda şahsi duygulanımlardan arındırılmış kurumsal aklı, adaleti, divan ve kayıt düzenini, liyakati ve kamu hukukunun dokunulmazlığını temsil eden Hz. Ömer arketipi yer alır. Hz. Ömer'i merkezine alan toplumsal hafıza devlette sürekliliğe, kuralların bağlayıcılığına, nizama ve kolektif sorumluluğa kıymet veren bir zihniyet dünyasını yansıtır. Diğer yanda ise fütüvvet ahlakını, ilmi derinliği, siyasal pragmatizme karşı ilkesel duruşu, tavizsiz adaleti ve gerektiğinde hakikat uğruna yalnız kalmayı göze alan bir iradeyi temsil eden Hz. Ali arketipi bulunur. Hz. Ali ile özdeşleşen bilinç kuraldan ziyade vicdana, reel politiğe karşı ahlaki saflığa ve adanmışlığa yönelen bir kamusal tavrın tezahürüdür. Bir toplumun kriz anlarında bu iki arketipten hangisine yöneldiği onun adaleti bir kurumsal nizam olarak mı yoksa şahsi bir ahlaki tavizsizlik olarak mı tasavvur ettiğini gösterir.
İcat edilen mitlerden kamusal olgunluğa değişen suretler
Ahlaki ve manevi fren mekanizması devreden çıktığında ya da sekülerleştiğinde kahraman figürü toplumsal krizlerin ve asimetrik hedeflerin keyfî bir tasarım nesnesine dönüşür. Eric Hobsbawm'ın "İcat Edilmiş Gelenek" kavramıyla izah ettiği üzere toplumlar meşruiyet, birlik veya telafi arayışına girdiğinde, geçmişte yaşanmış karmaşık tarihsel vakaları ayıklar, dönüştürür ve bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek yeni mitler inşa eder.
Bunun en somut tarihsel sürekliliği Sırp ulusal bilincinde Miloş Obiliç ve Gavrilo Princip hattında izlenebilir. 1389 Kosova Meydan Muharebesi'nde Sultan I. Murad'a yönelik suikast tarihsel bağlamından koparılarak 19. yüzyıl romantik Sırp milliyetçiliği tarafından kurucu bir kahramanlık miti olarak yeniden tasarlanmıştır. Obiliç, açık bir savaş meydanında çarpışan bir kumandan olarak değil, teslimiyet ve intisap bahanesiyle yaklaşan ve padişahı hançerleyen bir figür olarak yüceltilmiştir. Güçsüzün hilesi meşru bir milli refleks olarak kodlanmıştır.
Tasarlanan bu mit aradan asırlar geçtikten sonra yeni bir tarihsel fail üretmiştir: 28 Haziran 1914'te Saraybosna'da Arşidük Franz Ferdinand'a suikast düzenleyen Gavrilo Princip. Princip'in eylemi gerçekleştirdiği gün de rastlantısal değildir; 1389 Kosova yenilgisinin anma günü olan Vidovdan'dır. Mlada Bosna mensubu gençler 19. yüzyılda üretilen Obiliç arketipiyle yoğrulmuş, gizli cemiyet, saklı tabanca ve tekil suikast yöntemini bağımsızlığa giden yegâne yol olarak benimsemiştir. 19. yüzyılın tasarladığı mit, 20. yüzyılın başında dünya tarihini sarsan eylemi bizzat şekillendirmiştir.
Burada ahlaki ve hukuki açıdan temel bir ayrım ortaya çıkar: İslam hukukunda savaş esnasında düşmanı taktiksel manevralarla şaşırtmak caiz görülürken; karşı tarafa can güvenliği vadedilerek tanınan emanın ihlali kesin bir dille yasaklanmıştır. Obiliç ve Princip çizgisi, taktik bir harp zekâsı ile verilen ahdin çiğnenmesi arasındaki ahlaki sınırın nasıl silikleştiğini ve asimetrik eylemin kolektif hafızada nasıl kutsanabildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.
Üç temel tipoloji
Toplumların ihtiyaçları çeşitlendikçe, Avrupa ve Balkanlar havzasında aynadaki kahraman suretleri üç temel tipoloji üzerinden şekillenmiştir:
İlk tipoloji devletsizliğin kahramanıdır. Merkezi bir devlet teşkilatından ve düzenli ordudan mahrum kalan toplumlar meşruiyeti yasalarda değil, sisteme başkaldıran silahlı figürlerde ararlar. Bulgar hafızasında Vasil Levski ve Hayduk (Haydut) geleneği ile Yunan hafızasında Osmanlı idaresine karşı dağlara çıkan Kleft kültürü ve Theodoros Kolokotronis bu arketipin örnekleridir. Kitle, kurumsal devlet aygıtının yokluğunu, kuralsız ve asimetrik direnişçileri milli birer sembol mertebesine yükselterek telafi etmiştir.
İkinci tipoloji, kutupların paylaşamadığı bölünmüş kahramandır. Aynı tarihsel şahsiyet, toplum içindeki farklı ideolojik kampların zıt ihtiyaçlarına göre aynı anda iki farklı çehreye büründürülebilir. Jeanne d'Arc, Katolik ve kraliyetçi sağ tarafından dini bir kurtarıcı ve azize olarak yüceltilirken; laik ve cumhuriyetçi sol tarafından halkın bağrından çıkmış bir yurtsever olarak sahiplenilmiştir. Benzer şekilde İspanya'da El Cid, tarihsel gerçeklikte hem Hristiyan hem Müslüman emirliklere hizmet etmiş pragmatik bir asker iken Reconquista sürecinde ideolojik olarak saflaştırılmış kusursuz bir Katolik şövalye idealiyle yeniden üretilmiştir.
Üçüncü tipoloji ise kolektif birliğin harcı olan kahramandır. Parçalanmışlığı aşmak ve ortak bir üst kimlik inşa etmek isteyen toplumlar uzlaştırıcı figürleri öne çıkarırlar. Arnavutluk'ta İskender Bey Müslüman, Katolik ve Ortodoks unsurların tamamını kapsayan ortak kurucu ata olarak tasarlanmıştır. İtalya'da ise Giuseppe Garibaldi, Risorgimento sürecinde bölgesel ve sınıfsal ayrımları aşarak parçalanmış yarımadayı birleştiren romantik ve hesapsız fedai arketipinin taşıyıcısı olmuştur.
**
Bütün bu dinamikler, kahramanlık olgusunun insani bir zaaf ya da bütünüyle reddedilmesi gereken bir yanılsama olmadığını gösterir. Kahramanlık insanın vasatlığa, adaletsizliğe ve konformizme teslim olmayı reddederek yüce bir değer uğruna sorumluluk alma kapasitesidir. İnsanlık tarihi, bu duruşu şahsında somutlaştıran öncüler sayesinde yön bulmuştur.
Ancak tehlike kahramanlığın kendisinde değil, toplumun onunla kurduğu ilişkide yatar. Kahraman, bireylere erdem ve gayret aşılayan ahlaki bir kılavuz olmaktan çıkıp; kitlenin kendi eylemsizliğini, zaaflarını ve düşünsel tembelliğini örttüğü bir kurtarıcı fetişizmine dönüştüğünde toplumsal çürüme başlar. Her kriz anında dışarıdan gelecek bir kurtarıcı bekleyen kitleler kendi failliklerini ve kamusal ödevlerini askıya alırlar.
Bir toplumun olgunluk seviyesi ne kadar çok kahramana sahip olduğuyla değil, kahramanlara olan ihtiyacını ne kadar asgari düzeye indirdiğiyle ölçülür. Bu olgunluk, kahramanların temsil ettiği adalet, liyakat, fedakârlık ve dürüstlük gibi erdemleri şahısların tekelinden kurtarıp kurumlara, yasalara ve gündelik kamusal ahlaka yayabilme iradesinde saklıdır. Aynadaki surete hayran kalıp büyülenmek yerine, o suretin hangi krizin ve telafi arayışının sonucu olduğunu kavramak gerçek kahramanlığın ilk adımıdır.