Teyzeler krallığı

Bir şehri gerçekten tanımak istiyorsak o şehrin insanlarıyla tanışırız. Bense en çok kadınlara bakarım. Kadınlardan kastım, genellikle 40 yaşını geçmiş, evli, çocuklu ve belki torunlu ev hanımları yani “teyzeler”... Anadolu gizli bir teyzeler krallığıdır. Erkeklerin egemen olduğu dünyayı onlar yaratır.

Nazlı Nur Baykan SAYI:61
Teyzeler krallığı

İçinde yaşadığımız dünya bizi durmadan bir endişe, tedirginlik ve kaygıya sürüklüyor. Ulrich Beck bunu risk toplumu olarak tanımlıyor. Bu öyle bir durum ki, oturduğumuz yerde işimizle gücümüzle meşgul olduğumuz kendi küçük dünyamızda durmadan daha büyük olaylarla ilgili malumat bombardımanına maruz kalıyoruz ve ister istemez gelecekten endişe duyuyor, kendimizi tekinsiz ve güvensiz hissediyoruz.

Bu duyguyla sosyal medyadan televizyona, televizyondan gazete sayfalarına oradan da yine sosyal medyaya savruluyoruz. Artık duyduklarımız gördüklerimizin doğruluğu veya yanlışlığının bile pek önemi kalmıyor çünkü tüm bunlar bizi bir kaygı balonunun içine hapsetmeye yetiyor bile. Şiddet, vahşet, cinayet görüntüleri bizi büyük bir umutsuzluğa sürüklüyor. Aile içi şiddet, kadın cinayetleri ve her gün önümüze düşen benzer haberlerle gidişatın kötü olduğu duygusuna kapılıyoruz ve bu büyük bir umutsuzluk veriyor. İnsana dair umudumuz her gün defalarca yerle bir oluyor.

Tüm bunların üzerine verebildiğimiz en büyük tepkinin sanal mecralardan kınamak, story paylaşmak, retweet yapmak ya da özlü sözler paylaşmaktan öteye geçmemesi umutsuzluğumuzu daha da artırıyor. Bir de üzerine, yaşının kaç olduğunu bile bilmediğimiz yeni yetme ergenlerin sosyal medyadan erkeklik ve kadınlık meseleleriyle ilgili kestiği ahkâmları görünce, kadınlık, erkeklik dahası aile ile ilgili tüm bu meselelerin, hakikaten sadece burada konuşulanlar kadar mı olduğunu sorduruyor insana.

Hakikaten kadınlık erkeklik ve aile olmak meselesi, koca bir sığ duyarlar evreni olan yeni medyanın ele aldığı kadar mı? Üç beş istatistik ve verinin ardına sığınan "bilirkişi" duyarlarından mı ibaret hayatlarımız? Bizler, tüm bu vahşet pornografisine her gün maruz kalan sıradan insanlar, gerçekte neyi yaşıyoruz? Nasıl yaşıyoruz? Üzerimize boca edilen bunca laf kalabalığı bunca endişe ve korku içinde biz neredeyiz? Gerçeğimiz ne?

Hikâyenin aslı

Her şey hakikaten dışardan göründüğü gibi midir? Bu soru, ortaya çıkan umutsuzluğun ötesini anlamak için beni ilk olarak sosyolojiye yönlendiriyor. Sosyolojik muhayyile, belki de her şeyden önce bu hassasiyeti öğretiyor, "olaylar dışardan göründüğü gibi olmayabilir." Tüm bu tedirginlik ve umutsuzluk hâli meselenin arka bahçesine gitmeyi, istisnalarla dolu "genellenmiş ve birkaç istatistikte rakamlara hapsedilmiş" hikâyelerin aslını ortaya koymayı getiriyor.

Tüm bu kadınlık, erkeklik ve aile meselelerine karşı yükselen umutsuzluğun ardına nasıl bakmalı sorusu ilk olarak karşımıza büyükçe bir feminist teori literatürü çıkarıyor. Burada ise dikkat çeken esas kavram "madunluk" (alt, aşağı sayılan). Nedir madun, kimdir? Kısaca özetlemek gerekirse, madun bir toplumdaki dezavantajlı grupları, belirli haklara ulaşması engellenmiş kişileri tanımlıyor.

Daha yakından baktığımızda madunluğun daha çok savaş, yokluk, sömürgeleştirilen ülkelerde yaşanan mağduriyetler ve benzeri durumlarla mücadele eden sosyal grupları karşıladığını görüyoruz. Bu tanım, Spivak'la birlikte, daha çok kadınlar için kullanılmaya başlanıyor. Madun, feminist teorinin kadınların onları nesneleştiren klişe söylemler aracılığıyla bastırıldığı ve böylece dezavantajlı konuma getirildikleriyle ilgili temel tezini oldukça yerinde karşılayan bir kavram hâline geliyor.

Evet, madun; pek çok toplumda, ne yazık ki temel yaşam hakları ellerinden alınan, belki de onlara hiç sahip olamayan ve tüm bunlar hakkında tek bir söz hakkı bile bulunmayan insanların hikâyelerini karşılıyor. Peki, kimin ne kadar "madun" olduğuna kim karar veriyor? Kadın ve erkek elbette ki sosyal hayatta belirli eşitsizlikler içinde var oluyor.

Madunluk ve mağdurluk

Peki, kadınlar mağdur edilirken elleri armut mu topluyor? Örneğin neden başörtülü kadınlar, her defasında zorla kapattırıldıkları önyargısına karşı başörtülerini bilerek isteyerek severek, derdini de sevabını da kabullenerek kendi kararlarıyla örttüklerini ispatlamak zorunda bırakılıyor? Bizi kim nasıl ve ne gerekçeyle madun sayıyor? Bütün bir kadınlık, erkeklik ve aile meselesini yalnızca mağduriyetler üzerinden tanımlamak yeterli mi?

İçinde yaşadığımız dünyayı bir mağduriyetler dünyası olarak gören ve tanımlayan kavramların dışında, hayatımız nerede nasıl devam ediyor ve biz kadınlar ne gibi mücadele alanları doğuruyoruz sorusu yakamı bırakmıyor. Böylece, aslında daha yakınımdaki hikâyelere yöneliyorum. Orada ise hepimizin yanı başında sıradan hayatlarını süren, pek çoklarına göre yaşadığı geleneksel hayatın "baskı"larından kurtarılması gerektiği düşünülen kadınlar ve onların sıradan öykülerinde nasıl mücadele alanları oluşturduklarıyla karşılaşıyorum. Onların hikâyeleri ise bana, sayısal verilere dönüştürülemeyen, birer istatistik veri olmanın ötesinde var olan hikâyelerimizi hatırlatıyor.

O hikâyeleri daha iyi anlamak için halk arasında kısaca "teyze" olarak adlandırılan sıradan kadınları ele alabiliriz. Bir şehre girdiğinizde, o şehri nasıl tanırsınız? Belki de kümbetleri, camileri, eski evleri, çarşıları ve turistik bilumum mekânı gezmek bir seçenek olabilir ama bir şehri gerçekten tanımak istiyorsak o şehrin insanlarıyla tanışırız. Bense en çok kadınlara bakarım. Kadınlardan kastım, genellikle 40 yaşını geçmiş, evli, çocuklu ve belki torunlu ev hanımları yani "teyzeler"... Çünkü bir şehrin dinamik yapısı içinde öğütülen, sonra da şehirle birlikte dönüşen, genellikle hâl hatır sorduğunuzda "yuvarlanıp giden" hep onlardır.

Geleneklerin muhafızı "teyze"ler

Kadın, başlı başına neden bir kültürün bu kadar başat bir unsurudur? Çünkü kadın inşa eder. Bu, bir kadın güzellemesinin ötesinde bir gerçekliktir. Kadın olmak, yoğurmak ve yoğrulmayı aynı anda belirli bir ritimle yerine getirmektir. Bu yüzden bir şehrin en önemli rengi, sesi, dokusu o şehrin "teyze"leridir. Teyzeler, en başta geleneklerin muhafızıdır. Gelenek, görenek diyerek paketleyip rafa kaldırdığımız pek çok ritüeli açarak, yayarak hatta yeri geldiğinde güncelleyerek yaşayan insanlardır.

Teyzeler, belki derinine inip araştırsanız yüzlerce yıllık yaşama sanatının bugünkü temsilcileridir. Teyzeler, sandığınız gibi tutucu değildir çünkü kadınlık bunun tam tersini gerektirir. Ruhlarındaki inşa etme dürtüsü onları durağan birer insan olmaktan çıkarır, aslında bir şekilde her yeniliğe ayak uydurur, sonra da o yenilikleri kendi yaşayışlarına mal ederler. Bu yüzden neşelidirler. İnceden inceye akan zamana belki de en uyumlu yaşayan insanlar onlardır. Yaşları neyi gerektiriyorsa onu giyerler, onu söylerler, onu uygularlar. Yaşlanmanın bile tadını çıkarırlar.

Örneğin, tipik bir Anadolu teyzesi, 40'ından sonra daha oturaklı olmasını bilir, daha mütevazı giyinmeyi, daha sade ve sakin yaşamayı... Tüm bunları değişimden korkmadan gerçekleştirir. Büyük kararların arkasında hep onların öğütleri vardır. Bir teyze, yeri geldiğinde gözyaşı dökmeyi de bilir, sütünü helal etmeme tehditleriyle evlatlarına istediğini yaptırmayı da... Erkeklerin egemen olduğu dünyayı onlar yaratır. Buna herkesi inandırır. Esasında yaşanan, teyzelerin kurguladığı bir oyundur.

Teyzeleri hafife almamalı

Hastaya ne götürülür, cenazede ne yapılır, düğünlerde ne ayıplanır hepsinin bilirkişisi teyzelerdir. Anadolu gizli bir teyzeler krallığıdır. Erkeklerin siyasetten konuştuğu o en hararetli dakikalarda, siyasetten asla anlamayan saf görüntüsü altında, yaklaşmakta olan bir kavgayı sezer ve o an mutlaka yaptığı bir hareketle, ortaya attığı bir lafla, bir kaş ya da göz hareketiyle ortamın ciddiyetine limon sıkar.

Nerede nasıl davranılmasıyla ilgili fahri diplomaları vardır. Teyzeler, o saf masum görüntülerinin altında bir aileyi bir arada tutmanın gizli formülünü iç cebinde taşır. Yeri geldiğinde kimse farkına varmadan bir aileyi dağıtabilecek kadar da tehlikeli olabilir. O yüzden asla hafife alınmamalıdır. Teyzelik, her bir kadına, belirli bir yaştan sonra kendi şehrinin kültürüyle birlikte aktarılır. Bu insanoğlunun çok basit gibi görünen, karmaşık ve kompleks yaşama sanatının küçük bir örneğidir.

Her gün onlarca mağduriyet elbette ki yaşanıyor. Ancak tüm bunlara karşı sanal bir tepki vermekten daha iyisini yapabilmenin yolu, bizim tüm bu mağdur edebiyatının dışına çıkıp neler yapabileceğimizi görmek için yine kendi küçük hikâyelerimize yönelmemizden geçiyor.

Bu hikâyeler her birimizin kafasına boca edilen "riskler ve endişeler" içinde gedikler açan birer "istisna" olduğu gerçeğiyle beni bir kere daha yüzleştiriyor. Hiçbirimizin birer istatistik veriden ibaret ya da kurban olmadığını, bazen hayatın en basit ve sıradan noktalarında verdiğimiz mücadelelerle aslında nasıl kadınlığı, erkekliği ve aileyi ayakta tutabildiğimizi gösteriyor.

Tüm bunları anlamak insanı iyi okumakla mümkün… Sonuç olarak, üzerimize boca edilen tüm bu endişelere karşı çare, yine kendi hikâyelerimize, bir yerlerde tüm olağanlığıyla gözümüze çarpmayı bekleyen sıradan hikayelerimize sığınmaktan ve belki de yüzlerce yıllık akışın içinde kendi sesimizi bulmaktan geçiyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN