Dindar halka seküler devlet; seküler devlete dindar başkan olur mu?

Ülkemizde geride bıraktığımız on yıllarda laikliğin prensiplerinden biri olan din özgürlüğü ilkesi uygulansaydı ve bireyler dinî inançlarından kaynaklanan eylemlerinden dolayı baskı ve haksızlığa uğramasalardı sonuç ne olurdu?

H. Şule Albayrak SAYI:09 / Ocak 2015
Dindar halka seküler devlet; seküler devlete dindar başkan olur mu?

Türkiye'de başörtüsünün laik rejime bir tehdit olarak algılanıp üniversitelerde başörtüsü yasağının uygulandığı yıllarda bu yasağı savunan bazı aydınların ve üniversite hocalarının sıkça öne sürdükleri bir gerekçe vardı: "Ne yapalım! Türkiye laik bir ülke ve laiklik böyle bir şey..." Bu cümle, yıllarca zihnimi kurcaladı ve lisansüstü çalışmalarımın şekillenmesinde muharrik güç oldu.

Gerçekten de laiklik dinin tüm kamusal tercih ve taleplerinden soyutlanarak bütünüyle bir vicdan meselesine hapsedilmesini mi gerektiriyordu? Daha da önemlisi laiklik denilen şey, ille de inananlar üzerinde baskı kurmak, yönetenlerin tüm dinî söylem ve icraatlarını budamak zorunda mıydı? Yahut soruyu şöyle soralım; laikliğin bir tek biçimi mi vardı; farklı yorumlanma ve uygulanma şekillerinden söz edilemez miydi? Tüm bunlar, Türk laikliğinin analizi için cevaplanması gereken çok önemli sorular... Çünkü laikliğin ne olup ne olmadığı, ülkelere göre aldığı farklı şekiller ve uygulamadaki çeşitlilikler, Türk laikliğinin ne kadar sığ/derinlikli olduğunu gösterebileceği gibi, konuya dair imkân ve kısıtları da konuşmaya izin verecektir.

Türkiye'deki laiklik, dogmatik bir şekilde algılanır ve genellikle Kemalist bir zihniyetle bütünleşerek Comte'cu pozitivizmden ileri gidemez. Çok ilginçtir ki, Kemalist düşünce yapısı, bir yandan bilimsellikten ve eleştirel akıldan sıkça söz etse de, diğer yandan laikliği dokunulmaz bir zırh içinde tutar ve laikliğin tartışılmasına karşı çıkar. Alternatif laiklik biçimleri ne zaman gündeme gelse, tartışma Türkiye'nin 'özel şartları' gerekçe gösterilerek gündem dışı bırakılır. Geçen on yıllarda sağlıklı tartışmanın bir türlü yapılamaması ve dinî değerlerin 'laiklik gerekçesi' ile sürekli sosyal hayatın dışına itilmesi, toplumsal vicdanda sürekli aksi yönde bir tepkiselliğe neden oldu. Bu sebeple laiklik, ülkemizde toplumsal yapıya da hiçbir zaman nüfuz edemedi.

Bu tartışmayı bazı alternatif soruları gündemimize alarak başlatabiliriz. Mesela ülkemizde geride bıraktığımız on yıllarda laikliğin prensiplerinden biri olan din özgürlüğü ilkesi uygulansaydı ve bireyler dinî inançlarından kaynaklanan eylemlerinden dolayı baskı ve haksızlığa uğramasalardı sonuç ne olurdu? Laikliğin temel değerleri sarsılır mıydı? Türkiye bir din devleti mi olurdu yoksa bugün daha barışık bir toplum mu olurduk? Düşünmeye değer… Veya şöyle soralım; uygulanan laiklik, eğer Fransız tipinin daha da otoriterleştirilmiş biçiminden ziyade Amerikan tipi bir devlet sekülerizmi modelini öncelemiş olsaydı, dindarlar laikliğe bu kadar tepkisel yaklaşır mıydı? Bu soruların hepsini tartışmak gerekiyor, lakin ben bu yazımda bir devlet sekülerizmi modelinden yola çıkarak Batı'nın en dindar halklarından birine sahip olmakla birlikte en seküler sistemini benimseyen ve bu bakımdan Türkiye'yle aralarında benzerlikler ihtiva eden bir ülkeye, ABD'ye değinmek istiyorum. Tartışmanın bu boyutunun, Türkiye'deki radikal laiklik bakış açısının kırılması konusunda bir katkı yapmasını umut ediyorum.

Seküler sistem dindar halk

19'uncu yüzyıl Fransız düşünürlerinden Alexis de Tocqueville'nin ABD'ye seyahati sırasındaki gözlemleri ve kendi ülkesiyle yaptığı kıyaslama meşhurdur: "Fransa'da dinin ruhuyla özgürlüğün ruhunun neredeyse her zaman aksi yönde ilerlediğini gözlemledim. Amerika'da ise bu ikisinin aynı topraklarda birbirine sıkıca bağlı biçimde birlikte hareket ettiğine tanık oldum." Her ne kadar aradan geçen birkaç yüzyıl içindeki tecrübeye dayanarak özgürlük mitinin Amerikan hegemonyasını sürdürmenin bir aracı olarak ustaca kullanıldığını söyleme gereğini hissediyor olsam da, burada önemli olan Tocqueville'nin Fransa'da göremediği bir dinî hayatı Amerikan kamusal hayatında tespit etmiş olmasıdır. Öyle ki Tocqueville, Hıristiyanlığın insan ruhuna bu kadar nüfuz ettiği başka bir millet olmadığı görüşündedir.

Ünlü düşünürün söz konusu tespitleri büyük oranda hâlâ geçerliliğini koruyor. Yapılan birçok araştırma, son dönemde sekülerleşme trendindeki yükselişe rağmen Amerikan toplumunun önemli ölçüde dindar olduğunu gözler önüne serer. Halkın büyük çoğunluğu Tanrı'ya ve ahiret gününe inanırken dinin hayatında önemli bir yere sahip olduğunu söyleyenler toplumun üçte ikisini oluşturuyor. Prestijli bir din-toplum araştırma grubu olan Pew Forum'un 2007'de yaptığı bir çalışma, Amerikan toplumunda Tanrı'nın varlığına dair kesin inanç sahibi olanların oranını yüzde 71 olarak tespit etmiştir. Dinî gruplaşmanın önünde herhangi bir resmi engel olmayışı dinî hayatın canlılığını beraberinde getirmiş; yüz binlerle ifade edilen dinî cemaatleriyle ABD 'din pazarı' (religious market) olarak tanımlanmıştır. Peki ABD'de devletin dinle kurduğu ilişki nasıldır? Şimdi bu soruya cevap arayalım.

Avrupa'dan gelen göçlerle teşekkül eden ilk Amerikan kolonileri tarihi süreçte kendi dinî yapılanmalarını gerçekleştirmiş; farklı mezhepler temelinde koloniler arasında muhtelif kilise-devlet ilişki biçimleri söz konusu olmuştur. Ancak İngiliz krallığından ayrılma sürecinde bir araya gelen koloniler, bağımsızlığı müteakip yapacakları anayasada hangi dinî yorumun benimseneceği sorusuyla karşı karşıya kalmış; bu çerçevede kurucular arasında önemli tartışmalar yaşanmış ve neticede hiçbir dinî yorumun ya da inancın anayasada yer almaması gerektiğine karar verilmiştir. Bu kararla elde edilmek istenen fayda, farklı dinî yaklaşımlara sahip olan toplumda inananların özgürce ve devlet baskısını hissetmeksizin yaşama imkânına sahip olmalarıydı. Ancak 18'inci yüzyıl tartışmalarında dinî özgürlüklerin teminatı için anayasal bir referans talebinin ön plana çıkması, Amerikan anayasasına bir ek madde konulması ihtiyacını beraberinde getirdi. 1791 yılında anayasaya dahil edilen ve halen ilk günkü kadar geçerli olan bu hüküm, Kongre'nin bir dini kurumsallaştırmaya yol açabilecek veya dinî özgürlükleri kısıtlayacak yasa yapmasını yasaklamıştır.

Amerikan devlet sekülerizminin bel kemiğini oluşturan I. Ek Madde, bir taraftan bireylerin fert ya da topluluk olarak sahip oldukları dinî özgürlükleri teminat altına alırken diğer taraftan devletin herhangi bir dinin öğretisini ya da kurumlarını (hukuki ya da ekonomik yollarla) desteklemesini engeller. Böylece dinî özgürlükler ile devlet sekülerizmi arasında bir denge oluşturulur. Buna göre bireysel ya da topluca ortaya konacak bir dinî eylem ya da kamusal alanda taşınacak bir dinî sembol anayasal güvence altındadır; ancak devletin herhangi bir dini benimsemesi, teşvik etmesi ya da finanse etmesi mümkün değildir. Kendi kendilerine ayakta kaldıkları sürece dinî gruplar, kurumsallaşmakta sonuna kadar özgürdürler. Ancak kimi zaman inançlarla seküler devlet arasındaki dengeyi tartışmaya açan meseleler Amerikan kamuoyunu meşgul etmektedir. Örneğin George W. Bush döneminden itibaren dezavantajlı toplum kesimlerine daha kolay ulaşmak amacıyla devletin inanç temelli girişimlere kaynak sağlaması, toplumun bir kesimi tarafından anayasanın kilise-devlet ayrımı ilkesine ters olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir. Fakat toplumsal faydanın sağlanması açısından Amerikan hükümetlerinin sürdürmeye devam ettiği söz konusu politika halkın büyük çoğunluğu (Pew araştırmasına göre yüzde 75) tarafından desteklenmektedir.

Dinî özgürlüklerin korunması ile dinin devlet tarafından desteklenmesinin engellenmesi arasında öngörülen dengenin tesis edilmesi toplumun seküler kesimleriyle dindar kesimleri arasında yer yer ateşli tartışmalara yol açar. Kişi ve kurumlar arasında ortaya çıkan dinî ihtilaf konularının çözümündeki nihai karar mercii ise kuruluşundan bugüne Amerikan Yüksek Mahkemesi olmuştur. Ancak Yüksek Mahkemenin kararları da kimi zaman toplumdaki tartışmaların sonlanmasını sağlamaya yetmez. Örneğin müzakere ettiği davaların birinde dinî okullarda okuyan öğrencilere kitap desteğini anayasaya uygun bulan Yüksek Mahkeme; aynı öğrencilerin okuduğu okullara yapılacak diğer eğitim araç-gereç yardımlarını I. Ek Madde'yi ihlal olarak değerlendirmiş ve bu kararıyla eleştirilere uğramıştır. Öte yandan bir Yehova Şahidi'nin misyonerlik faaliyetini dinî bir özgürlük olarak değerlendirirken ya da İncil'e göre yaşama gayesi taşıyan Amish topluluğunun çocuklarının belli bir döneme kadar olan zorunlu eğitimden muaf tutulmasını onaylarken; Amerikan yerlilerinin dinî ayin sırasında kullandıkları bir tür uyuşturucuyu dinî özgürlük kapsamı dışında tutması ya da Mormonların çok eşliliğini tüm "medeni" toplumlarda hoş görülmeyen bir davranış olarak görüp reddetmesi Yüksek Mahkemenin özgürlükler arasında seçici tavır aldığı şeklinde değerlendirilip eleştirilmiştir.

Seküler sistem dindar başkan

Daha evvel belirttiğim gibi, Amerikan devlet sekülerizmi devletle dinin yönetimsel iş birliğini engeller. Hâlbuki çok ilginçtir, dindar Amerikan toplumu devlet yöneticilerinden dinî bağlılıklarını kamusal alanda ifade etmelerini talep eder. Amerikan Başkanlarının din ile olan bağı, söylemleri, Amerikan toplumu için çok önemlidir. Yine bu konuda Pew Forum'un yaptığı araştırmada Amerikan toplumunun yüzde 70'i başkanlarının güçlü dinî inançlara sahip olması gerektiği yönünde görüş bildirmiştir. Ateist bir başkana hoş bakmayanlar ise yüzde 52 gibi yüksek bir orana işaret eder.

Başkanların bireysel tercihinden veya dinin Amerikan toplumundaki gücünden kaynaklanmakta olsun, dinin hem siyasetteki hem de başkanların söylemindeki etkinliği yadsınamaz bir gerçek. Üstelik bu durum kuruluştan itibaren böyle. Şahsen çok dindar olmasalar bile dindar bir toplumun temsilcileri olmaları bakımından Amerikan başkanları toplumun dini değerlerini hiçbir zaman görmezden gelememişlerdir. Mesela ilk Amerikan Başkanı George Washington'un aslında Thomas Paine'nin ortaya koyduğu deist görüşlerden çok etkilendiğini biliyoruz. Gelin görün ki pratiğe baktığımızda Washington, orduda din görevlileri istihdam etmiş ve askerlerin Pazar ayinlerine katılmalarını istemiştir. İkinci Başkan John Adams, teslisi reddeden bir Üniteryen olarak biliniyor. Ama o da devletin bireysel inançlara karışmaması gerektiğini savunmakla beraber kiliselerin devlet desteğine sahip olmasını istemiş ve Hıristiyanlığın ABD'nin kamusal dini olması gerektiğine inanmıştır.

Amerikan tipi kilise-devlet ayrımını 'ayrım duvarı' ile formüle eden III. Başkan Thomas Jefferson, Amerika'da devlet sekülerizminin içeriğini belirleyen isimlerin başında gelir. Tanrı'ya atıfta bulunan 'Bağımsızlık Bildirgesi'ni kaleme alan Jefferson da teslise inanmayan bir Üniteryen'dir ve İncil'in doğruların yanında pek çok yanlışı barındırdığını savunmuştur. İsa'ya ait olduğunu düşündüğü İncil pasajlarından oluşan kendi dinî metnini oluşturan Jefferson, tüm Amerikalıların tek bir Tanrı'ya inanmalarını arzu ettiğini dile getirmiştir. Kilise-devlet ilişkileriyle ilgili kurumsal ayrımı benimsemiş; bu anlamda din görevlilerinin kamu görevlerinden uzaklaştırılmasını savunmuş ancak diğer bir kurucu başkan James Madison tarafından bu girişimin sivil haklara zarar vereceği gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Amerikan başkanlarının kilise-devlet ilişkilerine dair yaklaşım farklılıkları 20'nci yüzyılda çeşitlenerek devam etmiştir. Özellikle komünizm korkusunun içselleştirildiği İkinci Dünya Savaşı sonrası süreç, Amerikan toplumunda dinî unsurların kamusallaşmasına sahne olmuştur. 1953'te göreve gelen D.D. Eisenhower döneminde bağlılık yeminine eklenen 'Tanrı huzurunda' ifadesine ek olarak banknotların üzerine 'Tanrı'ya inanıyoruz' mottosunun yerleştirilmesi bu durumun açık göstergeleridir. 1980'lerde dinî söylemleriyle dikkat çeken ve evanjeliklerin desteğini arkasına alan Ronald Reagan'den sonra son dönemin dindarlığıyla temayüz etmiş en önemli Amerikan başkanı şüphesiz George W. Bush olmuştur. Başkanlığı öncesinde ve sonrasında dinî lider ve gruplarla yoğun ilişki içinde olan Bush, gerek evrim teorisine alternatif bir 'akıllı tasarım' teorisinin okullarda öğretilmesine yönelik çabaları, gerek 11 Eylül sonrası fundamentalist evanjelik görüşlerini ortaya koyan söylemleri ve gerekse 'inanç temelli girişimler' (faith-based initiatives) politikasıyla dinî örgütlerin devlet tarafından finanse edilmesinin önünü açan uygulamalarıyla dikkat çekmiştir.

Tanrı huzurunda millet ve seküler devlet

Resmî törenler dışında okula başlama ritüeli olarak da okunan ve içinde Tanrı'ya referansı barındıran bağlılık yemini Amerikan bayrağının önemini, cumhuriyet ve adaletin her vatandaş için var olduğunu ve Tanrı huzurunda bölünmez bir millete bağlılığı ifade eder. Ancak bu haliyle yemin, ateist bir velinin itirazına konu olmuş; 2000 yılında açılan davanın 2002'de verilen kararında yeminde geçen 'Tanrı huzurunda' ifadesi anayasanın ayrılık ilkesine aykırı bulunmuştur. İşte bundan sonraki süreç, Amerikan toplumunda dinin sadece bireysel bir mesele olmayıp kamusal aktörler tarafından sahip çıkılan ve bu aktörlerce seküler devlete tehdit oluşturmak bir yana toplumsal dayanışmanın temel kaynaklarından biri olarak görüldüğüne dair iyi bir örnek oluşturur. Zira dönemin başkanı George W. Bush, kararı 'komik' olarak değerlendirmiş; bazı senatörler kararın 'aptallık' olduğunu savunmuş; Hillary R. Clinton ise "Bağlılık yemininde bahsedildiği gibi biz Tanrı huzurunda bir milletiz" diyerek itirazını dile getirmiştir. Daha da ilginç olan ise mahkeme kararının yayınlanmasının hemen akabinde 24 saat içinde Kongre'nin her iki kanadı, 99'a karşı 0 ve 416'ya karşı üç oyla bağlılık yeminin olduğu gibi yeniden kabulüne karar vermiştir. 2002 yılında ise 'Tanrı huzurunda' ve 'Tanrıya güveniyoruz' ibareleri yasal güvence altına alınmıştır.

Görülen o ki, din ve devletin ayrıldığı bir model, aslında dinin kamusal hayatın dışına itilmesini gerektirmiyor. Seküler bir devletin bekası da sanıldığının aksine seküler yöneticileri gerektirmiyor. Öyleyse Türk aydınları "Ne yapalım! Laiklik böyle bir şey..." derken fena halde yanılıyorlardı. Yanıldıklarını bu yazıda olduğu gibi dünyadaki farklı seküler devlet modellerini incelediğimizde görebiliyoruz. Dindar toplum ve seküler sistemiyle Türkiye'ye Fransa'dan çok daha benzeyen ABD örneği belki de laiklik tartışmalarını başlatmamıza yardımcı olabilir. Böylece kamusal alandaki her dinî söylem ve sembolün ya da dindar siyasetçilerin varlığının laikliği tehdit ettiğini düşünmekten vazgeçebiliriz. Daha da önemlisi; tekçi laiklik anlayışını geride bırakıp dünyadaki farklı modellerin tecrübelerinden de faydalanarak din devlet ilişkilerimizi yeniden gözden geçirebiliriz.

ŞULE ALBAYRAK KİMDİR?
Marmara Üniversitesi Din Sosyolojisi Bölümü'nde yardımcı doçent olarak görev yapmaktadır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN