Aileler dikkat, bu sene Z nesli üniversiteli oluyor

Dünya, 20-30 yıl öncesinin dünyası değil. Her şey hızlı değişiyor. Bu değişime ayak uydurmak mecburiyetindeyiz. Değişimin de üç unsuru var: Değişimi yönetmek, değişimi takip etmek ya da ölümü beklemek…

Muhittin Şimşek SAYI:61
Aileler dikkat, bu sene Z nesli üniversiteli oluyor

Ekim ayı önemlidir zira anne-babaların bebeklikten beri hayalini kurdukları, kendi gerçekleştiremediklerini çocuklarında görmek istedikleri, ulaşamadıkları meslekleri evlatları üzerinden gerçekleştirip mutlu(!) oldukları üniversitelerin açıldığı aydır. Toplumlar ne kadar gelişirlerse gelişsin, ebeveynin bu arzusu değişmez.

Kendisi mühendis olamamıştır çocuğunun mühendislik fakültesine, doktor olamamıştır tıp fakültesine, avukat olamamıştır hukuk fakültesine girmesini ister. Oysa genç, belki tıpçı değil edebiyatçı, hukukçu değil fizyoterapist, mühendis değil tarihçi olmak istiyor. Yani gençten çok anne-baba övünür çocuğunun girdiği üniversite ile...

18 yaşında bir gencin annebabasının arzusu yönünde tercih ettiği bölümde bir-iki sene okuduktan sonra mutsuz olduğuna çok şahit olmuşuzdur. Bir müddet sonra da çatışma başlar aralarında. Zira bugünün gençliği farklı, çok farklı... 20-30 yıl öncesinin anlayışı ile yönlendirilmeyi kabul etmeyen bir gençliktir. Üniversite gençliğinin ilk sene heyecanına geçmeden önce isterseniz, kuşaklar arası çatışmanın en fazla olduğu bu dönemlerini irdeleyelim.

Gerçek olan şu ki; kuşaklar arası çatışma, her dönemin problemidir. Eğitimciler, psikologlar nesilleri bölümlere ayırırlar: X,Y,Z nesli diye... Çatışma geçiş dönemlerinde ortaya çıkıyor.

Sessiz nesilden X kuşağına

"Sessiz nesil" vardı; 1940 öncesi doğanlar. Geleneksel, otoriteye saygılı, ilişkilere önem veren, teknoloji ile arası pek de iyi olmayan, kendi işlerini kendileri görmeye çalışan ve şimdilerde hatıralarıyla yaşayan, ununu elemiş eleği asmış nesildir.

"X nesli", 1963-78 arasında doğan, (aslında sessiz nesil ile X nesli arasında savaş sonrası doğan, "baby boomer" olarak adlandırılan 1945-62 arası doğumluları da bu nesle katabiliriz) ve bugün iş, siyaset, ticaret, akademi de hâkim nesildir.

Gözlerini dünyaya açtıklarında transistörlü radyo, merdaneli çamaşır makinasını gördüler. Sokaktaki buzculardan aldıkları buz ile soğuttular sularını; buzdolabı çok sonraları girdi evlerine. Daktilo ile yazdılar yazılarını. Çocuklukları sokakta geçti. Birdirbir, çelik-çomak, elim sende oyunları ile büyüdüler. Çoğu zaman oyuncaklarını kendileri yaptı. Telden araba, tahtadan bisiklet vs...

Bütün dönüşümler bu neslin zamanında gerçekleşti. Hesap cetvelinden hesap makinesine, T-cetvelinden AutoCad'a, saatlerce süren telefon sırası beklemelerinden, cep telefonuna, kasetçalardan, walkman'dan, Ipod'a, bütün teknolojik ve dijital dönüşüm bu neslin zamanında oldu. Çoğu zaman bu dönüşüm onların başını döndürdü fakat sonunda barıştılar, teknoloji ile yaşamayı başardılar.

Bu nesil, bir önceki "sessiz nesil"e saygıda kusur etmeyen, onların tecrübesinden faydalanan, işlerini doğru yapmaya ve doğru işi yapmaya çalışan, doğrusu biraz da arada kalmışlığın etkisi ile ezik bir nesildir.

Kural tanımayan Y nesli

"Y Nesli" 1979-99 yılları arasında doğan nesildir.

Bağımsızlığına aşırı derecede düşkün, birey olmanın keyfini(!) sonuna kadar çıkarmaya eğilimlidirler.

Mesai kavramına pek inanmazlar, çünkü sonuç odaklıdırlar. Bir işin yapılmasıdır önemli olan onlar için. Dolayısıyla aslında iş yerine de ihtiyaç yoktur. Bulunduğu her yerde işini yapabileceği kanaati hâkimdir. Bunlara göre üniversite kampüslerine ihtiyaç yoktur; binalar olmadan da yükseköğretim olur. Bu sebepledir ki bugünlerde, kampüssüz üniversite tartışılmaktadır. Bugün en büyüğü 40, en küçüğü 20 yaşında olan bu grup, kendi konuşma, giyim ve sohbet tarzını oluşturmuş, "kanka" grubudur.

Saatlerce okumak yerine bir cümlelik mesajlarla yetinen, aylarca, yıllarca pişmek yerine bir anda en zengin iş adamı(!), en başarılı akademisyen(!), en tanınır sanatçı(!) olmayı arzu eden, bu beklentisini de karşılayamadığı için daldan dala savrulup çok iş değiştiren ve kural tanımayan bir nesildir. Onların bu halleri, ilişkilerine de yansır. Aniden âşık olur, yıldırım nikâhı ile evlenir ve 3-5 ay sonra ayrılır "seviyeli birliktelik(!)" yaşamaya başlarlar.

Bu nesil şiir ezberlemez, edebiyatı sevmez, toplantılardan, istişareden ve dinlemekten hoşlanmaz. Birileri ile konuşurken muhatabın yüzüne bakmaz, göz göze gelmez. Zira onun kendi kafasında kurguları vardır.

Hakkını vermek lazım, önceki nesillere saygıda kusur etmezler çünkü pek birliktelikleri olmaz... Ancak bu nesil; dünyayı tanıyan, en az bir yabancı dil konuşan, zeki, kıvrak, enerjik bir nesildir.

An'ı paylaşmaya meraklı Z nesli

Şimdi gelelim Z nesline, yani bu sene üniversiteye başlayan ya da ikinci sınıfa geçmiş olan gençliğe...

2000'den bu yana doğan neslimizdir. Çoğumuzun torunu ve çocuklarıdır. Denilebilir ki, en şanssız nesil.

Hemen hiç biri birdirbir, saklambaç, beş taş oyunu oynamadı.

Kırsalda da, kentte de doğsa, ağladığında babasının cep telefonunun melodisi ile susturuldu. Yemek yemediğinde önüne bir Ipad kondu. Bir çizgi film açıldı. Kendisi trans hâlindeyken ağzına maması boca edildi.

Biraz büyüdüğü zaman kendinin de bir akıllı telefonu ya da tableti oldu. Bir anda hem telefonla konuşup hem mesaj, resim ya da video paylaşabilen bir beceriye sahiptirler. Çok meraklı oldukları konu ise "an"ı paylaşmaktır...

İşte ekim ayında açılan üniversitelerimizde öğretime başlayan ve bizi geleceğe taşıyan bu nesil olacaktır... Bu nesil ile barışılırsa, bu nesil anlaşılırsa çok büyük işler yapabilir. Bu anlamda ailelere büyük görevler düşmektedir.

Gelin isterseniz hemen her evde bulunan bu gençlerimizin hayatlarının yeni evresi olan üniversite ortamındaki ilk yıllarını değerlendirelim...

Üniversiteli olmak, üniversiteyi kazanmak önemlidir. Sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın her tarafında önemlidir. İlkokuldan itibaren, sıra arkadaşlarımıza bakalım, ortaokul, lise... Binlerce arkadaşınız, can kardeşiniz, şu an sizinle aynı sırada değil. Onlar da farklı şekillerde, ailelerine, ülkeye hizmet etmektedir.

İlk birkaç ay genellikle şaşkınlık dönemidir. Sonra sonra alışırlar. Gözleri açılır, arkadaşlıklar netleşir... Bu dönemde anneler her şeyi göndermeye çalışırlar. Evladının mahrum kalmaması için; yöresel ürünlerin yanı sıra, börek, çörek, dolma gibi yiyecekler taşınır büyük şehirlere. Her gün aynı saatte facetime, ya da whattsapp ile görüntülü konuşmalar gerçekleştirilir. (Eskiden tek iletişim aracı mektuptu). Canlı yumurta kırma, çay demleme tarifleri yapılır...

Esas olan değişimi yönetme kabiliyeti

Üniversitelerde açılış törenleri, açılış dersleri, oryantasyon eğitimleri yapılır. Bugünler bir gencin unutamayacağı önemli günlerdir. Kendini tanımaya başlayan, büyüdüğünü, birey olduğunu ispatlamaya çalışan gencin kendi ile çatıştığı zaman dilimleridir aslında. Bu çatışmanın farkında olunmaz bile bazen. Kimisinde uzun sürer, kimisinde kısa... Ama bu hâl yaşanır. Zira düne kadar her ihtiyacı anne-babası tarafından karşılanan, ders çalışmaktan başka hemen hiç bir sorumluk yüklenmeyen genç, yeni yaşam tarzına alışmakta zorlanacaktır.

Bugün 206 üniversitemizde yedi milyon gencimiz öğrenim görmektedir. Onlarca alanda, yüzlerce bilim dalında… İnsanlığa ve ülkeye daha iyi hizmet verebilmek için, daha müreffeh bir toplumda yaşayabilmek ve geleceğini aydınlık kılabilmek için. Üniversite çağı, verimliliğin en üst düzeyde olduğu çağdır.

Genç kardeşlerimiz, bu çağın (içinde bulunduğu için) nasıl geçtiğinin farkına varamamaktadır. Oysa zaman öyle hızla geçiyor ki; hayatımız boyunca sahip olacağımız zenginlik (maddi, manevi, kültürel) temelleri bu çağda atılır ve kazanım bu dönemde oluşur.

Böyle bir dönemde fazla bir mesuliyet yoktur (aile geçindirmek çocuk bakmak gibi). Bizden istenen sadece kendimizi geliştirmek...

Doğrusu üniversiteden mezun olmak önemlidir. Ama her şey demek değildir. Rekabet öylesine acımasız ki… Farkındalığını ortaya çıkaran kazanıyor. Bir alanda yetişmiş olmak yeterli gelmiyor artık.

Mesela; bir ya da iki yabancı dilimiz yoksa sosyal ilişkilerimiz eksikse, tarih kültürümüz ve şuurumuz yoksa ve manevi değerlerden mahrumsak başarı şansımız hemen hemen yoktur.

Dünya, 20-30 yıl öncesinin dünyası değil. Her şey hızlı değişiyor. Çünkü beklentiler hızla değişiyor, teknoloji hızla değişiyor. Bu değişime ayak uydurmak mecburiyetimiz vardır. Değişimin de üç unsuru vardır. Değişimi yönetmek, değişimi takip etmek ya da ölümü beklemek…

Esas olan değişimi yönetme kabiliyetine sahip olmaktır. Bunu gerçekleştirecek olan ise gençlerimizdir. Özellikle üniversite gençliğimiz. Öyle ise; kendimizi öyle yetiştirmeliyiz ki; bir ayağımız İstanbul, Gaziantep, Sinop, Batman, Kırşehir'de diğer ayağımız Tokyo, New York, Londra, Berlin'de... Dünya ile kucaklaşan, dünya toplumları ile anlaşabilen beceri ve donanıma sahip olacak şekilde...

Bugün ne yapmalı?

Kendimi kimseye tavsiye makamında görmüyorum. Lakin bütün hayatı üniversitede, akademisyen yahut yönetici olarak geçmiş biri olarak, eğer 25 yıl önce değil de bugün üniversiteli olsaydım ne yapardım diye düşündüğümde, birçok şeyi eksik bıraktığımı görüyorum. Bugünkü gençlerimizden benim eksik bıraktıklarımı yapmalarını isterdim.

Mesela;
• Hemen her hafta bir kitap bitirirdim,
• Her hafta bir seminer ya da konferansa giderdim,
• Erken uyur, erken kalkardım. Uyandıktan sonra uyumazdım,
• Manevi değerlere daha çok sarılırdım. Hayatımı ona göre tanzim ederdim.
• Uzak da olsam, annemi, babamı ve kardeşlerimi ihmal etmezdim,
• Hocalarımdan sadece derste değil, ders dışında da faydalanmaya çalışırdım,
• Yabancı dile önem verirdim,
• Ne yapıp yapıp öğrenci iken yurtdışına gitmeye çalışırdım,
• Basit, ucuz bir hobi edinirdim,
• Mezun olduktan sonra ne yapacağımı tespit eder, gereğini yapmaya çalışırdım,
• "Misyonsuz vizyon, illizyondur" gerçeğinden yola çıkarak hedefime ulaşmak için alt yapımı kuvvetlendirmeye çalışırdım.
• Bugün öğrenci olsaydım, mümkün olduğunca bilgisayar, televizyon, akıllı telefon gibi cihazların kölesi olmaz, onları kendime köle yapmaya çalışırdım. Bu cihazların, düşünceyi dumura uğratıp; asosyal, çevreden kopuk, bencil bir toplum yetiştirdiği artık biliniyor.
• Güzel bir dolma kalem edinir, notlarımı onunla tutmaya çalışırdım,
• Bana hep çocuk muamelesi yapan anama ve babama, "Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşta olduğumu" hatırlatırdım,

Son zamanlarda üniversiteleri ziyaretimde öğrencilerimizle birlikte oluyorum. Pırıl pırıl gençlerimizin, cıvıl cıvıl enerjilerini iyi kanalize ettikleri taktirde çok güzel işler yapacaklarından hiç şüphem yok.. Bilinmelidir ki ülkemiz, dünyanın en mümbit, kadim medeniyetlere beşiklik etmiş, kültürün fışkırdığı bir coğrafyasındadır. Eskiden, gelişmiş Batı memleketlerine gittiğimde hayıflanırdım. Bizde de böyle olsa diye. Oysa bugün, fersah fersah geçtiğimizi bütün samimiyetimle ifade edebilirim. Her toplumun kendine göre gelişmiş olduğu, öne çıktığı alanlar vardır. Fakat insana değer verilmeyen yerde bu gelişmişliğin hiçbir önemi yoktur... "Şeref'ül mekân bil mekin" dir (Bir mekânın şerefi orada bulunanlardan gelir). Yukarıda bahsettiklerim uzatılabilir. Fakat yapılabilecekleri, başta kendi eksikliğim olarak görüp, sevgili genç kardeşlerime abi olarak, hoca olarak tavsiyemdir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN